Ara ara yazdığım için kitapta kopukluklar oluştu; çok hızlı yazdığım için de her yer hata doluydu, tıpkı yazılımlardaki bug’lar gibi!

Bizim ilkokulun tek bir odası ve tek bir sınıfı vardı. Yani beş sınıf aynı anda ve birlikte okuduk. Birinci sınıftan beşinci sınıfa kadar herkes her sınıfın dersini dinlerdi.

Paramız yoktu ve anneme durmadan bana lastik plaj ayakkabısı alması için yüzüncü kez ısrar ettiğim bir tarla çalışmasında bana kocaman bir toprak parçası geldi. Kafama çarptı ve yere yığıldım. Annem hemen koştu ve bana bir şey oldu diye çok korktu. Sonra sarılıp “Ölme oğlum ölme, sana iki tane plaj ayakkabısı alacam,” dedi.

Eğitim hayatımda ders ve ödev yapmayı sevmeyen sıkılgan ve tembel bir öğrenciydim.

Dayımla karşılıklı sohbet etmek imkansızdı. O istediği zaman büyük bir zevkle sohbete başlar, yanındaki herkes de pürdikkat onu dinlemek zorunda kalırdı. İletişim tek yönlü ve monologdu. (Aynı ben. :))

Dayım, özellikle keyifli hissettiği günlerde sürekli aynı hikayeleri anlatmayı severdi. (Gene aynı ben. :))

Cemal Abi ile çimlerde yuvarlanarak yeşilçam dövüş sahnelerini canlandırırdık. Belki bir yönetmen görür de bize bir filminde rol verir diye bazı sahneleri abartarak yaşardık.

Türkiye’nin o güzelim doğasında geçtiğimiz köylerde bile genel olarak çirkin, sıvasız beton binalar görmek hep içimi karartmıştır. Bu, zenginlikten çok estetik anlayışıyla ilgili. Yunanistan bizden çok zengin değildir, ama bilirsiniz, onların evleri cici renklerle, çiçeklerle süslenmiştir ve insanın içini açar. İngiltere de tıpkı böyle, harikaydı.

Orada zengin, fakir fark etmez çoğu kişi villa sahibi ya da kiracısıydı. Çocuklar tavuklarla dolu bir bahçede çimenlere basarak büyüyorlardı.
Neredeyse her evin bahçesinde bir kulübe vardı ve insanlar zamanını üreterek geçiriyordu. Bizdeyse bir kahvede, yoğun sigara dumanı altında akşama dek siyaset konuşarak laf üretiyor, vakit öldürülüyordu.
Buna şimdilerde bir de sosyal medya eklendi.

Dede ölünce o anneanne de yıkıldı adeta, o demir gibi sert kadın çöküverdi. Hayata tutunacağı kimse kalmamıştı. Kocasına herkesin içinde öyle bağırıp çağırıyor, hakaret ediyordu ki, fakat kendisini hayata bağlayan yegane şey de o en çok uğraştığı insandı aslında…
Janet’in dedesinden sonra anneannesi de öldü. Bunu çok duydum ve okudum;
Yaşlı eşlerden biri ölünce diğeri de arkasından gidermiş. keşke insanlar birbirlerinin değer ve önemini hayattayken iyi anlayabilse.

Aslında bir sürü insan benim yerimde olsaydı çok mutlu ve tatmin olurdu, fakat bu benim için yeterli değildi.

Ev ve iş yeri arasındaki mesafenin kısa olmasına hep önem vermiş ve hayatım boyunca da bunu başarmıştım.

Yirmi bir yıl İngiltere’de kalıp Türkiye’ye geldiğim ilk yıllarda, bazıları gibi araya yabancı kelimeler serpiştirerek konuşmamaya çalıştım, belki de ondan. Aslında Türkiye’de yaşayanların konuşurken ne kadar İngilizce kelime kullandıklarını fark edince şaşırmış, biraz da üzülmüştüm açıkçası.

Sıradan bir görünüme sahiptim ve hiç şık giyinmezdim. Hatta bir keresinde beni kebapçı sanmışlardı.

