Amerikalılar, yağmacı güçlerden iki geniş okyanusla korunmuş ve zayıf ülkelerle komşu olan boş bir kıtaya yerleşmişlerdir.

Kuvvetler ayrılığının amacı uyumlu bir yönetim değil, diktatörlüğü önlemektir.

Amerika bir ışıldak gibidir; Birleşik Devletler, dünyanın en iyi yönetim sistemine sahiptir.

Bu kararıyla kendisi için ölümcül olan bir müttefikle ittifak yapmış oluyor.

O, dünyadaki şeyleri kavrar, fakat dünyayı değil; kendi eylem ve ıstıraplarını kavrar, fakat kendisini değil.

Şu soru bir şimşek gibi zihninden geçti.

Önceden yazılmış bir hayatı yaşıyor gibiydi.

Papa VII. Urban, ölümünün ardından Kardinal için şöyle dedi:
“Eğer tanrı varsa, Kardinal Richelieu’nün hesabını vereceği çok şey olacaktır.
Eğer yoksa… başarılı bir yaşam sürmüş demektir.”

Ferdinand için devlet, dine hizmet için vardır. Yoksa, din devlete hizmet edemez.

“Her on yılda bir, ölüler dünyasından uyanabilmek ve bir bayiden gazeteler almak isterdim. Soluk benzimle duvarların dibinden usulca geçip mezarıma dönerdim. Dünyadaki felaket haberlerini okuyup mutlu bir şekilde, güvenli sığınağımda uyurdum.” – Bunuel

Sahip olamadıklarını bir bir kaybediyordu.

Üst düzey yöneticilerin sorunları yeterince karmaşıktır.
Basitleri zaten hükümetin alt düzeyindekiler marifetiyle çözülür.

Şirket dokumasında bir iplik çekildiğinde tüm kumaş sökülür.

Devrimci nedir? Bu soruya cevap bu kadar müphem olmasaydı, çok az devrimci başarılı olurdu.
Zira devrimciler, az güçle yola çıkarlar ve başarılı olurlar.
Çünkü kurulu düzen, zayıf taraflarını kavramakta çaresizdir.

Entelektüeller uluslararası sistemleri analiz ederler.
Devlet adamları bu sistemleri kuran kişilerdir.
Analist inceleyeceği sorunu kendisi seçer.
Devlet adamı sorunları önünde buluverir.
Analistin sonuca varmak için zamanı vardır.
Devlet adamı için sorun, zaman darlığıdır.
Analist, yanlış sonuçlarda yeni inceleme yazabilir; risk almaz.
Devlet adamının tek tahmin hakkı vardır ve yanlışlardan geri dönüşü yoktur.
Analist, elindeki bilgileri entelektüel gücüne göre değerlendirir.
Devlet adamı ise, kanıtlanmamış doğrulara göre karar verir;
başarısına göre de tarih tarafından yargılanır.

*

İmparatorluklar, uluslararası sistem içinde hareket etmektense kendi sistemlerini yaratırlar.
Onların dünya devletleri güç dengesine gereksinimleri yoktur.

Eski Sovyetler Birliği, askeri olarak süper güç iken, ekonomik bakımdan bir cüceydi.
Japonya ekonomik açıdan dev iken, askeri açıdan adı geçmezdi.

Rusya, Avrupa dengesinde her zaman rol almıştır; fakat duygusal olarak asla ona bağlanmamıştır.

Bir düzen kurulurken birçok tercih yolu açıktır. Fakat yapılan her tercih, geri kalan seçenekler evrenini daraltır.

Bir devlet adamı, öyle karmaşık ve dev bürokrasi ordularını yönetmektedir ki, enerjilerinin çoğu sorunların çözümü yerine yönetim mekanizmasında erir.

Tarihte bir el kitabı yoktur. Her kuşak, birbirine benzer durumları analiz ederek kendisi karar vermelidir.

Gücün kullanılmasının negatif sonuçlarının kurbanı olmadan, güçlü olmanın avantajlarından yararlanmak zordur.

