Beni sorarsanız anlatayım:

19 yaşındayım; daha milli olmadım.
Bir dönem McDonald’s’ta patates kızartarak geçindim.
Kahvaltımı süt ve bisküviyle yaparım.
Çayı şekersiz içtiğimi söylerim; ama pek içmem.
Dedem, açık yoğurt kadar zeka taşımadığımı söylerdi.
Belki de haklıdır; dedem yoğurtçuydu.

Her sonbahar yeniden aşık olur,
açık saçık kadınların peşinden koşar;
sonunda namuslu kadınların koynunda uyurum.
Şehre yağmur indiğinde, ıslanan köprü altlarını,
puslu parkları düşünürüm.
Çok müteessir olsam da, dilenciye para vermeyi sevmem.

*

Sevgilimle bir haftadır ayrıydık.
Beyaz Sayfalar temizlik şirketinde asgari ücretle çalışıyordum.
Güven’le de burda tanıştık.
Bir gökdelenin camını silmeye gönderilmiştik.

Güven, bulutlu bir nisan günü beni evine çağırdı.
Sabah güneş doğarken yola koyuldum.
Tıklım tıklım otobüsün her yeri nefesten buğulanmıştı.
Cama kafamı dayamış, doğan güneşin renkli çiçekler arasında dolaşıp,
şarap sıvısıyla altın tozu arası perdelerle ufku örtmesini izliyordum.
Yanımdaki amca, piyasanın en kötü kolonyasını sürmüştü.
Birdenbire yağmur başladı.
Neden benim hikayelerimde yağmur aniden başlar?..

Yol arkadaşım, buğulu camı eliyle silip, kaplumbağa kadar bir boşluk yarattı.
Şimdi beraber izliyorduk.
Yağmur, sudan bir duvar gibi kente iniyordu.
Delik betona dolan yağmur suları,
sütlü kahve yapan doğa anayı bir “barista” gibi çalıştırıyordu.
Aynı sular, toprakta, görsel bir çikolatalı puding şöleniydi.
Bıçak gibi giden otobüsün iki yanından sular fışkırıyordu.
Deyim yerindeyse şehri sel basıyordu; ve deyim yerindeydi…

Hatay’da inip eve yürüdüm.
Yağmur dinmiş, simli bir gökkuşağı belirmişti.
Son gümüş damlalar, düştüğü yerde cıva rengi toplar yaratıyordu.
Saçaklardan teneke çatılara damlayan sular ritim tutuyordu.
Bölgenin en eski binasıydı, duvarında yer yer çatlaklar vardı.

Güven

Balık pulu rengi mavi gözlü, kumral küt saçlı,
yüz hatları köşeli, parlak tenli, yırtıcı kuş bakışlı bir çocuktu.
Güven’in ilginç hareketleri vardı:
Göz kapaklarını ters çevirerek kanlı derisini gösterirdi.
Mesela geğirerek “Beğn Eğğrrdal İnöğnnuü” diyebiliyordu.

Yine de onu çok seviyordum.
Balkona çıktık ve top oynayan çocukları seyrettik.
Top, sokağın sunduğu doğal paletle, tişörtlere çamurlu resimler çiziyordu.
İşte o an, o çocukları ondan çok sevdim.

Kollarımın kıllarını okşayan tatlı bir güneş açtı.
Işınlar sarı bir dalga halinde inerken,
ters türs uçan limoni bir kelebek, çamaşır ipine çarpıp tekrar havalandı.

Hayata bugün başlamış gibiydim.
İçimde mutlu bir bebek kıkırdadı.
Balkondan sarkıp aşağıya baktım.
Alt balkonda, muhabbet kuşlarına şarkılar söyleyen bir teyze vardı.
Gri bir kedi, burnu erimiş ev terliklerine sürtünüyordu.
Sanki o an, kentin her yerinde bir kedi tüyü yumuşaklığı vardı.

