26199985553_c1ba3f1801_o
Çürümüş yosunlar vücudumu sararak beni derinlere çekiyor.
Mürekkep balıkları kendi savurdukları mavi dumanın içinde kayboluyorlar.
Kımıldayamadığım karanlık bir mahzendeyim.
Her şey cinnet dolu bir karabasana dönüşüyor.
Çığlık atıyorum; sesim duyulmuyor.
Telefon çalınca uyandım.
Kara haber avukatımdan geldi.

31.01.2013
Daha önce hiç ölüm haberi almadım; hiç ölü görmedim.

*

Kışın en soğuk sabahına uyandım.
Ama gün ağarmadan bulamam seni Baba!
Gecelerime gün gibi doğarken, sabahımı geceye mi dönüştürüyorsun?
Bulutlar geçiyor odamdaki aynamdan.
Saat öyle erken ki, kan kırmızı pelerinli ufku görüyorum.
Dışarıda kar var; neden rüzgarlı havalarda kar eğri yağar?

*

Sabah Özbey Amcam kapıyı kırıp dükkana girmiş.
Babamı en son yedi ay önce bakkal dükkanında gördüm.
Harmandalı’da tek katlı köhne bir yapı.
Bir dükkanı eve çevirmişler. Eve çevrilen dükkanlar hep içimi sızlatır.
Kalan iki oda inşaat halinde ve duvarlar yaş sıva kokuyordu.
Özbey Amcam ölüm odasında bizi bekliyordu.

Kırık pencereye bantlanmış gazeteyi yırtan soğuk, yüzüme mızrak gibi saplanıyor.
Boğuk ve kasvetli havası, rutubetli bir hücre evini andırıyor.
Babamın, yerde eski bir süngerde sağa dönük yattığını gördüm.
Nasıl cenin pozisyonunda doğduysa, öyle de ölüyordu.
İki avucunu çenesinin altına koymuş öyle uyuyordu.

Yüzünde yoğun ve kararlı bir ifade vardı.
Ellerimle zorlayıp göz kapaklarını kaldırdım.
Bir mezar taşı kadar ağırdılar.
Göz çukurlarına damlatılmış iki zeytin ezmesiydi gözleri.
Yüzü, inceden serpilen karlar arasından yumuk yumuk gülen kış güneşiydi.
Dudakları elmas soğukluğundaydı.
Suratı muşamba gibi sararmıştı.

O uyurken havada birkaç melek, kelebekler gibi uçuşuyordu.
Kalp masajı, kalbi duran kişiyi hayata döndürür.
Ama kalbi atan birini de hayattan koparır.
Peki sen şimdi beni hayattan koparmadın mı?

Kardeşim MK, hastalıklı bir dikkatle etrafa baktı.
Odaya girer girmez kızararak:
– Babam burda uyuyor ya! Niye bize öldü diyorsun Amca?

Amcamla gözlerimiz havada hizalandı. Lal oldu; konuşamadı.

MK, Babamı sarsmaya başladı:
Uyandırın Babamı! Amca neden bize öldü dedin? İşte uyuyor ya…
Amcam başını yere eğdi, iki minik kristal yanaklarından süzüldü.

Kardeşim, Babamın yüzünü okşadı ve başka bir role büründü:
Çocukla, kedi veya köpekle konuşurken sesimizi değiştiririz;
kendimizi onun seviyesine indirir, onu da kendi seviyemize çıkarırız.
Belki bu memat girdabında dönerek boğulmaya direniyordu.
Sesi ölüm kokuyordu!

Sonra ona sarılıp dışarı çıkarırken etrafa bakındım:
Duvarda iyi kapanmayan bir çeşme vardı.
Ama ne musluğunda dudak izi, ne masasında ekmek kırıntısı yoktu artık!
Sol ayağındaki çorabın baş parmağı delikti.
Döşeğin ucuna kahverengi ayakkabılarını bırakmış;
eski pabucunun çivisi ayağına batmasın diye içine mukavva koymuştu.
6821739068_1524256d25_o
Ölüden kalan en acı veren şeyi sorsalar:
“Anılar” derim.
İnşaat çivisiyle delinmiş bir kemer.
Yarısı dolu su bardağı: kalanı sabah mı içeceksin Baba?
Kenarı çatlak bir kimlik.
Yarısı ısırılmış, diş izleri kararmış bir elma.
Tencerede yarım kalmış tavuklu makarna.
Ekmekçiye kalan borcu ve iade bayat ekmek listesi.
Canım benim…