Raison d’État: Güç dengesi hukuk ilkelerini geçersiz kılmış, devletin hodbin amaçları, kullandığı araçları haklı çıkarmıştır.

Amerika pazularını göstermeye başladı…

Amerika, çıkarları başka ülkelerin çıkarları ile çatıştığı zaman, üstün gelmek için kendi gücünü kullanmak zorundaydı.

“Kan ve demir politikasını süt ve su politikasına tercih ederim. Bu seçenek uzun vadede hem ulusum hem dünya için daha iyidir. Güçle desteklenmemiş masum, ağzı süt kokan haklılık, haklılıktan yoksun güçten daha zararlıdır.” – Theodore Roosevelt

Roosevelt, Japonya’nın Rusya’yı tarihten silmek yerine zayıflatmasını istiyordu.
Çünkü güç dengesi diplomasisinin kurallarına göre, Rusya zayıflarsa yerini Japonya alabilirdi.

“Körü körüne inandığım her şeyin savunmasını yaparsam halkıma bir yararım olmaz; çünkü beni izlemezler.” – Roosevelt

Ezop’un masalına göre;
Kurtlar ve koyunlar silahsızlanma konusunda mütabakata (konsensüs) varırlar.
Koyunlar iyi niyet nişanesi olarak çoban köpeklerini uzaklaştırırlar ve sonunda kurtlar tarafından parçalanırlar.

Roosevelt dünyaya ya yüzyıl geç geldi, yahut da erken.

Devlet adamı Richelieu diyor ki:
“İnsan ölümsüzdür; kurtuluşu bu dünyadan sonradır.
Devlet ise ölümsüz değildir; kurtuluşu ya şimdi sağlanır ya da asla sağlanamaz.”
Başka bir deyişle, devletler doğru olanı yaptıklarından dolayı başka bir dünyada ödüllendirilmezler; gerekeni yapabilecek güce sahip oldukça ödüllendirilirler.

Bu, Çölde üstü karla kaplı Alp Dağı’nı bulmak kadar olmayacak bir şeydi.

“Mantık, desteklenecek şey ile onu destekleyecek kuvvetin geometrik olarak orantılı olmasını gerektirir.” – Richelieu

Eğer bir savaş, savaş açma nedenleri haklıysa, haklıdır.
Suçluyu cezalandırmak isteyen kimse, bazen kusuru olmayan bir masumun kanını da dökebilir.
Çıkara dayalı amaçlar, kullanılan araçları meşru kılar.

Devlet işlerinde kim güçlü ise, çoğu zaman o haklıdır ve kim güçsüz ise, dünyanın gözünde haksız görünür.

Ancak ilahlar, insanı arzularına ulaştırarak cezalandırırlar.

Güç dengesi tutundu; çünkü Fransız egemenliğine karşı direnen uluslar, Fransa’nın yenemeyeceği kadar kuvvetliydiler.

Olağanüstü zihin canlılığını çelik bir irade ile birleştirmiş bir kişiliğe sahipti.

Şartlar ters olsaydı, biz de eşit şekilde Alman taraftarı ve Fransız düşmanı olabilirdik.

Sonuçta ne İngiliz, ne Amerikan halkı, başlarına bu felaket gelinceye kadar, ölümcül bir meydan okumaya maruz olduklarına inandırılabildiler.

Almanya’nın Napoléon’a karşı Rusya’nın desteğine ümitsiz bir şekilde gereksinimi vardı.
Başka bir yolla Napoléon’u yenmeyi hayal etmek olanaksızdı.

Hukuka dayanmayan güç, kuvvet gösterilerine neden olur; güçten yoksun haklılık da boş kabadayılıktan ileri gidemez.

Uluslar, amaçlarını bir güvenlik sistemindeki dişliler gibi tanımlamazlar.
Güvenlik onların var olmalarını mümkün kılar; ama hiçbir zaman devletlerin tek, hatta temel amacı bile değildir.

Almanya, Fransa tarafından saldırıya uğramayacak kadar güçlü, aynı zamanda komşularını tehdit edemeyecek kadar da zayıf ve parçalanmıştı.