Yerler yem doluydu ve balkonumuza kuşlar konuyordu.
Annesi yem vererek kuşları alıştırmıştı.
Balkon çöplük gibiydi. Aklıma bir fikir geldi!
Tüm yemleri topladım ve tane tane salona kadar döktüm.
On kadar güvercin yiyerek içeri kadar geldi.
Üstlerine atladık… ancak biri yakalanmıştı.
Kuyruğunu, ölmek üzere olan bir balık gibi sallayıp çırpınıyordu.
Kafasını kesip tüylerini yolduk ve pişirip yedik.

*

İki saat sonra annesi eve geldi.
Eski İstanbul kadınlarındandı.
Saçları şerbet emmiş ıslak kadayıf gibi altındı.
Bu renge yakışan, pembe çerçeveli bir gözlük takmıştı.
Kucağında bir akvaryum vardı.
İçinde mercan renkli bir Japon balığı yüzüyordu.
Annesi, bombeli camın ardından bulanık yüzüyle bize bakıyordu.
Suratı olduğundan daha iriydi; ya da bana öyle göründü.
Argoyu, küfrü sevmez, takıntılı bir tipti.
Beni görünce tatlı bir teveccüh göstermişti, ki Güven;
– Biz güvercin yakalayınca apartmandan birkaç kişi
terbiyesizlik yapıp küfür etti, ama merak etme, onların da anasını s*ktik. dedi. 🙂

Güven’e balığı gösterdim; tek kaşını kaldırdı ve “boş ver”
der gibi bir işaret yaptı.
Annesi odasına gidince anlattı:
– Geçen ay ölen balıktan beri böyle.
Sanırım ilgilenmezse öleceğini düşünüyor.

Kimsede görmediğim ahde vefayı bu kadında görünce utandım…
“Boynundaki Cevşen’i görmedin mi,
annem şu sıralar Allah’ı aşırı darlıyor,” dedi. 🙂
Demans hastalığı ilacı Dozyl Easy yerine
sık sık doğum kontrol hapı aldığını söyledi.
Kanserden ölen kocasını hala unutamadığından yakındı.
Parmağını ok yapıp duvardaki fotoğrafı gösterdi.
Çizgili kısa kollu gömlek içinde bıyıklı bir adam resmiydi.
Kasaplar Derneği üyesi kılıklı, çapaçul bi tipti.
Güven’in suratına anlamsız bir ifade oturdu.

O ana dek babasından hiç söz etmediğini fark ettim;
ve ne diyeceğimi bilemedim.
Gülmemi mi, üzülmemi mi bekliyordu?
Eylemlerimi onun belirlemesi canımı sıktı.
Evden çıkıp da kapıyı kilitlediğimden emin olmadığım,
gitmekle dönmek arasındaki o kararsızlık anındaydım.
Neyse ki gözlerini yere düşürdü ve başka konuya geçti.
Gülmemek için dudaklarımı emdim.

Klasik annelerimiz gibiydi…
“Hızlı Başlat”taki simgelere daha açılmadan defalarca tıklayan…
Banka şifreleri 1234 olan…
Mail şifrelerini bilmeyip, her ay yenisini alan…
Yoğurt kaplarını asla atmayan…
“Bugün bayat ekmeği yiyin, yarın tazesini yersiniz”
dediği, evde sonsuz ekmek döngüsüne girilen…
Hatta taze ekmeğe sıra gelmesi için, ya misafir gelmesi
ya da birkaç hafta geçmesi gerekliydi…

Onlar düşündükleri dışında bir şeye odaklanamazlar!
Sorduğunuz mühim değildir, aklından geçenler önemlidir.
Sorunuz ile aldığınız cevabın tamamen alakasız olması bu yüzdendir.

Annesinin, evde tekken dahi banyoyu kilitlediğini söyledi.
– Ne yani, dedim, bunu herkes yapar.
– Ben yapmam, dedi.
– Fakat onu seviyorsun değil mi? dedim.
– Benim için bir önemi yok! dedi.
– Nasıl önemli değil, hani senin için çok önemliydi? dedim.
– O benim için önemli, düşünceleri değil!
Rüyalarını daha net görmek için,
üç gündür dereceli gözlükleriyle uyuduğunu biliyor musun? dedi.

