İlk gördüklerini bile eskiden tanıyorlarmış gibidirler, aralarında kandan bir akrabalık vardır; acının ve korkunun birleştirdiği müşterek bir manevi aileye mensup olduklarını hissederler.

Dışarıya ısınmış bir ilaç ve bozuk kan kokusu çıkar; bekleyenlerin hisli genizlerini hafifçe ürpertir ve renksiz bir badana gibi, görünmeden, uzun koridorun yüksek, çıplak duvarlarına sıvanır.

Yaralı et, iki obur dudak gibi gazlı bezi emer.

Annelere anlatılan kederler taksim (bölmek) değil zarbedilmiş (şiddet) olur. Çocuklarının felaketini iki kat şiddetli hisseden anneler, bu ıstıraplarını çocuklarına fazlasıyla iade ederler; böylece keder anadan çocuğa ve çocuktan anaya her intikal edişinde büyüdükçe büyür.

Bu güneş bile gözlerimden içeriye girince, kendimden daha büyük bir karanlık denizine düşmüş gibi derhal sönüyor ve içimin rengini alıyordu.

Birbirine cerahatli adaleler gibi yaslanmış tahta evler… Her yağmurda, her küçük fırtınada sancılanan ve eğrilip büğrülen bu evlerin önünden her geçişimde, çoğunun ayrı ayrı maceralarını takip ederim.

Eşiklerinde soluk yüzlü, çıplak ayaklı, ürkek ve sessiz çocukların, ellerinde ekmek kabuğuyla ve çerden çöpten yapılmış oyuncaklarla, ağır ağır, düşünerek ve gülmeden oynadıkları bu evlerin arasında kendi evimi ararım.

Onu teselli için söylediğim söz beni de aldatacak bir cazibe aldı ve bir ümit kapısı açıldı.

Kapalı sokak kapısının önünde çocuklar oynuyorlar. Bazen birdenbire keskin bir çığlık koparıyorlar. Kısa, şiddetli bir münakaşa. Sonra aralarındaki meseleyi çabucak hallederek susuyorlar.

Fakat ben kaderimin sebebini biliyordum; o bilmiyordu.

Arkamda açık duran balkon kapısından hafif bir rüzgar giriyor, salona ıhlamur ve gül kokusu getiriyordu.

Sıcak bir rüzgar… Sanki ilkbahardan yaza geçilen mevsim çizgisinin üstündeyiz, etrafımızda gizli bir coşkunluk var.

Hemen boynuna sarılmak istedim. Bu sözler benim için bir aşk teminatı yerine geçti. Bir anda pek çok şeyler öğrenmiş olduğumu zannettim. Fakat, biraz düşününce bunun bir teselli olabileceğini de anladım ve bir an evvelki kederim arttı.

Karanlık merdiven, iskelet, hayaletler, kandan bir kurdele, sarhoşlar, silah sesleri, ayın altında bir adam görünüp kayboluyor, havuzda yıldızlar, bir limon büyüdükçe büyüyor, kan, cerahat, irin…

Ona bu geceki kadar hayretle bakmamıştım. Vücudundan başka kendisine hiçbir tarafı benzemiyordu.

– Korkma! hepsi uyuyor!.. Periler bile duymadı geldiğimi…
Derhal Nüzhet’in odası ile annesinin ve babasının yattıkları oda arasındaki mesafeyi ve tehlikenin haritasını zihnimde ölçtüm.

Sık sık nefes alıyordu. Biraz açılan şalının önünden, o ana kadar bu derece olgunlaşmış olduğunu esvaplarının (giysi) üstünden anlayamadığım göğsünü gördüm ve yepyeni bir Nüzhet keşfettim. Yanımda başka bir insan.

Nüzhet’e karşı gizli bir alay hissi duyabiliyordum. Fakat arada bir vücudunun hareketleriyle bu alay hissimi arzuya dönüştürüp öldürüyordu.

Bunu gayet tabii ve kayıtsız söylemeye çalışmıştım; hatta alakamı gizlemek için yastığımın altındaki mendilimi aramakla meşgul görünüyor, mendil bir iki defa elime geçtiği halde bulamamış gibi yapıyordum.

Öyleyse bunları gizlemek faydasızdır, söylemek de faydasız; bu iki şeyden başka bir şey yapamayacağım için bunalıyorum.

İçimde bu inkılap (değişim) birdenbire oldu, ona yepyeni gözlerle baktım. evvela biraz şaştı, sonra beni dikkatle süzerek bir şey düşündü; ela gözlerinin bir yandan öte yana şeytani bir yarım daire çizdiğini gördüm ve daha fazla cesaretlendim.