Yenilmiş düşmanla yapılan barış anlaşmasında, galipler, uyuşmazlıkta zafer için gerekli olan inatçılıktan, kalıcı bir barış için gerekli olan uzlaşmaya geçişi sağlamak zorundadırlar.

“Savunma durumundaki en az güç, saldırgan gücün en çoğuna eşit olursa gerçek bir denge oluşabilir.” – Talleyrand

“Diğerlerinin taleplerini bertaraf etmek, kendi taleplerimizi ileri sürmemizden önemlidir. Ne kadar az şey istersek, o kadar çok şey elde ederiz.” – Metternich

Metternich, Aleksandr’ı şöyle tanımlamıştı:
“Erkekçe meziyetler ile kadınca zaafların garip bir karışımı.
Gerçek ihtiraslar için çok zayıf, fakat boş şeyler için de çok güçlü.”

Bir ittifakta, her bir ortak, kendi stratejik çıkarlarını, ittifakın tek pratik sorunu olarak görürse, o ittifakın taraflarına ek bir güvenlik sağlaması olanaksızdır.

Tarih, en büyük ödülü zayıf ve korkaklara vermez.

Wilson’a göre güvenlik ortaktır ve herhangi bir devlet kurban edilirse hepsi kurban durumuna düşebilir.

Kendi kullandığı ip, cambazlığının sonu oldu.

Doğu sorunu kendi örsü üzerinde parçalandı.

Avusturya, kendisini öyle bir çatışmanın içine attı ki, zayıflığı düşünüldüğünde, kazanması olanaksızdı.

Bundan böyle diplomasi paylaşılan değerlere değil, çıplak güce daha çok dayanacaktı.

Bizim ne ebedi müttefikimiz, ne de devamlı düşmanımız vardır.

Avusturya’yı, hala Rusya’nın boğazlara doğru genişlemesini önleyecek işe yarar bir karşı ağırlık olarak görüyorlardı.

Avrupa’nın ortasında duran Avusturya, bir taraftan saldırıya, diğer taraftan da işgale karşı bir engel görevi görüyor.

“Sırf yenilik olduğu için gelişmeyi kabul edenler, bir gün gelir gelişme olmayan yeniliği de kabul etmek zorunda kalırlar.” – Canning
Britanya, diğer ülkeleri dış politikalarına göre değerlendirdi ve o ülkelerin iç yapılarına karşı hep kayıtsız kaldı.

Dünyada çok az devlet adamı tarihin akışını Bismarck kadar değiştirebilmiştir.
Kavranması güç derecede zeki bir insan sayılırdı.

İnsan küçümsenmiş olduğu hissine kapılıyor. İmparator Napoléon’un kalbini kemiren kurt budur.

Hiçbir devlet, aleyhine ise sınırlarının yeniden çizilmesine razı olmaz.

Bir ülke ki risk alma iradesinden yoksun büyük değişiklikler peşinde koşar, o ülke kendini başarısızlığa mahkum eder.

Palmerston, Napoléon’un devlet adamlığını şöyle özetledi:
“Kafasında fikirler kafesteki tavşanlar gibi hızla ürerdi.
Sorun, bu fikirlerin temel bir kavramla birbirlerine bağlı olmamasıydı.”

Amcasının ihtirasına sahipti, ancak onun sağlam sinirlerine, dehasına ve vahşi gücüne sahip değildi.

Napoléon, danışmanı Baron Haussmann’a geniş bulvarlı modern bir şehir yapması için gerekli yetki ve mali olanağı sağladı.
Geniş bulvarların yapılmasındaki amaç, kolluk kuvvetlerine geniş ateş açısı sağlayarak ihtilalcilerin cesaretini kırmak içinse de, bu niyet yapılanların ihtişamını azaltmaz.

Sınırlarında bir Fransız uydusu kurulması uğruna kendisinden Prusya ve Rusya ile savaş riskini göze alması istenen Avusturya için önerinin hiçbir çekiciliği yoktu.

