50039426911_d5c9f37c7b_h
İmam hatibi bitirdikten yıllar sonra Yozgat’ın Güzelyayla köyüne tayinim çıktı.
Müezzin olacağım için çok mutluydum.
Tren, istasyona yanaşınca sabırsızlanıp atladım ve yere kapaklandım.
İnince çabucak varacağımı sanıyordum…
Yoldan geçen bir köylü beni traktörüyle camiye attı.

50 yaşlarında, beyaz sakallı, parlak işlemeli beyaz entari giyen imam beni karşıladı.
Mevlüt abi telefonda tam da kafamda yarattığım karaktere benzeyen, çelebi bir adamdı.
Elini öpünce beni kırk yıllık dostu gibi kucakladı.
Hatta sarılırken tesbihi kulağıma takıldı ve çok utandı.
Samimi, güler yüzlü,  Buhara – Makam-ı İbrahim kokan bir evliya.
Çayla simit yedik ve biraz da çanak peyniri.
Camiden ayrılırken cemaate sağ elimi kaldırıp göğsüme koydum ve
“مع تحيات وصلوات” “Sabır ve Dua İle” diyerek kalktım.
Daha sonra hocamla, bana tutulan evi görmeye gittik.
Camiye yakın, dar sokakta, karşısında iki katlı bir ev olan sarı bir yapı.
Rutubetten kırılan, sıvaları dökülmüş betonlardan inşaat demirleri fışkırıyordu.
Dışarıdan gören evi metruk sanabilirdi.
Bavulumu bıraktım. Evde bana yetecek kadar eşya vardı.
Tozlu sandıklı divan, çalışmayan buzdolabı ve kırık, çerçevesiz bir ayna…
Mutfak dolabında çiçek desenli emaye bir çaydanlık buldum.
Çatlak duvarlar, ölgün bir yeşile bürünmüştü.
Evin muhtelif yerlerine asılı çivilerde eski giysiler vardı.
Bunların askılık olarak kullanıldığını anladım.
Sabah 04.00’te yanan gözlerle uyandım.
Şu buz kesen havada, sıcak yataktan kalkacak kuvveti Rabbim niyaz etti.
Dar lavaboya ayaklarımı kaldırıp abdest alırken az kalsın düşüyordum.
Sonra camiye gidip ezan okumaya başladım.
Ama ne okuma… Köy yıkılıyor!..
Okulda ezanı öyle nağmelerle okurdum ki, arkadaşlarım zikirle kendinden geçerdi.
Sağ elim kulağımda, sol elimde mikrofon, önüm ilikli, ayağa kalktım…
Sonlarını uzatarak, ekber’i vurgulayarak okudukça huşuyla dolmaya başladım.
Öyle kendimden geçtim ki… kulaklarım karıncalandı; beynim uyuştu.
O an ölsem umurumda bile olmazdı!
Sanki şeffaf bir ruh, duman olup içime dolmuş ve beni esir almıştı.
Sanki en güzel buhurlarla tütsüler, üstümden akıp yerleri kaplıyordu.
Sanki Allah katına beni çağıran bir ses vardı.
Karnım gıdıklanıyor, içim titriyor, soğuk soğuk terliyorum, ama sesim çatallaşmıyor.
Allahu Teala Celle Celalühü o gücü bana bahşediyordu…

Daha sonra İmam Mevlüt abi geldi ve kıyama durdu.
O saatte camide birkaç yaşlı amca ve iki çocuk vardı.
İmsakı eda etmek için cemaatle bir namaza durduk.
Bu sefer kırmızı işlemeli bir entari giymişti.
Mihraba o bakış, o asalet, ah o mazbut duruş… Nur gibiydi kurban olduğum…