Birdenbire annesi mutfaktan seslendi:
– Çocuklar gelin, çay demledim!

Mutfağa girdiğimde çok şaşırdım.
Annesi bardaklara sıcak su doldurmuş, elinde şekerlikle bize bakıyordu.
Alt ve üst demlikte boş suyu görünce çayı koymadığını anladım.
Oysa hiçbir şey olmamış gibi, suya kaç şeker atacağımızı sorup duruyordu.
Güven bağırmaya başladı:
– Ya Anne, sen zor mu anlıyorsun, yoksa sinyal geç mi geliyor?

Belli ki bu yaşına kadar saksıda bir bitki gibi yaşamıştı…
O evde biraz daha kalsaydım akli dengemi kaybetçektim!

*

2 Ay Sonra…
Birbirimizi ender görmemiz arkadaşlığımızın bozulmasını engellemişti.
Sıcak bir haziran gecesi sabahın üçünde telefonum çaldı.

Güven:
Kardeşim, seni almaya geliyoruz!
Arkadan “yihuuuuu” sesleri ve haykırışlar…
Yol gürültüsüne karışan, çatlak, detone sesli kızlar…

En güzel giysilerimi giyiyorum; belki de öyle yaptığımı sanıyorum.
Bir saat sonra gri bir Audi önümde acı acı frenledi.
Direksiyonda Güven vardı.
Arkada dans eden iki kız yüzünden, fondöten, ter,
koltuk altı, ezilmiş ruj kokuları arabayı siyah tül gibi sarmıştı.
Aracın içi öyle karanlıktı ki, suratları fare,
gözleri toplu iğne başı gibi görünüyordu.
Tüylerimi diken diken eden bir yaz gecesi otomobil,
söktüğü ağaçları ön cama devirerek ilerliyordu.
Sabahın lacivert serinliği yüzümü yalayarak ürpertiyordu.
Güven aracı doludizgin sürüyordu. Birden döndü ve;
– Size bir iyi, bir de kötü haberim var. Önce hangisini duymak istersiniz? dedi.
– Kötü olanı, dedi kızlardan biri.
– Benzinimiz bitmek üzere!
– Peki, iyi haber ne? diye bağırdı, bir diğeri.
– Ama daha bitmedi.

Hatay’ın zengin semti Nokta’ya gelince araçtan indik.
Bina, yanındaki evlere inat yükselen parlak bir yıldız gibiydi.
Kapının önünde böcek siyahı bir Audi daha vardı.
Handan,
– Bu babamın yedek arabası, yazlıktalar, dedi.

Kızlar bir ağızdan:
“Anahtarı evde unutmuşuuzzz!” diye bağırdılar.
Daire beşinci kattaydı. Balkonun kapısı kapalıydı.
– Balkon kilitli mi? diye sordum.
– Hayır açık, dediler hep bir ağızdan.

Ünlü “Beleş dinamit olsun gelsin g*tümde patlasın!” atasözümüz aklıma geldi.
Bedava ** için şu apartmana tırmanmak evlaydı.
Zemin kat demirlerine koşarak sarıldım. İlk katları örümcek gibi geçtim.
Ben yükseldikçe, görünmez, habis bir el omuzlarımdan aşağı asılıyordu.
Haziran ayı, apartman derinliği…
Aşağıdan arkadaşların tatlı yarenliği…
İçimde kımıldanan şu eflatun gecede…
Havadaki nemle ıslanmış paslı balkon demirleri…

Son katta balkonun iç tarafına geçmek istedim.
Demirlere öyle asıldım ki, duvardan minik tozların aktığını izledim.
İçeri atladım ve yüksekten alçaklara mağrur baktım.
Kollarını kaldırmış, alkışlarla beni yüreklendiriyorlardı.
Konser platformunda hayranlarını selamlayan rock yıldızıydım.
Onlarsa zavallı “groupie”lerim…
Neden üstlerine uçmuyordum ki?
Kafamdan o düşüncenin ancak gölgesi geçti!..