1995 yıllarını oğlunu yetiştirmekle ve ardından oğul ve torun özlemiyle yanan zavallı annem, hastalıklara yenik düşmüş, hayata ve bize veda etmişti. Bana İngiltere’de güçlükle ulaşan kuzenim Recep Ali epey sonra bana acı haberi verebilmişti. Cenazesini bensiz kaldırmak zorunda kalmışlardı; belki de böylesi daha iyi oldu benim için. Uzun yıllar ölmemişçesine kendimi avutmaya çalıştım. Cenazeyi kaldırmak çok büyük bir acı, babamın vefatında bizzat yaşamıştım.

Nasreddin Hoca’yı Street Racer oyununda 400+ yaşında, uçan halısına binip arabaları geçen bir karakter olarak yarattım.

Kendimi hiçbir zaman tam bir iş adamı olarak görmedim. İşleri büyütüp şirketi büyük paralara satmak gibi hedeflerim olmadı. Yaptığım işi seviyor ve bundan da rahatça geçimimi sağlıyordum. Asıl amacım, yaptığımız işin yapabileceğimiz en iyi iş olmasıydı.

Gülsun, hamileliğine şaşırmama üzülmüş, fakat hamile kaldığı için de çok sevinmişti. Belki de bensiz anne olacaktı. Bu konuda çok kararlıydı. Benim için zor olan bu süreç, eminim Gülsun için daha zor olmuştur. Bu harika duyguları benimle yaşamak istemiştir. Çok kararsızdım ve kafam allak bullak olmuştu. Bu süreçte az görüştük. Sıla’nın doğumunda bile bulunamadım, Gerçi bulunsam bile dışarıda beklerdim. Bu konularda ne kadar ödlek olduğumu bilirim.

Sıla tatlı ve bakımı kolay bir bebekti. Hasta olsa bile mızmızlanmadan acıya katlanırdı. Her sabah uyanır ve yatağında keyifli sesler çıkararak kalkmamızı beklerdi.

Başarıya aç bir toplum olduğumuz için başarılı insanlar yere göğe sığdıramayız, ama beklentiler kısa sürede karşılanmayınca da acımasızca yerin dibine sokarız.

*

Yıllar sonra minibüse bindim ve muavinin olmamasına acayip şaşırdım. Şoför trafiği ve bunca müşteriyi nasıl takip ediyordu. Günlerimi aldı ama sonunda çözdüm.
Her yolcu bindiğinde para kutusunda bir yere bir demir para atıyordu. Bir yolcu para ödediğinde de oradaki demir parayı alıyordu. Eğer kutuda demir para kaldıysa parasını ödemeyen vardı. Onlara da centilmence
“Parasının üstünü alamayan var mı?” diyordu. Para vermeyen var mı, dese kişi utanıp saklanabilirdi.

Şoför bazen bir iki yolcuyu almayıp ileri gidiyordu. Tamamen stratejik bir hareketti. Bunu da çözdüm. İlerde daha kalabalık kitle gördüyse az sayıda yolcuyu enayi diğer sürücüye bırakıyordu. 🙂

Ben açıkçası, 2001 krizinde Kemal Derviş’in ülkeyi kurtaracağını düşünmemiştim. Elbette bazı iyileştirmeler yapacaktı. ancak, kalıcı çözümler ve uzun vadeli güçlü bir ekonomi için Kemal Derviş’ten fazlası gerekiyordu.

Çok keyifli fakat sonuç odaklı olmayan, zaman hırsızı bir yığın toplantı… Herkes yaptıklarımla ilgileniyor fakat sıfır yatırımla bu işin altından kalkmayı planlıyordu.

Kabus 22 isimli oyunu dağıtmak için Vestel ile anlaştım. Fakat bu da hüsran oldu. Oyun sadece ana bayilerde vardı ve ara bayiler olaydan bihaberdi. Oyunu bulamayan çocuklar olduğu gibi, buzdolapçıya gidip “Abi Kabus 22 var mı?” deyip zopa yiyen çocuklar bile vardı.

Cem Yılmaz’la Çırağan Sarayı’nda buluştuk. Kendisi oyun tutkunuydu ve Last Ninja 2’de defalarca sabahladığından söz etti. Arog Filmi’ni oyunlaştırmak istiyorduk. Her görüşmede benimle iyi diyalog kurdu ama sanırım isteyeceği parayı biz karşılayamazdık. Arif karakterini bir ormanda modelledik. Fakat proje başlamadan sonlandı.