*

Ertesi gün Mevlüt abinin bisikletiyle çarşıya gidiyordum ki kilidi gördüm.
Herifin biri, sarı asma kilidi bisikletin jantına basmıştı.
Anahtarı olmadığı için demirciye kadar tek teker havada taşıdım.
Kilidi kırdırıp döndüğümde Mevlüt abiye selam verdim:
“Selâmün aleyküm hocam.”
“Aleyna aleyküm selam ve rahmetullahi ve berakatühü ey cemaat-i müslimin.”
“Amin hocam, cemil cümlemize.” dedim ve ekledim;
“Hocam… caminin kameralarına bakıp, yapanı bulabilir miyiz?”
“Hangi kamera evlat? Camide kamera yok ki,” dedi.
Çünkü geçen yıl hırsızlar kameraları da yürütmüşlerdi.
“Buralar köpekten geçilmiyor hocam, bağlayalım bi zencir,” dediğimde.
“Denedik,” dedi bezgin bir tavırla; “geçen ay köpeği zinciriyle götürdüler.”
Bi koşu minareye bakıp geldim. Neyse ki o yerindeydi.
Bu hırsızlar şu baş belası bisikleti neden çalmazlardı ki?
3418787550_59e57c6784_h
Bir hafta sonra eve girerken karşı pencerede bir kız gördüm.
Cama gelen kuşa ekmek kırıntıları veriyordu.
Hayvan öyle alışmıştı ki, eline konmakta beis görmüyordu.
Parlak uzun düz saçlar…
Siyah kadife gözler, mercan dudaklar, inci dişler…
Meleklerle gökten inen bir huriydi.
Onu görmek için perde arasından baktım.
Sonra kafamı cama dayayıp saatlerce bekledim.
Ahhh ahhhh… Peki sonra…
Yozgat’ın yağmurlu soğuğunda bana balkon nöbeti tutturdu.
Eski teneke kutular bulup içlerine çiçekler ektim.
Görseniz öyle güzel oldu ki…
Dişisini etkileyen, hayvanlar aleminin ufak mimarı çardak kuşuydum.
d_o
Bazı geceler penceresinde gölgeler beliriyordu.
Biliyorum, nur yüzlüm de beni izliyordu.

Bir gün onu dışarda, otistik bir çocuğu bisiklete bindirirken gördüm.
Lacivert, kalın, yün, kırmızı çiçekli bir elbise giymişti.
İnce bir beli ve kalın basenli kalçaları vardı.
Onu öyle çok izledim ki, bir süre sonra, sanki sağ kalçası daha geniş bombeli gibi geldi.

*

Bir hafta sonra köy bakkalında gördüm onu.
Salına salına yürüyordu. Boynunda gri bir fular vardı.
Sanki buraya ait değildi. Onu buraya indiren güç, geri alır mıydı?
Bakıştık ve gülümsedim, o da güldü, ama gülüşü kısaydı…

*

İki hafta sonra gençlerin takıldığı çay bahçesinde gördüm onu.
Yalnızdı ve kitap okuyordu. Yanına gitmeye cesaretim yoktu.
Uzaktan gizlice izledim:
Doğumunda sevinçle kıçını tokatladılar.
İlkokulda kalemi çalındı, silgisini bitirdiler.
Buluğ çağında göğüslerinden utanıp kambur yürüdü.
Oysa bu kadın, şimdi tüm renkleriyle karşımda duruyordu.

Favoriden çeneye iletkiyle çizilmiş nizami sakallarım,
kareli gömleğim ve parlak gri yeleğimle can yakıyordum.
Elimde yeşil tesbihi cebimde gizliden çekiyordum.
Çayına şeker beklediğini fark ettim.
Masamdakini bi koşu götürüp,
“Ben garsonunuz Musa!” dedim.
“Ben mahallenizin gülü Evrim” dedi.
Bu cümle, ahşap bir tınıyla söylenmişti.
“Modern Bir Akıl Sapması”nı okuyordu.
Yelek cebimdeki minik Kur’an’ı ona armağan etmek istedim.
Çıkardım hatta; ama sonra caydım. Gülümsedim.
Bu sefer o çok güldü. Sedef beyazı dişleri ıslak ve parlaktı.
Altın sırma çay bardağında kırmızı ruj lekesi vardı.
İşte Evrim hanımla böyle tanıştık…
Orada fazla konuşamadık, ama ikimiz de ilgiliydik.

