02d_o
Bu uyarlamada gerçek olaylardan esinlenilmiştir.
Bazı sahne, karakter, isim, iş, vaka, yer ve olaylar
dramatik gerekçeler sebebiyle hikayeleştirilmiştir.

Madde 80
Şubat 1997
17. Yaş

Kardeşimle Motor Meslek Lisesi’nde okuyorduk.
Bazı çocukların ayaklarında Adidas, Nike ayakkabı olurdu.
Daha yoksul olanların ise Reebok ve Puma.
Fakir ötesi olanlarınsa Kinetix ve Letoon.
Bizdeyse apartman kundura…

Ablamın erkek arkadaşının bir bağlama dükkanı vardı.
Aslında geçmişi bilinmeyen pek hayta bir adamdı.
Arkadaşının ayakkabı dükkanı varmış, bize ayakkabı alabilirmiş.
İki gün boyunca sevincimizden uyumadık.
Sürekli planlar yaptık. Kardeşim ve Aybar abi ayakkabıcıya gideceklerdi.
Kardeşimi sürekli fiştekledim:
– Aman bak ucuz ayakkabı verirlerse sakın kabul etme.
Adidas ya da Nayk olsun. Kinetix ve Letoon olursa kabul etme.
Abi bunları istiyoruz, de.
Kardeşim hemşire gibi işaret parmağını dudaklarından ileri doğru uzattı ve:
– Merak etme abi. Şşşşş… bana bıraakkk; bende!.. dedi.

Beklenen gün geldi çattı ve gittiler.
Bana da evde sabırsızca beklemek düştü.
Akşam geldiklerinde sevinçle kutuyu açtık.
İki tane beyaz ayakkabı. (O zamanlar beyaz spor ayakkabı moda değildi.)

Bu terörist ayakkabısı diye ün yapmış Mekap diye bir marka vardır.
Şirket, çok dayanıklı ama bir o kadar da çirkin ayakkabılar yapar.
Yani Volvo gibi…
Ayakkabıların burnu, biçimi öyle çirkin ki.
Üstünde bağcıklar var, sonra yanlara şemsiye gibi sert bir iniş…
Hayatımda daha kötü bir ayakkabı görmedim.
Yani “alan iyice ezilsin mi” dediler ne dediler?
Yanlarında kocaman şu yazı var: SIPİD

Yahu arkadaş Adidas taklidi Adibas duydum.
Sony taklidi Sqny de duydum.
Ama bu ne!?. Taklidin de bir sınırı olur.
Yani zaten Speed isimli bir marka var mı ki, kopyası olamasın?
Speed koyaydın ya. 🙂

3.000 kişilik okula girerken tüm gözler üstümüzdeydi.
Her gün ayakkabım kirlensin diye yerlere, toza toprağa sürerdim.
İşte sürüden ayrılmıştık, farklıydık; ama rezilliğimizle…
Bir ay, onu her giydiğimde çok ama çok utandım.

Kardeşimden sonraları öğrendim ki:
Aybar abinin arkadaşının küçücük dükkanı varmış.
Tozlu vitrindeki en iyi ayakkabıyı kardeşim zaten bizim için seçmiş.
Aybar abinin veresiye olarak ancak bu mağazaya gücü yetmiş.
98 yapımı “Run Lola Run” filmi aklıma geliyor:
Speed CK Speed!..
50036820568_183464ba60_o
Aynı yıl, atari salonlarına harcanan paradan bıktık ve eve makine almaya karar verdik.
Sega Mega Drive II atari makinesi ve Fifa 96 oyunu.
Annemin verdiği harçlıkları biriktireceğiz.
Ama kardeşimle nasıl hayaller kuruyoruz.
Aç kalsak, paramızı hiç harcamasak bile ancak bir okul dönemi sonunda alabiliyoruz.
Düşünüyorum da, ne kadar pahalı olabilir ki?
Ya da harçlığımız ne kadar az olabilir?

Okul kantininde, dışarı bakan iki vezne penceresi var.
Birisi ekmek arası patates kuyruğu, diğeri sosisli.
Sosislide öğlen bile en çok 8-10 kişi olurdu.
Ama patates kuyruğunun ardı arkası kesilmezdi.
Okulun ilk günü bir kez sosisli yemiştim. İnanılmaz güzeldi.
Patates kuyruğuna girip bir ekmek alırdık.
Kardeşimle akşama kadar yarımşar boş ekmek yerdik.
Bazen işkence olsun diye kantindeki yiyeceklere bakardık.
Bir okul dönemi boyunca, yani 135 gün, bir kere ayran söyledik.
Diğer tüm günler boş ekmek diyetine uyduk.
Okulun arkalarında top sahası vardı. Öğle tatillerinde kimsenin uğramadığı…
Boş ekmek yediğimizi kimse görmesin diye buralara kaçardık.
Yine de mutluyduk, gülmesini biliyorduk.
İçilmesi zor, acı haplar nasıl şekerli maddeyle kaplanırsa,
hayatın sert ve acı darbelerini ergen gülüşlerle bastırmayı seviyorduk.

Beklenen gün geldiğinde sevinçle mağazaya koştuk.
Biraz da pazarlık yapıp makineyi aldık.
Dönüşte, otobüste mahalleden sevmediğimiz bir çocuk vardı.
Kardeşim kucağındaki atariyi montuna öyle sarmıştı ki.
Çocuk “Bu ne?” diye sorunca biz,
“Soba,” dedik. Eve götürüyoruz. Üşümesin diye de sıkı sıkıya sardık.
Çocuk çok şaşırdı. Bizim eve gelip oynamasını istemiyorduk.
Gerçekten tek neden buydu.

Eve geldik ve atariyi kurduk. Saatlerce oynadık.
Futbol oyununda gerçek 90 dakikalık maçlar ayarladık.
Sabah oldu ve hala oynuyoruz. Okula gitmek için evden çıktık.
Birkaç saat sonra eve geldik ve yine oynadık.
Sonra yine yine yine…
Ertesi gün güneş üstümüze ikinci kez doğuyordu.
Okula giderken durakta uyuyoruz, otobüste uyukluyoruz.
Gerçek uykusuzluk çekenler bilir:
Mide bulantısı, halsizlik, sanrılar görme…

3. gün eve geldik ve ablam ekran başında.
Atari makineleri televizyonu bozar diye istemezdi.
Kendi odamızda ablamın uyumasını beklerken biz uyuya kalmışız.
Bir uyandık ki sabah olmuş. Tam 62 saat uyumadık.
En büyük rekorum budur.

Başarının bedelini bir dönem için ödemeyenler,
başaramamanın bedelini bir ömür boyu öderler.
Para olmadan nasıl atari alınır, anlatmaya çalıştım.
Aç karnına tutkularının peşinden nasıl gidilir, anlatmaya çabaladım.
50038764237_bddda928c5_o
Doktrin:
“Afrika’ya ilaç göndermeye karar vermiştik; fakat hepsinin üzerinde tok karnına yazıyordu.” – Charles Bukowski