Napoléon’un İtalya’ya geri vermek üzere Venedik’i elinde tutması, Fransız çıkarlarına yaramayan başka bir sorun daha yarattı.

Saçmalıklar yapmak, bir devlet adamı için maliyeti yüksek bir tutkudur ve sonsuza dek sürdürülemez.
O anın havasına ve heyecanına göre yapılan ve herhangi bir stratejisi olmayan hareketlerin bedeli mutlaka ödenir.

Ancak bir devlet adamının sorumluluğu sorunlar üzerinde düşünmek değil, onları çözmektir.

Palmerston, nüktedan bir üslupla, sorunu üç kişinin bildiğini söyledi…
Bunlardan birisi ölmüştü, ikincisi akıl hastanesindeydi ve üçüncüsü de kendisiydi, ama konunun ne olduğunu unutmuştu bile!

Fransa’nın gücünü gerçeğinden çok tahmin ederek yanılgıya düştü.

Zamanının ilerisinde olan Bismarck, sonradan gelen devlet adamlarının sanat kabul ettiği bir tekniğe sahipti.

Fransa’nın imajı ile bu imajı doldurma kapasitesi arasında büyük bir boşluk vardı.

Napoléon’un sorunu, talebini bastıracak kadar güçlü olmaması ve planlarının bir konsensüsa göre radikal olmasıydı.

İstekleriyle olanaklarını aynı çizgiye getirmek için çaba harcamalıydı.

Büyük devletlerin ilişkilerini lehimize şekillendiremeyebiliriz.
Fakat, sonuçlarını yararımıza kullanacak baskı gücüne sahip olmalıyız.

Bismarck, başkalarının yeteneklerine hayran olmanın kendisinin en iyi özelliği olmadığını söylerdi.

Bir ülkenin pazarlık gücü, sahip olduğu seçeneklere dayanır.

Bismarck’ın dostu Roon, onun hakkında:
“Kimse bedelini ödemeden ölümsüzlük ağacından meyve yiyemez.” diye yazdı.

“Sizinle aynı düşüncede değilim ve siz beni, yargılama hakkı sizde olmayan bir şeyden dolayı yargılıyorsunuz.” – Bismarck

Evren, kırılan bir dişlinin diğerlerinin çalışmasını da bozacağı dev bir saat gibiydi.

Başarı, o kadar ele geçmez bir şeydir ki, onun peşinde koşan devlet adamları, başarının beraberinde kendi cezalarını da getireceğini unuturlar.

Tüm ordusu yurt dışında olsa da, Kral’ın, ülkesinin efendisi olmasının verdiği öz güven duygusu, hiçbir kıta devlerinin Prusya ile paylaşamadığı bir duygudur.

Kral bile, kişisel sempati ve antipatilerini, devlet çıkarlarının üzerine çıkarma hakkına sahip değildir.

Artık katılanlar sayıca azdı. Oyuncu sayısı azalınca oyun kurma yeteneği de azalır.

Hayatı boyunca yalnız adamo oynayan Bismarck, sahneden çekildikten sonra daha iyi anlaşıldı ve efsanevi bir boyut kazandı.

Napoléon, dış politikasını, akşam haberlerindeki tepkilere göre hesaplayan, modern liderlerin stilinde yönetti. Kısa vadeli hedeflerden hemen sonuç almaya odaklanarak taktiklerin tutsağı oldu.
Yapay baskıyı büyüterek halkı etkileme yolunu seçti. Bit politikacı ile hokkabazın hareketlerini birbirine karıştırdı. Ancak, bir liderin prestijini şöhret değil, gerçeklik kanıtlar.

Napoléon’un trajedisi, ihtiraslarının, yeteneklerini aşmış olmasıydı; Bismarck’ın trajedisi ise, yeteneklerinin, toplumunun onları massetme (kabullenme) kabiliyetini aşmasıydı. Napoléon’un Fransa’ya bıraktığı miras, stratejik felçti; Bismarck’ın Almanya’ya bıraktığı miras, özümsenemeyen büyüklüktü.