*

Bir ay sonra düğün hazırlıkları başladı.
Mevlüt abiyle küçük bir çikolata yaptırdık.
Pembe begonyalarla dolu buketi girişte sevgilime verdim.
Çok sevindi. Kahveler içildi, sohbet edildi.
Mevlüt babam lafa girdi:
“Sebebi ziyaretimizi biliyorsunuz.
Allahu Teala Celle Celalühü’nün emri,
Peygamber Efendimiz Resulullah Hazreti Muhammed Mustafa
Sallallahu Aleyhi ve Sellemin kavliyle…”
Evrim tavana bakıp ağlıyordu, gözünden yaş yerine kan damlaları düşüyordu.
Neden kimse gülmüyor, neden bana bakmıyorlar?
Büyü bozuldu birden, herkes aniden dondu!
Sabah 04.00’te çalan ezanlı saatimle uyandım!

*

Sonra bir gün annesi beni yemeğe çağırdı.
Dışarıdan köhne görünen ev, içeriden oldukça moderndi.
İstanbul’daki akrabalarımızın evlerine benziyordu.
Geniş bir sofadan diğer odalara geçiliyordu.
Yemeğe oturduğumuz salonda dev bir kütüphane vardı.
Pahalı döşenen evde, tezat olarak yer sofrası kurulmuştu.
Bağdaş kurunca yırtık çorabımdan baş parmağım iyice fışkırdı.
Evrim, annesi, babası ve ben. Herkese rakı konmuştu.
Müezzin olduğumu bilmemelerine imkan yoktu.
Zaten küçücük bir köydü.
Allah onlara hidayet vermemiş diye üzüldüm.
“Afiyet olsun, siz buyurun,” dedim.

Göz ucuyla Evrim’i izliyordum; pek oralı değildi.
Zındıklar içinde kendimi yapayalnız hissettim.
Ortamı biraz şenlendirmek için önümdeki su bardağını kaldırıp,
“Bence bizim dinimizin en güzel yanı tüm dinleri kucaklaması.” dedim.
untitled - Imgur (9)
Babası:
“Bence bizim dinimizin en güzel yanı, bizim dinimiz olması.” dedi.
“Siz ateist misiniz?” dedim.
Evlerinde olduğum için din baskısı yapamazdım.
“Herkes doğduğunda ateisttir evlat,” dedi.
“Londra’da doğsaydın Müslüman olacak mıydın?” diye ekledi.

“Her İnsan Fıtrat Üzere Doğar.
Ebu Hüreyre (R.A.)’den rivayet edildiğine göre, Allah Rasulü (S.A.S.) şöyle buyurmuştur: ‘Her doğan çocuk fıtrat üzere doğar. Sonra anne babası onu Yahudi, Hristiyan veya Mecusi yapar.’ – Buhari, Tefsir 2. (Rûm)” dedim.

Baba güldü… Ve devam etti:
“Dünyanın en güzel yeri camidir. Çünkü, gitsen de gitmesen de bir şey fark etmiyor.” 🙂
İçimden düşündüm:
“Kur’an kursundakiler dini öğrensin diye mi bu çabam,
yoksa bu minikler, benim cennete uçma biletim miydi?”
Kafam karışmıştı, ama kulak asmadım.
Almanlar arasında, Nazilerden kimliğini saklayan Yahudi pozisyonundaydım.

“Sen bize bakma evlat, seni buralara hangi rüzgar attı?”
Küçükken İstanbul’da varlıklı bir aileye evlatlık verildiğimi anlattım.
Banker olan babam ben küçükken iflas edince, kendi isteğimle imam hatip okuduğumu,
dinime çok bağlı olduğumu, kimsemin olmadığını anlattım.

Babası, “dinle evlat,” diyerek konuşmaya başladı:
“Yozgat merkezde büyük bir kitapçı dükkanım vardı.
Çevredeki en güzel konumda, çok iş yapan, para basan bir yerdi.
Bir sabah geldiğimizde gözlerimize inanamadık!
Çarşıda yan yana olan tüm dükkanlara hırsız girmişti.
Kuyumcu, elektrikçi, züccaciye, tuhafiye, hatta esnaf lokantasına bile girmişlerdi.
Bir şey bulamayınca karınlarını doyurup bir kazan helvayı (un) yüklenmişler. 🙂
Toplam 9 dükkan soyulmuş. İçlerinden sadece benimkinden bir şey çalınmamış.
Polisler şüphelendiler ve günlerce sorguda kaldım.
Ama gık çıkmadı.”