Balkonun kilitli olmasından korkuyordum.
Neyse ki açıldı ve içeri daldım.
Ev, kızarmış elma kabuğu kokuyordu.
Şu zengin evinde bambaşka duygular…
Gecekonduya girseydim aynı duyguları yaşar mıydım?
Yoksa patetik mi hissederdim?
Onları zengin evin çapkın prensi gibi karşıladım.

Güven kulağıma, beni tırmanır görünce Handan’ın
– Ay ben bu çocuğa veririm, deyip reverans yaptığını söyledi.

Ne iyi hissettim ne de kötü…
Salonda metalik sehpada dev bir televizyon
Leopar desenli koltuklar
Beyaz güllerle bezeli duvar kağıtları
Rengarenk içkilerle dolu büfe
Dev bir siyah klima
Duvara dayalı antika pikap seti

Bordo desenli el yapımı bir kilimin üstüne bağdaş kurduk.
Tepemizdeki avizenin parlak taşlarından üstümüze yıldızlar yağıyordu.
Işık altında ilk defa herkesi inceleme fırsatım oldu.

Handan
Orta boylu, şişman, seyrek kızıl saçlı, minik göz çukurlarına sahip biriydi.
Gözleri sigara külünü andırıyordu.
Aslan desenli tişörtün altına dar bir şort çekmişti.
Topuğunda yara bandı vardı.
Dudakları mor ve üst üste binmişti. Sesi “kontralto”ydu.
“Hasbian” bir yanı vardı.
Ya sanki, eski bir köy fotoğrafından kesilip bu dünyaya yapıştırılmış gibiydi.
Kızıl Şefin Fidyesi hikayesini bilirsiniz:
Adamlar zengin bankacının çocuğunu kaçırırlar.
Fakat çocuk öyle baş belasıdır ki, sonunda haydutlar,
çocuğu geri alması için bankacıya para öderler.

İşte bu kızda böyle bir hava vardı.
Evlat olsa eldivenle sevilecek cinstendi…

Dilan
Orta boylu bir esmer güzeliydi.
Parlak şakakları çıkıktı.
Koyu saçları siyah çubuk makarna gibi dökülüyordu.
Ondan burnuma temiz bir aselbent kokusu geliyordu.
Adını söylediğinizde, siyah kadife gözleri irice açılıp yağlanıyordu.
Pembe dudakları sağlık saçıyordu.
Burnuna uzanan dudak çukuru ova kadar derindi.
Şapşal bakışlı, zeki bir hatundu.
Burnu hem kalkık, hem kemikliydi.
Burun derisinden kemiği görmek mümkündü.
Belini ince gösteren ve kalçalarına dökülen kırmızı bir elbise giymişti.
Bakımlı tırnakları şeffaf ojeliydi.

Ona sert bakarsanız, çıldırtan bir gülüş yüzüne yerleşirdi.
Belki stresini bastırmak için gülüyordu.
Mine beyazı dişleri mum ışığı gibi parlaktı.
Sesi “soprano”ydu ve can yakan titreşimleri tatlıydı.
Camdan bebeğe kırılacak diye dokunmaya korkardınız.
Güneşe tutulmuş kristal gibi çınlıyordu.
Sizi üzmemek için ağladıktan hemen sonra,
gülerek gözlerini silen kadınlara benziyordu.
Sivri ve ısırıcı bir güzellikti.
Gözümle fotoğrafını çekip hafızamın gizli yerlerine kaydederken fark etti.
Ama yine güldü…
On saniye boyunca gözlerime kilitlendi.
Gece boyunca, aynı hareketi bir daha yapsın diye delirdim.