Bu, onlarca yıl herkesten saklamayı başardığı ama hiçbir zaman çözemediği bir bilmeceydi.

Bismarck’ın bir tarihte dediği gibi, beş oyunculu bir kombinezonda üçlü tarafta olmak her zaman arzu edilen bir şeydir.

1762’de St. Petersburg’daki Fransız maslahatgüzarı raporunda şöyle diyordu:
“Rusya’nın ihtirası gemlenmezse, bunun etkileri komşu devletler için ölümcül olabilir. Rusya’nın gücünün toprak genişliğiyle ölçülmemesi gerektiğini ve Doğu topraklarındaki egemenliğinin, gerçek kuvvet kaynağı olmayıp, heybetli bir hayalet olduğunu biliyorum. Fakat aynı zamanda doğal ikliminin sertliği nedeniyle mevsimlerin aşırılıklarına herkesten iyi karşı koyabilen, köle gibi itaate alışkın, yaşamak için çok az şeye ihtiyaç duyan ve bu sayede çok az maliyetle savaş sürdürebilen kanaatkar bir ulus, korkarım ki fetihlerde daha başarılı olabilir.”

Rusya, dünyadaki iki süper devletten biri oldu ve kırk yıl sonra da, iki yüzyıl içinde edindiği kazançlarını birkaç ayda kaybetti.

Anayasal prosedür ve kamuoyu Rus İmparatoru için sorun değildi.
Akşam gördüğü rüyayı, sabah uygulayabilirdi.

Rusya olmasaydı, Napoléon ve Hitler evrensel imparatorluklarını kuracaklardı. İki ters yöne aynı anda bakan surata sahip ilah Janus gibi, Rusya, hem güç dengesine bir tehdit, hem de onun kilidi olan dengeler için bir şart olmuştur. Tarihte Rusya, kendine empoze edilenleri dişlerini gıcırdatarak kabul etmiştir.

Raison d’état (Rizın ditah): Devlet çıkarı uğruna dönen entrikalar ve yapılan yasa dışı işler bütünü.

Roma Tanrısı Janus’un iki yüzü kentin güvenliğini sağlar: Biri girenlere, diğeri çıkanlara bakar.

Bir ulusun moralini yükseltmek için mevcut olmayan bir tehdidi ortadan kaldırmaktan daha kolay bir yol yoktur.
(Bizim hükümetin sürekli karton canavarlar, hayali düşmanlar yaratması gibi – dış minnaklar)

Savaş korkusu patladığı hızda söndü.

Osmanlı İmparatorluğu, eskimiş merhametsiz yönetimi ve Rusya ile savaşa girme riskine rağmen, korunmalıydı.

Bismarck gibi bir dehanın bile böyle hassas bir dengeyi sonsuza dek sürdürmesi olanaksızdır.

Fakat o zaman bu tavrı almakla, şimdi aynı şeyi yapmak arasında büyük bir fark var.

Benjamin Disraeli 1868’de başbakan atanacağını öğrenince coşkuyla şöyle haykırmıştı:
“Hurra! Hurra! sonunda yağlı direğe tırmandım!”

Disraeli İngiltere’nin pazularını göstermeye karar verdi.

İngiltere’nin St. Petersburg’daki Büyükelçisi Lord Agustus Loftus,
“Çok büyük bir ordu hazır halde bekletilirse, ona iş bulmak da gereklidir.
Bazen bir işgal diğerini izler ve zorluk, nerede durulacağını bilmektir.”

“İs vererek sönen bir lamba olmak istemiyorum. Bir yıldız gibi batmak istiyorum.” – Gorçakov
Rusya Dışişleri Bakanı

Rus halkla ilişkiler uzmanı Mikhail katkov:
Batı’da her şey yazılı sözleşmelere, Rusya’da ise verilen sözlere dayalıdır.