“Sonra ne oldu baba?” dedim.
“Yanak kasları seğirdi ve dudaklarında babacan bir gülümseme parladı.
Gerçek, bir yıl sonra yakalandıklarında anlaşıldı.
Hırsızlar sorguda tek tek anlatmışlar.” dedi.

“Peki kitaplar para etmediği için mi sizi soymadılar?” dedim.

Yine bir gülücük patlattı; ama bu çok müstehziyaneydi. Hicap duydum…

Baba devam etti:
“Kitaplar her şeyden değerlidir; ancak bunu anlayabilene.
Bu denyolar ne anlar kitaptan, kültürden.
Zaten kitap okusa, hırsızlık yapar mı ki?
Bunların beyninin bile erişime kapatılması lazım.
Fakat şu an dediğimle çelişen bir şey yaşanıyor.
Çocuklardan birinin babası eski Dev Sol üyesiymiş.” dedi ve lafa girdim,

“Peki Baba, hırsızlar, yasaklanmış kitapları görünce mi vazgeçmişler?”

“Hayır yavrum, masamda, arasında kalem olan, kalın kitabı görünce anlıyorlar.
Normalde sattığın her kitabı okumazsın ki. Yani, eczacı sattığı tüm ilaçları içmiyor ya!”

“Peki hangi kitaptı o?” dedim.

Gözleri uzaklara daldı, kadehi kaldırdı.
15855555451_3051f032d2_b
Yavaş yavaş sofradan çekilmeye başlanmıştı.
Evrim kaçak çay getirdi ve minderlere çöktük.

Keşke biraz alkol alsaydım.
Belki o zaman babanla konuşabilirdim.
Ahhh Evrim, ahhh diye iç geçirdim.
Baba, kitabın adını vermedi…
Ama başka bir şey söyledi:
“Size bir fıkra anlatayım çocuklar:
Bir ülkede halka ağır vergiler ödeten bir kral varmış.
Her ay vergiler artmış, ama kimseden gık çıkmamış.
Sonra sık kullanılan köprüye yazı astırmış.
BURADAN GEÇİŞ BUNDAN BÖYLE 1 ALTIN
Bakmış ahaliden ses yok.
BUNDAN BÖYLE KÖPRÜYE GİRERKEN 1 ALTIN, ÇIKARKEN 1 ALTIN
Yine kimsede itiraz yok. Bir hafta sonra veziri çağırmış ve demiş ki:
Köprüye iri yarı heyula gibi birini dikin. Bu Zebella her geçeni bir defa s*ksin.
Ferman derhal asılmış:
BUNDAN BÖYLE KÖPRÜDEN GEÇENLER SIRAYLA S*KİLECEK!
Bir hafta geçmiş, hiç ses yok. Padişah delirecek!
Köprüye iki adet Zebella dikin, biri girenleri becersin, diğeri çıkanları s*kertsin!
KÖPRÜYE GİREN AYRI ÇIKAN AYRI S*KİLECEK! NİZAMİ TEK SIRA OLUNACAK!
EY AHALİ! TEZ ELDEN KIBLEYE DOĞRU DOMALINA!
Bir hafta geçmiş halk memnun…
Padişahın devreler yanmış. Wifi çekmemiş,
öğrenci hattı mobili tek dişe düşmüş ve diskonnekt olmuş.
“Herkesi toplayın!” diye davudi sesiyle haykırmış. Konuşma yapılacak:
Halk toplanmış.
“Hala şikayeti olan yok mu?” diye gürlemiş.
Çıt yok, herkes memnun!
En arka sıralardan birisi el kaldırınca padişah çocuk gibi sevinmiş.
“Nihayet yahu,” diyerek vezire göz kırpmış. Gülümseyerek sormuş,
“Evet!”
Eski püskü kıyafetli, muhafazakar olduğu her halinden belli, çelimsiz adam demiş ki:
“Efendimiz, asrın liderimiz; köprü girişi iyi de çıkıştaki adam ağır kalıyor.
Bazı günler uzun kuyruk oluyor.
Oraya yiğit, ziki çabuk birini koyar mısınız?
Böylece herkes çabucak s*kiliverir, biz de sıra beklemekten kurtuluruz. 🙂