Kızlardan biri melekler tarafından gönderilmiş,
diğeriyse şeytanın evden kaçan yedinci kızıydı.
Çok da kötü konuşmak istemiyorum ama,
üç şişe şarap içmiş bir evsiz, alkol komasındayken onunla yatabilirdi.
Kalp kırmak istemem ama, onunla ıssız adaya bırakılsanız
köpek balıklarının önüne atlayıp yüzerek kaçardınız.
Fazla yüklenmek istemem ama,
onunla sevişen cinselliğe küsüp aseksüel olurdu.
Matematik öğretmeniyle yatsa, adam sayılara küserdi.
Bedenciyle olsa, hoca kötürüm düşerdi.
Doktorla yatsa mesleği bıraktırır, polisle yatsa kendini vurdurur,
gardiyanla kalsa müebbet hapse razı edebilirdi.
Fazla abartmak istemiyorum ama, gorille yatsa hayvanlığından soğutur,
hayvanat bahçesine girse, barınağın taşınmasına neden olabilirdi.
Ülkeden başka kıtaya kaçsa, bir daha keşfedilmesin diye kıtayı bombalarlardı.
Mars’a çıksa… Neyse…

Kuru otları sofra bezine döküp, beyaz kağıtlara sarıyorlardı.
Handan, puro yaptığı silindiri yakıp bana uzattı.
Çektiğimde boğazıma kırmızı iğneler saplandı.
Sert bir soba dumanı kadar acıydı.
Sıra Handan’daydı.
Okkalı bir nefes çekti ve mavi bir duman bulutu üfledi.
Sürekli bağırarak konuşuyordu.
Sesi çok yüksekti ve herkesin onu işitmesini istiyordu.
Tropik meyveler sofradaydı.
İçkiyi bıraktı ve vişne çekirdeğini kanlı diş gibi yere tükürdü.
Ne dediğiyle pek ilgilenmiyordum.
Renkli bardaklarda serin içkiler içiyordum.
Meyvelerle bile ilgilenmiyordum.
Gözüm Dilan’daydı. Gözleri esrarlıydı.
Dilini dudağının kenarından çıkarıp havada yarım ay çizdi ve geri çekti.
Keskin yüz hatlarıyla o, gerçek bir amazondu.

*

Handan, yeni bir kitaba başladığını ve telekineziyi çözdüğünü anlattı.
Düşünce gücüyle uzaktaki insanları etkileyebildiğini söylüyordu.
Yakındakileri bile etkilediği söylenemezdi.
Siyah kapağında kırmızı yazıyla,
“Ruhsal Güçleri Geliştirme Teknikleri” yazıyordu.
Kitabın, Sınır Ötesi Yayınları’ndan çıktığını görünce gülesim geldi. 🙂

Bir ara iyice şımardı ve koşup pencereden yarı beline kadar sarktı!
Sadece şortlu kalçası görünüyordu
“Ben aşka aşığım, aşka; Zeki Müren’in dediği gibi:
Aşıkım aşık!..” diye bağırdı.

Konunun Zeki Müren’e nerden geldiğini düşünüyordum!…

“Nerde bu asil kadını alıp götürecek güçlü adam!
HAAA SÖYLEYİN! NERDE BENİM BEYAZ ATLI PİRENSİM?” diye böğürdü.
“Burada olmadığı kesin!” dedim içimden. 🙂
Yanımıza döndü. Ekler gibi terlemişti.
Sokakta top oynarken, kale direği olacak tipti.

Gözlerime derin baktı:
İnsanları aşağılayan bir yanı vardı.
Sanki onları küçük görmek için, dürbünün ters tarafından bakıyordu.
Kaskatı bir nesne gibi durdum.

Sonra birden saçını yanlış kesen kuaförden şikayete başladı.
Filhakika saçı, mahalledeki deli kızlar gibi kesilmişti.
Güven’le göz göze geldik.
“Nazar alıyorsun kızım, nazar!” diye geçiştirdi.
Bu kuytu limana sığınmak onu teskin etti.

Dilan’ın boşalan bardağına içki koydum.
Başını yavaşça kaldırıp kirpiklerini kıstı.
Gözlerindeki sıcak dalga ağzımdaki buz tanesini eritti.
Elbisesinin sırtındaki kıvrımdan, pembe dantelli iç çamaşırı görünüyordu.
Kışkırtıcı bir cinselliğe sahipti…

*

Handan birden televizyonu açtı.
Kanalları öyle hızlı değiştiriyordu ki,
biri açılmadan diğerine atlıyordu.
Yüzlerce kanallı, uydu destekli tv’sini herkesin görmesini istiyordu.