Eski Rusya İmparatoru Çar 2. Nikola,
Avusturya – Prusya anlaşmazlığına atıfta bulunarak:
“İlk ateş edene ben de ateş ederim!” dedi.
Ve böylece barış korunmuş oldu.
Ama sormak lazım, kimin lehine, kimin aleyhine?
Buna da tarih karar verecek!

“Görmemizi önlemek için önümüze bir şey koyduktan sonra, dikkatsizce uçuruma doğru koştuk.” – Pascal

*

Gladstone:
Kadiri mutlak tanrının önünde, Afganistan’ın bir dağ köylüsünün canının, sizin hayatınızla aynı kutsallıkta olduğunu unutmayın.

Gladstone, kişi ve devlet ahlakı arasında fark olmadığını söyleyen Wilson’ın izleyeceği yolu da işaretlemiş oldu.

Tüm Avrupa güçlerini bir arada tutarak bencil amaçlarını nötralize ediyor ve ayaklarını bağlıyoruz.
Bencil istekler, müşterek hareket ederse daha öldürücüdür.

Ancak Bismarck’ın diplomatik ustalığı olmasa, bu ortak çıkarlar ifade edilemezdi.

Bütün düşmanlarından oluşan koalisyonu yenecek güçte olan Almanya’nın,
bu düşmanlardan herhangi birini ezebileceği açıktı.

Eğer bir volkanın tepesiysen, verebileceğin en ufak tepki biraz duman çıkarmaktır.

Bir yere egemen olup onu uydunuz yapmak için diplomatik kestirme bir yol yoktur; tek yol savaştır.

İlerleme halindeki Rusya’da sınır kavramı yoktu. Kendisine engel olunduğu zaman bunu hiç unutmuyor ve intikamını almak için uygun zamanı kolluyordu.
(24 Kasım 2015’te Suriye’de düşürdüğümüz Rus uçağından üç sene sonra S400 ile başımıza bela açıldı:
Amerika bizi F35 programından attı. Parasını ödediğimiz halde uçaklarımızı vermediler.
Patriot füzelerinin Türkiye’ye satışı teklifi resmi olarak geri çekildi.

NATO’nun hasmı haline geldik ve AB ile ipleri kopardık. S400’leri kullanmaya cesaretimiz yok.
Sonuçta ne İsa’ya ne Musa’ya yaranamadık.)

Belli bir noktadan sonra yayılmacılık Rusya’nın gücünü artırmadı, aksine düşüşüne sebep oldu.

3. Alexander dört ay boyunca St. Petersburg’dan uzak kaldı. Tek karar vericinin ulaşılmaz olması, Rus dış politikasının tökezlemesine yol açtı. Çar’ın politikaları, o anın heyecanıyla yürütülüyor, ordu tarafından körüklenen milliyetçi dalgalarla da katmerleniyordu.

Rusya’nın, Macaristan’a müdahalesi hariç, savaşlarının her birinde ödediği politik ve mali bedel, olası kazançlarının çok çok üstündeydi. Rusya, büyük devlet statüsünü toprak genişlemesi ile bir tutmaya devam etti; toprak açlığı bitmek bilmedi. Oysa bu kadar toprağa ne gereksinimi vardı, ne de hazmedebilirdi.

Sovyetler Birliği, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra kendi sınırlarında kalsaydı ve uydu-yörünge ilişkileri yerine Finlandiya ile olduğu gibi ilişkiler kursaydı, daha varlıklı bir devlet olurdu.

İki devasa devlet; güçlü ve sert Almanya ile dev ve merhametsiz Rusya, çarpışırsa, Almanya’nın bir şey kazanamayacağı gibi, Rusya’nın da savaşta her şeyini kaybedebileceği açıktı.

Şişman olan ve yuvarlanarak yürüyormuş gibi bir fiziki görünüme sahip olan Lord Salisbury.

Bismarck’ın birbiriyle çakışan ittifaklar sisteminin kumaşındaki en önemli ipliği çekmiş oldular.

O, Bismarck gibi aynı anda sekiz topu havada yakalayacak yetenekte olmadığını itiraf etmişti.