Fıkrayla burnuma yumruk yemiş gibi oldum.
Oysa evde herkes gülüyordu.
Ben de zorla gülmeye başladım.
Hakarete önce aldırmayın; o olmuyorsa üstün gelip bastırın.
Yapamazsanız gülün. Ve eğer gülemiyorsanız, hak etmişsinizdir.

Kitabın ne tür bir eser olduğunu anlamıştım.
8448482868_5373f3060a_o
Bir ay sonra…
İlişkimizde yoğun cinsel arzuların esiriydik.
Tutkularımıza hizmet edecek bir ev arıyorduk.
Yozgat küçük bir yerdi, ne benim evde, ne onlarda yapamazdık.
Müezzindim, inançlıydım. Fakat bir arabam yoktu, param yoktu.
Ama sevgim vardı. Yetmez miydi?
Bir aşk yaşamak benim de hakkım değil miydi?

Yozgat’ın merkezinde köhne bir otelde saat gecenin 02.00’siydi.
O votka-limon içti, ben Niğde gazozu. Biraz sohbet ettik.
45 dk. yatakta kaldık. Ben sadece öpüşmekle yetindim.
Daha fazlasına cesaret edemiyor, sanki ona kıyamıyordum.
Belki yaşamımdaki en iyi sekse nail olacaktım.
Hayatı gerçekleştirmeme ramak kalmıştı.
Benim gibi hacı misi kokan bir erkeğin,
ömründe bir kere yaşayabileceği türden bir şeydi.
Samanyolu galaksisinde bin yılda denk gelen kesişmeler gibiydi.
Hayali bile, zamanda yolculuğa çıkmaktı…
Bence iyi sevişiyordu. Ölümlü bir erkeğin hak ettiğinden çok daha iyi…

*

1 saat sonra…
Evrim yatakta kitap okuyordu.
Başımı cama dayayıp yağmurun süzülmesini izledim.
Çatılardan akan sular, parlak kaldırımları hışırtıyla yıkıyordu.
Bir yandan camdaki yansımadan onu dikizliyordum.
İzlendiğini bilmiyordu, ona ne kadar bağlandığımı bilmiyordu.
Karakteri, dişi bir köpek balığını andırıyordu.
Sayfayı çevirirken gözleriyle cama şimşekler gönderdi.
Onu kaybetmekten korktum ve heyecanla irisimi caddeye odakladım.
50132367616_e6272186a2_b
Kalın kafalı, tıknaz, puf böreği kılıklı bir adam,
karşıdaki dükkanın paslı kepengini gürültüyle kaldırıyordu.
Beyaz beresiyle operadaki hayalete benziyordu.
Dükkanı soyan bir hırsız mı, iş yerinde unuttuğu bir eşyayı alan esnaf mıydı?
Işıklarıyla vitrin camlarını mavi-kırmızıya boyayan sessiz bir polis arabası geçti.
Ama açık dükkanı ayrımsamadı bile…
O tozlu antika dükkanından bir kedi çıktı.
Onu unutan sahibinin içi rahat etmediği için pisiğini almaya geldiğini anladım.
Kim demiş tüm kedi severler Urla’ya toplanmış diye?
İşte Yozgat, işte hayvan sevgisi, işte cesaret, işte feraset,
işte fazilet, işte fedakarlık, işte mertlik, işte adam gibi adamlık!
Gözlerim doldu; Evrim’e baktım.
Tavana çakılı bakışlarla abajurun ışığını açıp kapıyordu.
Birden ezan okunmaya başladı.
Suçluluk duygusuyla başımı eğdim.
O hafif sarhoştu; yanıma geldi ve kafasını dışarı sarkıttı.
Kadınlardaki ürpertici telepati yeteneğiyle,
“Gene ön yargılarınla geceyi mi karartıyorsun?” dedi.
Durumu anlattım. Dinleyip gülümsedi.
Gözlerinde çakmak taşları yanıp söndü.
Yanağındaki gamzeye bir yağmur damlası düştü.
Şu minik damla, sanki birden büyüyüp o oluverdi.
Bu kız, yaprağa yeni düşmüş çiy tanesinden farksızdı…