Biraz durdu, göğsünü şişiren derin bir nefes aldı, belki bir şey söylemek istedi fakat hiçbir şey söylemeden, hatta nefesini boşaltmadan geriye döndü, koştu ve odadan çıktı.
Şilte ve yorgan alevler içindeydi. İçimde büyük bir boşluk açıldı. Bu içten boşluğu doldurmak için etrafa kulak verdim. Erenköy mırıldanıyor:
İnce ve hafif böcek sesleri, tren düdükleri ve köpek havlamaları birbirine sarılarak bir ses yumağı halinde büyüyor, rüzgarlara bürünüyor ve baş döndürücü bir uğultu halinde yükseliyordu.

Başımı yastığa koydum:
Hafif bir titreme… Uyuşukluğa benzer bir uyku eğilimi… Hafif dalıp uyanmalar ve küçük kabuslar… İsmimi çağırıyorlar gibi… Yatağımın başında fısıldaşmalar, hayatımla ilgisi olmayan kısa bir rüya… Sonra ani bir uyanıklık, şuursuz bazı hatıralar… Dikkatin birdenbire artması. Bir hadise beklemek… Dizimde hafif bir sızı… Zorlukla dönüyorum, sağlam dizimi kısıyorum. bir rahatlık… Gevşiyorum. Göğsümün üstünde kat kat yelekler çözülüyormuş gibi bir hafifleme var. Dalıyorum.

Morga girer girmez, kendimi dünyadan fersahlarca uzak, öteki alemde bir yerde hissettim.

Burada çürümüş et kokusu, ilaç kokusuna karşı muzafferdir. Ne ağır bir koku. Bir posta vapurunu batırabilir.

Paşanın çapaklı sesi. Bazan etrafımızda o kadar esrarlı bir hadise olur ki ince teferruatına kadar bunu sezeriz fakat hiçbir şey idrak etmeyiz; ruhumuzun içinde ikinci bir ruh her şeyi anlar fakat bize anlatmaz; böyle korkunç işaretlerle bizi muammanın derinliklerine atar ve boğar.

Yeşillikler arasında bahçıvanın kambur sırtı…

Arkamdan bir şehir kaçıyor. Dizlerimde bir kerpeten. Hastalık ve tabiat.

Odaya benimle beraber girdi. Etrafına bakınıyor, benim daha fazla rahat etmem için odada yapılacak yeni işler arıyor, bulamamaktan canı sıkılmış görünüyor.

Gene yüzüme baktı ve benden bu duygusunu paylaştığımı anlatacak bir söz bekledi.

Çocukluğumda o kadar az oyun oynamıştım ve aldatmasını o kadar az öğrenmiştim ki, yalan bana suçların en ağırı gibi geliyordu ve bir yalan söylendiği zaman insanların değil, eşyanın bile buna nasıl tahammül ettiğine şaşıyordum. Yalana her şey isyan etmelidir. Eşya bile: damlardan kiremitler uçmalıdır, ağaçlar köklerinden sökülüp havada bir saniye içinde toz duman olmalıdır, camlar kırılmalıdır, hatta yıldızlar düşüp gökyüzünde bin parçaya ayrılmalıdır filan…

Tam sessizlik… Bütün köşk uyku ve karanlık içinde eriyor.

Bu seste bile bir sinsilik, bir hilekarlık, örtünen, değişen, gizlenen ve aldatan bir şey keşfediyorum.

Ben, bir nefes boşaltmıştım. İnanmanın kurtuluşu. Gayri hakiki bir nokta arıyordum fakat bir kere, inanmanın şehveti başladıktan sonra, hakikat olduğuna iman edilen şeyi bütün arzularıyla kucaklayan insanlar gibi sevinçten çıldırıyordum.

Ve şalı idare eden kıvrak zeki eller.

Onu uyandırmamak için yüzümle yüzü arasında kıl kadar ince bir mesafe bırakarak, al al olmuş yanaklarının kokusunu teneffüs ediyorum. Yanan bir gül kokusu.

Galiba uyurken görmeye başladığı rüya, uyandıktan sonra da devam ediyor.

– Sen buradayken vakit ne güzel geçiyor… Hiç sıkılmıyorum. Sana alışırsak ne yapacağız?
Bu basit sözler bir aşk itirafı kadar gururumu okşuyor.

Mesut olduğumu şundan anlıyorum ki ne doktor Ragıp’tan, ne hastalıktan söz ediyoruz. Adeta, hayatımızda bunların hiçbiri olmamıştır.