Almanya, kıtadaki her düşmanını Büyük Britanya taraf olmadığı sürece yenebilirdi.
Büyük Britanya’dan istediği şey bir ittifak değil, olası bir kıta savaşında tarafsızlığıydı.

İngiltere’yi, hiçbir şey, denizlerdeki egemenliğinin tehdit edilmesi kadar amansız bir canavara dönüştüremez.

Ancak Almanya, ulaşılamaz olan bir şey için elde edebileceği bir şeyi reddetti.

Kaiser şöyle övündü:
“İngilizlere, silahlarımıza dokunursalar granit bir kayaya çarpmış olacaklarını gösterdim.
Belki bunu yapmakla nefretlerini artırdım, ama saygılarını da kazanmış oldum.”

Tehlikeyi fark eden bir devlet adamı, önemli bir karar vermelidir. Zamanla tehlikenin artacağına inanıyorsa, henüz tomurcukken onu koparmalıdır. Eğer tehlikenin, hasbelkader oluştuğuna inanıyorsa, kendiliğinden geçmesini bekleyebilir.

Kaiser sorun çıkarmakta ne kadar başarılı ise, onları sonuçlandırmakta da o kadar başarısızdı. Dramatik karşılaşmaları heyecanlı buluyordu; fakat uzun süren çatışmaları götürecek sağlam sinirlere sahip değildi.

Bir ülke savaş tehdidi yapar ve sonraki konferansları önce onaylar sonra geri çekilirse, tehdidin inandırıcılığı azalır.

Fakat kızgınlık başarıyı sağlamaz, özellikle de hedef, hali hazırda ödüle sahipse.

Büyük bir ülkeyi, onu zayıflatmadan aşağılamak tehlikeli bir oyundur.

Bu fiyata barış, bizim gibi büyük bir ülkenin katlanmayı hoş göremeyeceği bir aşağılanma olur.

İttifaklar, savaş olduğunda bir devletin gücünü artırmak için oluşturulur.

İşi daha kötü yapan nokta, askeri planlamacıların, riskleri politikacılara yeterince açıklamamış olmalarıdır.

Bir oyun var:
İki kişi son hızla araçlarını birbirlerinin üstlerine sürer.
Adamlar hem kendi sinirlerinin sağlamlığına güvenir, diğer tarafın da son anda direksiyonu kıracağını ümit eder. Fakat bu oyunda tek bir hata ölümcül sonuçlar doğurabilir.

Devlet başkanları saraydan uzak kalmamalıdır.
Normalde dışişlerinin uğraşacağı konular, ikinci sınıf memurların ilgi alanına girmelidir.
Yalnız devlet başkanlarının karar vereceği konulardan uzak kalmaları ülkeyi büyük bir kayba uğratır.

Diğer taraf devam ederken bir tarafın durması, o taraf için her geçen gün artan bir dezavantaj oluşturur.

Düşman, başşehri kuşatma altında tuttuğu müddetçe, barış yapmak zorlaşır.

Dış politika, şimdi her şeyin tek bir zar atışına bağlı olduğu bir askeri stratejiye boyun eğmişti.

Strateji ile kaba kuvvet arasında strateji üstündür; çünkü düşman, önüne gelen soruna hemen bir çözüm bulmak zorundayken, sen, eylemlerini planlayabilirsin.

Alman askeri tahkimatının Fransa üzerinde odaklaşması sonucu, Bismarck’ın uykularını kaçıran “iki cepheli savaş olursa ne yapacağız?” sorusu, Schlieffen’in uykularını kaçıran “iki cepheli savaş olmazsa ne yaparız?” sorusuna dönüştü.

*

Rus siyasetçi Durnovo:
Rusya, yüzyıllık hayali Çanakkale Boğazı’nı alsa bile bu başarı stratejik bakımdan bomboştur.
Bize açık denize çıkış sağlamayacaktır. Çünkü diğer tarafta, karasulardan oluşan birçok ada vardır.
Ayrıca İngiliz donanması, her giriş ve çıkışı bize kapatmakta zorlanmaz.