“Belki de adam kediyi çalmak için girdi. Gördüm, cins kediydi,” dedim.
“Bazen dünyayı sadece sen anlayabiliyormuşsun gibi konuşuyorsun,” dedi.
“Sen de içindeki acıya müthiş bir ilgi duyuyorsun,” dedim.
Ağır felsefi kitaplar okur, önce yazarlarına sitem eder, ardından yaşamı sorgulardı.
Ona göre hayat bir hiçten ibaretti.
Uzun uzun nihilizmin en güzel düşünce olduğundan söz ederdi.

“Antikacı eğer kediyi içerde unutsaydı cehennemde aynısı ona yapılacaktı,” dedim.
Bir kahkaha patlattı, “O ne ayol!” dedi.
“Yani Musa, cehennemde bu kedi, belediyeye başvurup iş yeri ruhsatı mı alacak?
Sonra da sahibini dükkanda unutup, kuzu etli Viskas yerine
ucuz saman dolu Paw Paw mama mı yedirecek?”

Gülümsedim. Kafasını kolumun altına soktu.
Abanoz renkli saçlarını okşamaya başladım.
Kalın saç telleri, testere gibi parmaklarımı kesiyordu.
Düşündükçe içimi eritip, başımı döndürüyordu.
Saçları yeni yıkanmış, ıslak çamaşır kokuyordu.
“Bu hafta bana bir şeyler oldu Evrim, uykumdan uyanıyorum.
Bağımlılık yapıyorsun!” dedim
“Bana böyle tapan bir sevgili istemiyorum. Bu tür ilişki, doğallıktan çıkıp saplantıya dönüşebilir,” dedi.
“Sevmekten korkuyorsun, anladık; bari sevilmekten korkma…
Seni çok seviyorum. Hatta seni, karnımdaki bebek gibi hissediyorum,” dedim.

Gözleri irileşti, kaşlarını kaldırdı, ellerini bağladı ve bana baktı.

Gerçekten de, bir kadının kaderi,
sevdiği adamın ihanetiyle sevmediği adamın sadakati arasında geçiyordu.
Birisinin sevgisini nasıl ölçebilirdik?
Aşklarımızı, uğruna vazgeçtiklerimiz kadar çok seviyoruz.
Onu deli gibi seviyordum, onun için işimi kaybedebilirdim.
Burda olduğumuzu öğrenseler tüm köy çalkalanırdı.
Belki köy meydanında linç yer ve ölüme terk edilirdik.
Hapislere düşebilirdim. Bana tecavüz bile edebilirlerdi.
O ailesiyle başka yere kaçar, ama zavallı ben,
felç kalana dek kırılan kemiklerimle metrelerce sürüklenebilirdim.
Bir atın arkasına bağlayıp kasaba kasaba dolaştırılabilirdim.
Belki de kuma gömüp recm ederlerdi.
Fark eder miydi? Sevgim öyle yüceydi ki; azalmazdı bile!..
49925794533_6a47df21ee_o
Tüm bu olanlara rağmen, şu köhne otel odasında,
emin olmasam da seninle, yaptığımız her şeyi doğru yaptığımızı söyleyebilirim.
Kim beni vazgeçirebilir ki bu sevdadan?
Bir uzvun belki ama, kesilip atılmış bir ruhun protezi olamaz!
Neden ruhumu yakıp içimi acıyla dolduruyorsun?
Ağzımı havaya kaldırsam gökyüzüne gam-keder, kara sinekler fışkırır.
Beni bir kez sevdiğini söylesen… Ahhhh Evrim, bir kere söylesen ya…
İçimden çıkan mutlu çocuk, gökyüzüne sıkılmış bir kurşun gibi yıldızlara doğru yükselir.