Sesim o kadar fazla çıkmıştı ki aksi hala kulağımdaydı.

Galiba, düşmana dosttan fazla bağlandığımız alaka noktası budur.

Bu sualin ehemmiyetini derhal anladım: Ciddi bir danışma.

Sevimli adam, dedim ve durdum. Sözlerimi tanzim (düzene koymak) ediyordum.

Kapıdan çıkmak üzere olan yengemin piyano üstünde bir şey aramak bahanesiyle odada kaldığına ve benim cevabımı beklediğine dikkat ettim.

Derin bir kederle karışık ince bir sevinçle kabul ettim.

Odaya Erenköy akşamları doluyordu. Her şeyin uzaklaştığı saat… Güneş ve renkler çekiliyor. Odada madeni eşyanın donuk parıltısı… Her şeyde bir iç çekilişi, bir sönme, bir hafifleme var. En katı cisimler bile eriyor ve Erenköy bayılıyor.

Nüzhet’in çaldığı havanın neşeli ritmini duymuyor, yalnız melodideki elemi duyuyordum.

Köşke bu defa gelişimdeki ilk günü hatırlıyorum ve bana o gün başlayan bir hikaye, bugün bitiyormuş gibi geliyor.

Bir aralık sofrada ismimin geçtiğini duydum ve başımı kaldırdım. Konuşulan şeyi takip etmediğimi bildiren bir hayret gösterdim.

O zamanın fikirleriyle bu iki adamdan fazla donanımlı olduğumu anlamanın kendine güveniyle.

Damarlarımın ince yollarında haşhaşlı bir hava yürüyor ve bütün adalelerim uyukluyor; içimde büyük bir enerjinin ölümünü duyuyordum.

Felaketlerimin başladığı saniyeyi tanıyorum. Hiç aldanmam.

Üstümde bir entari ve bir robdöşambr; kolları uzun geldiği için kendimi bu odada, bu robdöşambr içerisinde de yadırgıyorum.

Madeni aletlerin camlar ve tepsiler içinde çıkardıkları ince, kırık sesler… Etrafımdakilerin telaşlı ve ehemmiyetli konuşmaları…

Etrafımdakilerin telaşından anlıyordum ki, hastalığımda bana söylenmeyen bir tehlike var.

Şüphemi arttıran zayıf bir inkarla cevap verdi.

Mehtaplı bir denize dalan adamın, suyun içinde göz kapaklarını yalayan garip ışıklar,
rüzgarda savruluyormuş gibi kelimelerin birbirinin altından, üstünden sıçrayarak, uçuşarak, boşlukta hızla dönmeleri.

Bir gözün büyüyerek bir bardak suya dönüşmesi… Bir kemik üstünde testere, bir haykırış, cam sesleri, alelade bir cümlenin bir tabur insan tarafından söylenişi gibi bir hırıltı.

Gözlerim, içine soğan suyu kaçmış gibi yandı ve kamaştı.

Herkeste bir tavsiye illeti…

Zaman yürümüyor… Dakikalar korkunç bir sıkıntı içinde uzuyorlar, hatta dağılıyor, birikmiyor, toplanmıyor ve bir çeyrek saat olamıyorlar.

Denizde, çıplak vücudumu saran dalgaların birdenbire taş kesilmeleri gibi, duvarları giyiyorum.

Saçlarımı okşuyor. Aferin; ağla, ağla! diyor.

Odama giren kadın; kısa boylu, başörtüsüyle yanaklarının yarısına ve kaşlarına kadar başını kapamış. Yüzünü görmüyorum. Hep yere bakıyor, gözlerini bir kere bile bana çevirmedi. Yerinden kaldırdığı masa, onun gözünde benden daha mühim.

O kadar kaba, işinden bıkmış, sinirli bir soruşu vardı ki; nefretimi sesimin perdesiyle hissettirerek “Peki” dedim.

Istıraptan korkmamanın tek ilacı ıstıraptır. Bu ateşi o ateş söndürür.

Bütün salonu çökertecek ağır bir sessizlik… Hayatın nasıl bir şey olduğunu unutturan bambaşka bir alem…

Istırabın derinlerine indikçe sevincimizi kaybetme korkusu kalmadığı için, yeni bir sevinç başlıyor:
Istırabın ilacı ıstıraptır!
İkisinin çarpımı ise sevinç!

Hasretmek: Ayırmak, vermek, vakfetmek…

Yeknesak: Tekdüze…

Halvet: Issız bir yerde yalnız kalma…

Doktrin: “İki hasta kadar birbirine yakın hiç kimse yoktur.” – Peyami Safa