Yani biz Güven’i seviyoruz da… “pahalı tv’si var,” diye mi seviyoruz?
Çocukken evimizde televizyon yoktu.
Biz öyle fakirdik ki, “fakirlik” kelimesi ülkeye bizden sonra girdi.
Uyurken camdan dışarı bakıp, yağan yağmuru film karelerine benzetip
hayallere dalar ve öylece uyur kalırdım…

*

Duvarda saat göremedim; zaman mefhumumuz yoktu.
Bir kanalda konuklar, karşı bahçeye havlayan köpekler gibiydi.
Tartışma sonu, sarılıp eve dönmeleri canımı sıkıyordu.
Evdeyse kaotik bir hava vardı.

Keyfim yerindeydi; değiştirdiğim bir şarkıyı kısık sesle söylüyordum:
♫♬S*ktim… çok siktim… tanıdım aşkın en saf halini ♩♪
♩♪Uzanamadı… elim kondoma… defalarca gidip geldim ♫♬

Güven benden özendi, coştu:
♩♪ Deli gibi yürekten s*kmeli, uğruna dünyaları vermeli ♫♬
♫♬ İncitmemeli s*kenleri, deyerlerini bilmeli, Oooooo ♩♪

Fıkra anlatmak istediğimi söylediğimde;
Güven, serçe parmağını telefon yapıp, sertçe kulağını kaşıdı.
Dilan, az konuşuyor, aşırı ilgiyle dinliyordu.
Bir çocuğun cılız omzuna krem sürer gibi duyarlıydı.
Handan, telefonuyla oynuyordu.

Temel ve Dursun köyden İstanbul’a gelirler.
Bir masaj tabelası okurlar:
İÇ MASAJ 400 TL – DIŞ MASAJ 200 TL
200 hesaplı diyerek Dış Masaj’a girmişler…

Bir hatun odaya girmiş:
vücut masajı
sakso
mutlu son
derken, iki kafadar, neşeyle salondan çıkıp köyün yolunu tutmuşlar.
Kahvede ballandı ballandıra anlatmışlar.
Ahali çıldırmış. Herkes kıskanmış.
Ağızlarının suyu akmış, yani o derece.

Bir hafta sonra yine aynı salona gitmişler.
Bu sefer İç Masaj 400 TL olanı denemişler.
İri yarı, azman bir herif bunlara önce masaj yapmış.
Ardından s*kip göndermiş.
Abi adam bunları deliler gibi, öyle öldüresiye s*kmiş ki…
Bunlar yürüyerek geldikleri hamamdan,
tekerlekli sandalyeyle, ağızlarında pipetle ayrılmışlar.

Tam köylerinde yaklaşırken Temel şöyle demiş:
“Ula Tursun, sakın buni kahvede anlatmayasun.
Bizim köylü milleti cahildur. İç Masaj’dan anlamazlar da,
bizi sikilduk sanırlar.” 🙂

*

Bu minvalde konuşmalar geçiyordu:
Alışveriş, mücevherler, lüks otomobiller, seks, ve futboldu konu.
Yoksulluktan söz eden yoktu.
Belki burası, onun son konuşulacağı yerdi.
Keşke elli sene önce doğsaydım da bugünleri görmeseydim!
Çünkü o gece, kafam aşure gibi oldu ve
bir Dostoyevski kitabı uçtu gitti beynimden!

*

Herkes odalara çekilmeye başladı…

Güven’le başbaşa kaldık; fısıltıyla;
– Ben Dilan’ı istiyorum, dedim.
– Oğlum Dilan reglmiş, yoksa zaten onu ayarlıcaktım, dedi.
– O zaman Handan’la yapmamıza gerek yok, zaten ona soksak bile hissetmez, tombik ya, dedim.
– Handan’la yatmazsan bu evdeki kapımızı kapatmış olursun, bütün umudum sende, dedi.
– Oğlum, ben İngiliz Kemal miyim ki, ne umudu, ne görevi?
Her şey tükendi de benim Handan’a saplamam mı kaldı? dedim.
Hem sen neden yatmıyorsun?