Kaybetmekten korkmayan neden kaybetmiyor?
Sevmeyi, zayıflık karinesi olarak görüyorsun.
Bana asla sevgini tam göstermedin.
Mutlu olmayı şımartmakla karıştırdın.
Sevgilini kontrol etmek için mi baskı altında tutuyordun Evrim?
Beni kaybetmek istemediğin için mi sevmedin?
Senin cezanı ben mi çekiyorum küçük kız?
Sen beni kaybetmek istemediğin için mi ben seni kaybediyorum!?

*

Banyoya girdim ve sırları dökülmüş aynaya aptal aptal baktım…
Ayna, herkesi gösterir ve görür, ama kendini göremez.
Evrim’in de göremediği işte buydu.
Sadece kendisini göremeyen kör bir ayna gibiydi.
Bir insanı bir huyu yüzünden sever, başka huyu için de öldüresiye nefret edersin.

Sabunlukta eski müşterilerin kullandığı bir el sabunu vardı.
Öyle inceydi ki, şeffaflıktan arkası görünüyordu.
Elimdeki sabunla gülerek duştan fırladım.
“İşte nihilist bir sabun,” diye haykırdım.

Elindeki telefon, yeşil ışığıyla Evrim’in yüzünü aydınlatıyordu.
Beni görünce heyecanla telefonu sakladı.
Koşarak eline atladım ve kavgaya tutuştuk.
Beynimden vurulmuşa döndüm… Kiminle yazışıyordu?
Benden esirgediği sevgiyi kime bağışlamıştı?
Benden yakışıklı mıydı?
Gizli kalmış kıskançlığım “dondurulmuş embriyo” gibi uyanıvermişti.
Kaleydoskop çevrildiğinde yeni resimler ekranı nasıl doldurursa,
kötü düşünceler de kafamı öyle doldurdu.
8009310320_197eb3b20c_o
Sehpanın bir ayağı kırıldı, abajur düştü ve lambası patladı.
Sabaha karşı, şu köhne motel odasında, uçuşan yastık tüyleri,
konfeti gibi üstümüze yağıyordu.
Telefon elimde, göz göze geldik, dişi kaplan elimi ısırdı.
Acıdan kıvransam da elimi çekmedim, parmakları daha fazla dayanamadı.
Telefonu çekip aldım.
Bir tevekkülle kollarını bağlayıp yatağa çıktı.
Ekranı açınca utancımdan yere battım.
Evrim ile oynayan otistik erkek kardeşinin komik fotoğrafları vardı.
Saçları dazlak, 15 yaşlarında, şişman bir erkekti.
Tüm galeriyi gezdim. Bir tanesi benim vesikalık fotoğrafımdı.
Basınçla tepeme çıkan kan, beynimden aşağı sıcak sularla iniyordu…

“Erkek kardeşim,” dedi.
Pastoral bir sesle,
“Peki neden sakladın,” dediğimde, utandığını söyledi.
Asıl utanan bendim.

Yağmur yeni dinmiş ve hava iyice soğumuştu.
Açık camdan içeri dolan şafağın nemli havası beynime doldu ve belleğimi tazeledi.
Dipsiz derinlikteki kuşun kanatlarını açarak yaptığı gibi, düşüncem boşluğa düşmüştü.
Konuşamıyordum; dilim boğazında bir mezar taşı kadar ağırlaşmıştı.
Evrim’e baktım; ağlıyordu. Sanki biri dudaklarımı yorgan iğnesiyle dikmişti.
Çünkü bu sefer ben de ağlıyordum…