23 Nisanda Süpercan’ın daveti üzerine Marvel kahramanları Spiderman, Ironman ve Hulk Türkiye’ye geldi. “Yurtta Barış, Dünyada Barış” temalı etkinliğe katılım on binleri aştı.

Bazı devlet kurumları ve TRT Çocuk ile de görüştüm. Herkes projelerime bayılıyor, fakat kimse hayata geçirmiyordu.

2011’de Türkiye Oyunlar Federasyonu’nu (TÜDOF) kurdum. Beni yıllarca birçok kişi eleştirdi. Yok ismi yanlışmış, sadece ESpor olmalıymış. Sonra 2018’de devlet TÜDOF yerine ESpor Federasyonu’nu kurdu. Aslında sadece ismini değiştirdi, sanki ismi doğru olunca her şey doğru olacakmış gibi.

Güzel ve doğru fikirler her zaman yeterli olmuyor, başarılı olmak için bir sürü başka olanak ve unsurların da bir araya gelmesi gerekiyor.

Semih Saygıner’le Bilardo Magic oyunu harika olmuştu. Semih, gerçek hayatta yapabildiği vuruşların neredeyse tamamını bizim oyunda yapabiliyor ve, “Şu şekilde vuruş yapıp şu şekilde sayı alacağım,” dediği her on vuruştan dokuzunu sayıya dönüştürüyordu. İşte oyun bu kadar başarılı ve gerçeğine yakındı.

*

İstanbul Kıyamet Vakti Oyunu’nda 3 ırk vardı:
Savaşçı
Şifacı
Büyücü

Büyük oranda fazla güce sahip büyücülerin yetkileri kısıtlandı.
Büyücülerden oluşan bir kortej, isyan için, tıpkı gerçek hayattakinin bir simülasyonu olarak oyun içinde protesto yürüyüşü yaptı. Hem de elbiselerini çıkarıp donla. 🙂

I Can Football Oyunu’nda (Roberto) Baggio isimli oyunun en yeteneklisi harika bir oyuncu var. Fakat çok küfür ediyor. GM’ler, (Game Master-Oyun Yöneticisi) uyarıyor, yetmiyor susturuyor, oyundan atıyor ama nafile; yeni üyelik açıp daha kallavi küfürler ediyor. Özel küfür filtresiyle de baş edemedik. harflerin arasına boşluk, nokta, özel karakter koyup gene basıyor yaygarayı. En son bir hafta küfür orucuna girersen GM olacaksın, dedik ve başardı. Sonra da oyunda turnuvalar ve büyük organizasyonlar ile harika ortamlar yarattı.

Sobee’yi Telekom’a sattıktan sonra iki yıl kendimi boşlukta hissettim.
Bir sürü yoğun görüşme trafiği, anlamsız teklif ve şartlar aylarımı alıyor ve ayarlarımı iyice bozuyordu.

Zekeriyaköy’deki sakin sitemizde aylardır köpek havlamasından bıkmış durumdayım. Köpek sahipleriyle sorunu çözmek imkansız gibiydi. Çok anlamlı ve yerinde kurallar önerdik, ama çoğu, bırakın kuralları uygulamayı, bizi dinlemedi bile.

Ertesi gün otelde daha sessiz bir odaya geçtik. ama en küçük gürültü, ses bile rahatsız ediyordu bizi. gerçekten benim gürültüye olan hassasiyetim tam bir hastalığa dönüşmeye başlamıştı.

İnsanoğlunun en zayıf olduğu konu bence ders almayı bilememesi ve becerememesi. Hep söylenir “Tarihten ders almak lazım!” diye ama doğru dürüst bir ülke yoktur ki bunu başarmış olsun. O nedenle hala dünya savaşlarla kan kusuyor.

Sahip olduğumuz ve bizi biz yapan en önemli unsur: Karakterimiz.
Onu değiştirmek çok zor. En azından ben yapamadım.

Eş dostla sohbet ederken telefonlarınızı çocuklara verip onları oyalama aracı olarak kullanmayın, sonra ellerinden cihazları almakta zorlandığınızda şaşırmayın.

Doktrin:
“İnsan kendisi ile barışık ve huzurlu olmadıkça nerede olduğunun o kadar önemi yok. mutlu olmak mekandan bağımsız bir şey.” – Mevlüt Dinç