*

Ölümünden yıllar sonra bak ne buldum!
Ben bebekken kaydedilmiş siyah-beyaz bir video.
Kamera annemin elinde, arkadan sesin geliyor:
“Eşşek sıpası seni” diyorsun.
Bebek olduğum kıkırdamamdan belli.
Birden ağlamaya başlıyorum.
“Noldu oğlum, ağlama sen yavrum!” diyorsun.
Sesini nasıl böylesi yumuşatabilirsin.
İliklerime kadar hissettiğim bir iç sıkıntısı.
O kadar yanık ve içtendin ki Baba;
içime bi yumruk tıkandı.
Yıllar sonra ilk kez, o kaydı dinlerken hıçkıra hıçkıra ağladım ben!..

*

Annemin eşyaları sakladığı sandıktan ne çıktı bak:
Askerden beni izne çıkardığın o akşam…
Adana’nın soğuk olacağını bilemedik.
Fakat Ay ışığının serin sularında yıkandık.
Üşümeyeyim diye bana verdiğin yeşil tüylü mont…
Benim yerime sen üşümüş, şehre dönünce de bir hafta hasta yatmıştın.
İşte o zaman bir babanın hayatımızdaki yerini öğrendim.

Beni bitiren, fotoğrafımın arkasına el yazınla, özenerek yazdığın harflerdir:
ck eniklik
Hayatımdaki puzzle’ın eksik parçalarını tamamlıyor gibiydin.
Şimdi bütün renklerim gitti; siyah beyaz bir fon ve
kuru fırçamla baş başa kaldım. Boyalarımı dökmüşler!
Denizin üstünde seken tozlu bir taş gibi… nereye gideceğimi bilmiyorum.

Ama renkli çizimlerim de oldu:
Küçükken resim dersinde serbest çizim zamanı,
ben elinde sigarayla seni çizmiştim.
Öğretmenim çok kızmıştı.
Eve geldiğimde müteessirdim; sana anlattım ve resmi eline aldın.
Ben ilk kez uçan serçe yavrusu gibi korkarak sana baktım.
Bir böceği izler gibi dikkatli, ama bir kelebeği sever gibi şefkatliydin.
“Bu çabanda değerli bir şey var,” dedin.
Beni havaya uçurup yanağımdan öptün.
İçimde canlanan bir kelebek vardı ve çok mutluydum.
Öğretmen sanattan anlamıyor,
senin sevginse, sanatla tezahür ediyordu.

Kardeşimi dövmüştüm ağlıyordu.
Öğlen vakti, ansızın eve geldin.
Sonra her detaydan bir anlam çıkarmaya çalışarak bizi dinledin.
Gözlerini gözlerime diktin.
Kül rengi yanaklarımı kan dalgası kapladı.
Ruju yayan kız gibi dudaklarımı içeri dışarı çıkardım.
Kafamı sevip, “Bir daha yapma” dedin.
Ben kardeşime kıydım, ama sen bana kıyamadın mı Baba?

Numaran rehberimde, ismin baş köşede.
Seni her aradığımda bant kaydı duymaktan bıkmadım.
Çok özlersem ararım diye yıllardır her ay ödüyorum.
Belki bir gün telefonunu açarsın Baba…

*

Ünlü biri olamadı, Mars’a gitmeyi denemedi…
Güneş’e ulaşamayan İkarus gibi kanatları erimedi.
Şöhret değildi ve onu seven üç-beş kişi vardı.
Küçük akvaryumun büyük balığı olmayı seçti…

Savcı geldi, avukatlar… Bize bırakacağı tek miras akıldı.
Olan malı, borcunu zor karşılardı.
Diyojen gibi paraya kıymet vermezdi.
Paraya önem verenlere hiç kıymet vermezdi.

Eski bir sünger üstünde, delik bir yorgana kedi yavrusu gibi sarılıp ölmüştü.
Şömineli bir evde, ipek robdöşambrıyla gezebilirdi.
Altın yüzüğü viski bardağını çınlatabilirdi.
Öyle sefil bir halde ölmüştü ki, içimde eski bir sıkıntı filizlendi.
Ucu keskin bir bıçakla içini yarıp onda kendimi bulmayı istedim.
Sonsuz bir tekrarın içine hapsedilmiş gibiydim.