*

Birkaç gün sonra camiye haber geldi. Komşu ilçeden yardım istediler.
Trafik kazasıyla hastanelik olan müezzinin yerine bakmak için ayrıldım.
Yeni ilçemde günlerim sıkıcı geçiyordu.
Ona, ağzımda bal varmış gibi aşkımı uzun uzun anlattığım mesaja cevabı kısacık:
(: olmuştu.
Gülen yüz gözüme, Arapça’daki T harfi gibi gelmişti.
ت
Neden bana her şey seni hatırlatıyor?
Çünkü ben seni, Allah’a tapar gibi seviyorum da ondan!
Her gece, Evrim’i aradım; hem de defalarca… Ama nafile!..
Nedamet getirip niyaz etse harika bir mümin olabilirdi.
Bazı geceler yatakta ağlayarak uyandığımı hatırlıyorum.
Gördüğüm kabuslarda o cehenneme atılıyordu, bense cennete.
Allah katında dahi ondan ayrılmaya dayanamazdım.
Onun için ettiğim duaların hepsini tekrarladım.
Beni yakın görüp sevmesi için alkol almayı düşündüğüm geceye ne demeli!?
İçki, benim itikatlarıma ve dini teamüllerime aykırıydı.
Ve sonra pişman olup camide saatlerce dua ettiğimi hatırladım.
Islak gözlerle zikir çekip günlerce kendimi paraladım.
Bir meczup gibi aklımı yitirdiğimi sandım.
İçimde çağlayan bu medcezirler, her gün yavaş yavaş beni öldürüyordu.

Ben büyük şehirde burjuvalar arasında proletarya gibi büyümüşüm;
sense şu küçük köyde, tam bir kentsoylu gibi dal budak salmışsın.
Hayatlarımız zıt… Biz senle, doğuyla batının senteziydik.
Kalbimiz mi kırılır, yoksa Yozgat’ın en güzel aşkını mı yaşarız?
Fakat denemediğin sürece, asla bilemeyeceksin!
Ah be Evrim… Ah be güzelim,
Sen 90’ların kızısın, bense 80’lerin erkeği… Kabul et!
Ben, senden önce öleceğim ve sen bunun acısına nasıl dayanacaksın?
Bir yanlışlık var bu işte; sen böyle güzel, ben böyle deli sevdalı olmayacaktık!

Senden önce yaşadığımı sandığım, saçma sapan yıllar geçirdim ben.
Ben,
“Koca ömrümde neden karşıma geç çıktın be kızım?” derim.
Sense bana,
“Kimileri bir ana bir ömür sığdırabilir,” mi diyeceksin.
Mağrur duruşunu bile nasıl özlediğimi bir bilsen!
Seni, en sinirli anında o hırlayan köpek dişinden öpmek istiyorum!
Camide çalan her telefona nasıl koştuğumu bir bilsen sevgilim.
Takunyaları döşemelere takılıp düşen sevgiline hiç acımaz mısın?
Şu habis köyde hiçbir şey yokken, bir anda kaybedebileceğim birine sahip olmuştum.
O ise kimseye sahip olamıyor; sahip olamadıklarını da mahvediyordu.

Sanırım seni tanıyorum, ama kim olduğunu bilmiyorum!
Fakat değiştirebileceğime inansam, ölene dek denerdim.
Sen sarayın sultanısın, ben cami önündeki meczup geda…
Bana kabir azabı çektirmene ne hacet, ben senin için yaşarken makbere girmedim mi?
Gün geçtikçe beni kaybediyorsun, farkında değilsin, hepsi bu!..

*

1 ay sonra…
Köye döndüğümde evde tadilat yapan boyacıları görüp kahroldum.
Terk mi edilmiştim; zavallı bir cade gibi ortada kalmıştım.
İçeri girdiğimde muhtar bana bir zarf uzattı.
Açtım ve beyaz sayfada şunlar yazılıydı:
1-2-12

*

Delirecek gibi oluyordum. Günlerce bulmacayı çözmeye çalıştım.
Askerliğini muhabere olarak yapan arkadaşımdan yardım aldım.
Belli ki harfler, rakamlara denk gelecek şekilde şifrelenmişti:
Alfabede A, 1. harf, Z, 29. harfti…
34744457032_471efde880_c
Doktrin: “Hepimizin hayatta geriye dönmek istediği bir an vardır… Sizin olmasın!” -ck-