– Oğlum, benim sevgilimle çok yakın arkadaşlar.
Asıl o zaman planı bozmuş oluruz.
Kardeşim döşe boruyu, ne olursun!

Yatak odasını buldum.
Elim kapının topuzunda yavaşça döndü.
Arenaya giren gladyatörlerin ulu imparatora dediği gibi:
“Birazdan ölecek olan adam sizi selamlıyor!”
Her istenmeyen seks biraz ölmek demekti…
Yatağında konsolos köpeği gibi uzanmıştı.
Odada kırmızı gece lambası ölgün ölgün yanıyordu.
Kapalı perdeler bindallı kırmızısıydı.
Yuvarlak yatağın altın saten örtüsü yerdeydi.

“Giyilmemiş çamaşırlar nasıl kokar bilirsin, sen de öyle kokuyorsun,” dedi.
Dönüp dudaklarıma yapıştı. Ağzı çürük saman kokuyordu.
Giderek sertleşti; her yerimde diş izleri vardı. Beni canlı canlı yiyordu.
Dili minik bir yılan gibi ağzıma girip çıkıyordu.
Coşku, kendinden geçmedir ve insanı dış dünyaya karşı duyarsız kılar.
Kıçını sıvazladım, sanki sürekli büyüyordu.

Göğüsleri ve vajinası iyi mayalanmış hamur gibi yavaş yavaş kabarıyordu.
Göğsünü emdim ve yarmak istedim.
Uçsuz olanlardandı; kesilemezdi.
O zaman jiletlenebilirdi!

Onun için hayat, yatmak, erkek değiştirmek ve acı çektirmekti.
Heyecanı, ayak parmaklarından alarmış dudaklarına kadar yükseldi.
Dokunduğu her şey ısınacak gibiydi; belli ki benden etkilenmişti.

Aletimi ağzına aldı ve bir süre sonra tepeme çıktı.
Tahminimden dardı; zımparayla ovalanıyor gibiydim.
Ters kesilmiş kılların tahrişiydi bu.
Birden içinde kaymaya başladım.
Neyse ki hemen geldi. Ben de boşaldım.
Her zaman refleksini saymışımdır:
1-2-3… 19-20-21…
Rüzgardan odanın perdeleri sinema dekoru gibi,
kızıl gecede kaybolup geri geliyordu.

Sonra kalktım ve yıkandım.
Geldiğimde yan dönmüş bana bakıyordu.

Yatağa oturdum ve
“Bir daha yapacak mıyız,” dedim.
“O nasıl söz öyle, sorulur mu hiç, ayıp!” dedi.
Doğru, sorulursa ayıptı, ama s*kilirse iyiydi…

Sessizce balkona çıktım; gölgem de aynısını yaptı:
Seher vaktine yaklaşan boğucu hava
Komşunun gürültülü çalışan kliması
Kimsenin izlemediği televizyon
Ekranda tartışan tezek beyinli paralı partizanlar
Yan daireden gelen bebek ağlaması
Parkta arabesk dinleyip şişe kıran primat
Omuzlarıma çöken manevi yorgunluk
Eski battaniyeme duyduğum hasret

Sırtımı duvara dayadım ve yere çöktüm.
Balkonda klima suyu oturduğum yere damlıyordu.
Ömür kısaltan bu gürültüleri dinleyerek sabahı beklemeye başladım.

Sabah herkes uyurken evden çıktım.
Boş bir otobüse binip en arkaya geçtim.
Ruhum sakatlanmıştı, aşağılanmıştım.
Fakat acılardan garip bir zevk alıyordum.

Hep o lüks evde yaşayacaktı.
Zaman gelecek, bir gökdelene taşınacaktı.
Bense ancak o gökdelenin camındaki parmak iziydim.
Temizlik şirketinin asgari ücretli bir neferiydim.