*

Bana borcunu ödemediği için Yavuz Amcamla bir yıldır icralıktık.
Yalan parayla olsa, bunlar kredi çekerdi emin olun.
“Bazen bir iyilik sizi, kurşundan hızlı ölüme götürür” derler.
Hasmane tavırlarını ve ölüm tehditlerini geçen ay atlattım.
Siyah bir poşette Babam dışarı çıkarılırken onu gördüm.

Yavuz Amcamın Babamın mallarına çökmesinden korkuyordum.
Babamın, olmayan mallarına…
Savcı, anahtarı teslim etti.
Yavuz Amcam bana yürürken nabzım yükseldi, kanım ısındı.
Yaklaştı, yaklaştı… Yılan olup onu sokmaya hazırdım!
Tam o sırada bir şey oldu! Kar durdu; birden yağmur başladı.
Yavuz Amcam uluyor; ama köpek gibi nasıl ağlıyor; nasıl…
Zırıl zırıl, hıçkıra hıçkıra bağırırken bütün vücudu sarsılıyor…

Yavuz Amcam ailenin en temiz giyinenidir.
Siyah takım elbisesinin altında eski, yırtık bir ayakkabı gördüm.
O hengamede Babamın pabuçlarını giymiş.
Delik ayakkabıdan görünen çorapları ıslak bir çamurla kaplıydı.
96_o
O yırtık ayakkabı beni hüzne boğdu:
Isırılmış ekmek,
Gazete izi kalmış kireç peynir,
İri lokma çiğneyen garip işçi,
Acı çalan ambulans sesi,
Kırık aynaya yaşlı gözlerle bakan kadın,
Tren geçerken sallanan yoksul çatı,
Buzda kayıp düşen yaşlı amca,
Vapura koşarken simitleri dökülen satıcı,
Zabıtanın poğaçalarını tekmelediği terli işportacı,
Bunlar da beni hüzne boğar…

Ağlarken çiğnenmiş ekmekleri ağzından düşen küçük çocuk…
Ama ben seni bağışladım, hadi ağlama artık!
Bir gün kendisi de bağışlanmaya ihtiyaç duyacağı için seni bağışlayan çocuğum ben.
Hadi mahallemize gidelim, oyun oynayalım…

Yavuz Amcam ıslak gözlerle sürekli:
– Onun yerine benim ölmem gerekirdi.
Bu köhne bakkalda ben ölecektim ya; Abim neden öldü! diyerek bana sarıldı.

İkimiz de hem ağlıyor, hem dönüyoruz…
Biz mi dönüyoruz, çevremizde bir kamera mı dönüyor?
Öyle küçükmüş ki. Sarılmadan önce heybetliydi.
Boyu benden kısa… Kesilmediğinde sakalı uzuyor.
Biraz parfüm sıkmış. Bizim gibi insan işte…
Normalde yanına yaklaşamazdık.
Başını göğsüme yasladı, bebek gibi ağlıyor.
Ona istediğimi yapabilirim. Yılların acısını çıkarabilirim.
Göğsüme bastırsam nefessiz kalır, belki kollarımda ölürdü.
Öyle ağlıyor ki, bu kez utancımdan ben ölebilirdim!

Yine de amcalarım iyi insanlardı ve beni çok seviyorlardı.
Beni çok seviyorlarsa iyi insanlardır zaten…

*

Bir Hafta Sonra
Evde kimse yokken saatlerce anıra anıra ağladım.
Balkondayım, yan komşumun çiçeği açmış, nasıl mutlu mutlu anlatıyor:
“Çiçeğim açtı” diye….
Mutluluk bu kadar kolay mı? Yarın gidip çalacağım onun çiçeğini!
Hele babası olan herkese düşmanım.
Terk edilmiş ve haksızlığa uğramış hissediyorum.

*

Bir Ay Sonra
Yüksek bir tepeye çıkmış, geçen arabaları sayıyordum.
Uzakta, yeşil kiremitli bir fabrika bacası mavi duman üflüyordu.
Kan kırmızı peleriniyle uzanan ufka doğru küfür savurdum.
Dik yardan baktığımda, çocukluğumun geçtiği bu şehrin yepyeni bir manzarasıyla karşılaştım.
Bu, sadece gökdelenlerde oturan zenginlerin tadını çıkarabildiği bir manzaraydı.
Babamı seviyorum.
Çocukluğumda uçurtma uçurmayı bilseydi babamı daha çok severdim.

Adeta bir zaman makinesine bindim ve geçmişe gittim.
İlk karşılaşınca insanda anlaması güç bir izlenim bırakıyordu.
Puslu gözleri ve biberli sesi kulağımda çınlıyordu.
Çok güçlü, taş yese öğütür cinsten bir adamdı.
Yalnız başına bir baykuş gibi yaşamıştı.

Maxwell’in Cini Düşünce Deneyi:
Eğer ortamda sizden üstün bir varlık varsa, özgür irade diye bir şey olmaz!
Söz geçirebildiği bir insanın, onun yanında rahat etmeye hakkı yoktu.
O varken, herkes ona aitti.
Kavga etmek onun için bir ihtiyaçtı.
Keşke yaşasaydı da bu acıları yeniden yaşatsaydı…

Bazen anlattıklarını unuturdu.
Üzülmesin diye her anlattığında şaşırarak dinlerdim.
Çünkü her şeyi ya unutuyor, ya birbirine karıştırıyordu.
21313425148_3dfaf7b00f_b
Bana bisiklet sürmeyi öğretmiştin. Arkamdan seleyi tutarak koşuyordun.
Seninle sürekli konuşuyordum. Arkamı döndüm ki yoksun!
Gidon ellerimden kayıverdi ve düştüm.
Beni bıraktığın an değil, bıraktığını anladığım an kaybetmiştim.
Ve sen beni, bıraktığında değil, bıraktığını hissettirdiğinde kaybettin!
Uçmaktan korkan, ama yuvadan düşüp zorla uçmayı öğrenen yavru ördek gibiydim.
Aslında uçmuyordum, uçuruma düşüyordum.

Bazen geçmişime bir uçuruma bakar gibi bakıyorum:
Yirmi üç yaşındayken sırıtarak,
– Baba benim dört tane kız arkadaşım var, biliyor musun? dediğimde,
sinirli köpek dişlerinle dönerek,
– Güzel, ne yazık ki bu, sevinilecek değil utanılacak bir şey!
deyip yüzümdeki gülüşü dondururken,
adeta dudaklarımı şakaklarıma dek bıçakla kesip yardın!

Gençliğinde çapkın olsan da, beni küstürmekten korksan da,
fikrini hep söyledin.
Ben bu budalalıkları yaparken, sen ne kadar güzeldin!
Esmer yüzün sinirden nasıl da tatlılaşıyordu.
Kendine her şeyi mübah görürken, bendeki en ufak kusuru bile affetmezdin.

Uçuruma uzatılmış bir kütükte yürür gibiydim.
Çocukken bayram sabahı gökyüzüne kaçırdığım balonuma mı yanayım, sana mı?
Seni çocukluğuma hapsettim Baba. Artık güvendesin.
Sence insan zamanla kızdığı kişiye mi benzer?

Bizi bir insana bağlayan şey iyi niyet mi?
Sevgi aslında acımaktır, iç parçalanmasıdır.
Birini ne kadar çok seviyorsak, o kadar acırız.
Ama yine babamı, sevmesem bile acırdım.

hapis
hapisten konuşuyorsun
arkada gardiyanın avazı
süren bitti bitecek, telaş yapıyorum
en son bir şeyler söylüyorsun
ya kısık söyledin, ya parazit girdi
ne dediğini anlamıyorum

üzerinden yıllar geçti
bana ne dediğini asla öğrenemedim
hapis cezanın kesinleştiği o lanet günde
hadi söyle nolur canım benim
beni sevdiğini mi söylemiştin?

*

Kaybettiğim şeyin ehemmiyetini başta kavrayamadım.
İçimi dolduran kapkara asfalt bir dolguyla aylarca dolaştım durdum.
Sonuçta acı çekemezdi, bir daha ölemezdi.
En azından onu kaybetme korkum bitmişti.
Ve bu bile iyi bir şeydi.

Sana sevdiğimi hiç söylemedim Baba!
Yalan söylemiş olmadım, sadece doğruyu saklamış oldum.
Öyleyse neden şimdi köpek gibi pişmanım Baba; neden?
34297082590_2a9fd1f4c5_o
Doktrin: “Ölüm hayatta büyük bir kayıp değildir. Asıl büyük kayıp, yaşarken içimizde ölen şeylerdir.” – Norman Cousins