Hiçbir zaman sefalet çekmemişti; yokluk nedir bilmemişti.
Kitap okuyordu, ama gözleriyle sayfaları yalamaktan ibaretti.
Bazıları Fight Club’ı okumadan bir dövüş kitabı olduğunu düşünür;
bazılarıysa sakız kağıtlarının arkasını okuyup evrenin sırlarını keşfeder.

Yılandan kaçan tavşan yavrusuydum.
Oysa zehrin, bedenimi ele geçirmesi için zamana ihtiyacı vardı.
Bu gerçekle yüzleşince, kimsesiz çocuk cesetleri yolumu kesti.
Hissediyordum, parmak uçlarım bile acıyla sızlıyordu.
Hem bu eylem, teamüllerime de aykırıydı.

*

Bahçeden gelen çiçek tozları
Apartmanı kaplayan yemek kokusu
Küllü çöp varili
Tozu andıran gri bir sinek bulutu
Sizi mutlu etmeye kendini adamış, ilk aşktan daha kıymetli sevgili
Sizi annenizden çok seven, her gün bekleyen o kirli sokak hayvanı
Feveran eden ergenlik istekleri
İşte samimiyet dolu mahalleme, ait olduğum yere dönmüştüm.
Aslında ben bunları değil, o yıllardaki kendimi özlüyordum!..

*

Bir hafta sonra…
Güven arıyor:
– Neden kaç gündür aramıyorsun?
– Telefon çalmadığında aramayan benimdir.
– Bir kelime daha edersen seni öldürürüm!!! Hapşırayım bile deme!
– Neden?
– Onunla yattığını biliyorum!
Oro*pu çocukları yarışmasına girsen 3. olursun, dedim.
Gülmemek için ahizeden uzaklaştı.
– Neden 1. değil? dedi.
– Çünkü Charlie Chaplin, Monte Carlo’da,
Charlie Chaplin’e benzeyenler yarışmasına girdi ve 3. oldu. dedim. Ve ekledim:
Güven… keşke aramalarına cevap vermeseydim.
Belki merak edip beni görmeye gelirdin, deyip telefonun fişini çektim.

İnsanoğlunun güzel enayilik dönemleri vardır.
Hepimiz geçirmişizdir.
Sen önce ejderha ile mangal yap, sonra da “saçım tutuştu” de!
Bir zengin kızına, tek geceliğine peşkeş çekilmiştim!..
Ve bu benim hatamdı!

Peki hangisi beni daha iyi anlatır:
“Kumar masasında ilk yarım saatte yolunacak enayinin kim olduğu anlayamazsanız,
o enayi sizsiniz demektir!” diyen Rounders Filmi mi?

Daha yazılmamış romanının telif parasını kumar masasına süren; ve kendisine,
“Siz ne zaman roman yazacaksınız?” diyen kumarhane sahibine,
“İşte yazıyorum ya!”
diyebilen Dostoyevski mi?

“Kadın kendini güçsüz olana bir idol, güçlü olana bir eşya gibi sunar.”
deyip Torino’daki otel odasında, bütün notlarını yakıp,
21 uyku hapıyla intihar eden Pavese mi?

Ceplerinde taşlarla Ouse nehrine giren deniz kızı Virginia Woolf mu?

Kulak memesini kesip peçeteye koyup,
kanlar içinde bir fah*şeye gönderen Van Gogh mu?

“Bana beyazlardan korkmam gerektiği söylendi,
ama burda tüm suçları benim ırkım işliyor.” – diyen siyahi sanatçı 2Pac mı?
Söyle hangisi?..

Onlara kızıyoruz ama… asıl suçu benim hemcinslerim işlemiyor mu?
“Güven” isminin “Güvensiz” olarak zuhur etmesi kadınların suçu mu?

Doktrin: “Gençken, herkesle bağ kurabileceğini sanıyorsun.
Sonra bunun hayatta sadece bir kez olacağını anlıyorsun.” – Gün Batmadan