Bu basit jeopolitik gerçeğin nasıl olup da İstanbul’u fethetmek isteyen üç kuşak Rus’un ve onları önlemeye kararlı İngilizler’in gözünden kaçtığını anlamak bir sır olarak kalacaktır. Bu savaşın maliyeti getirisinden fazladır. Bir Alman zaferi Rus ekonomisini yok edeceği gibi, bir Rus zaferi de Alman ekonomisini kuruturdu.
Kim kazanırsa kazansın, kaybedecektir; tazminat sonrası pek bir şey kalmayacaktır.

*

Mahvolmuş bir Almanya, savaş masraflarımız için gereken tazminatı ödeyemezdi.

“Herkese kafa tut, herkesin yolunu kes ve bu şekilde davranarak gerçekte kimseyi zayıflatmış olma. Sebep: amaçsızlık, küçük prestij merakı ve her çeşit popülist heves.” – Theobald von Bethmann Hollweg

Alman liderler, olası düşmanlarının psikolojisini yanlış tahmin konusunda kırılmamış rekorların sahibidir.

1. Dünya Savaşı, ülkelerin antlaşma gereklerini yerine getirmemelerinden değil, harfiyen yerine getirmelerinden dolayı başlamıştır.

Büyük Britanya, sonuç olarak iki işi birden yapmaya çalışırken hiçbirini başaramadı.

Bir aptallar cennetinde yaşadığının farkında olmayan Rus dışişleri bakanı…

Hükümetlerin kan dökme yetenekleri, zafer veya barış yetenekleriyle doğru orantılı değildi.
Savaş kaçınılmaz oldu ve daha kılıcımızı çekemeden savaşı kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyayız.

Büyük Britanya, güvenliğini, güçlüye karşı zayıfı destekleyerek korumuştu.

Bu, Almanya’nın yenilmeden asla kabul edemeyeceği bir gerçekti.

Herkesin hayalinin ötesinde olan şey, her iki tarafın da aynı zamanda hem yenen ve hem de yenilen taraf olabileceğiydi.

Barış için genç kuşaklarının en iyilerini feda etmişlerdi.

İstikrarsızlığı güç dengesi yokluğu değil, onun peşinden koşmak yaratır.

“…ve taçtaki en değerli mücevher olan Milletler Cemiyeti’nin kurulmasını istiyoruz.” – Wilson

Coup de grace (Kuü dü greyz): Acıya son vermek için indirilen öldürücü darbe.

Şimdiye kadar hiç böyle devrim yaratacak amaçlar, bunların nasıl uygulanacağını gösteren bu kadar az yol gösterici ilkeyle ileri sürülmemiştir.

Modern dönemdeki İsrail gibi Fransa da, panik içinde zayıf tarafını, aşırı hassasiyet ve inatçılıkla sakladı ve yine İsrail gibi sürekli yalnızlık tehlikesi içinde yaşadı.

Devlet başkanlarının görüşmelerin detaylarıyla bizzat uğraşmaları, yanlış bir şeydir. Böylece, normalde dışişleri veya ikinci dereceden memurların uğraşacağı mevzulara çekilirler ve yalnız devlet başkanlarının karar vereceği konulardan uzak kalırlar. Egosu gelişmemiş hiç kimse yüksek makamlara ulaşamayacağına göre, uzlaşma güçleşir ve tehlikeli kilitlenmeler başlar.

Bütün savaşları sonlandıran barış, Avrupa’nın en güçlü iki devletini içermiyordu: Almanya ve Rusya.
Bu ülkeler, Avrupa nüfusunun yarıdan fazlasını ve en büyük askeri potansiyelini oluşturuyorlardı.
Yalnızca bu gerçek bile, Versay Düzenlemesi’ni başarısızlığa mahkum edebilirdi.

İngiltere her zaman Hindistan ve Mısır’da birlikler bulundurmaktadır.
Çünkü İngiltere biliyor ki sınırları Dover’da başlamıyor…

Amerika antlaşma imzalasa dahi anayasaya göre savaş ilan etme yetkisi yalnız kongre’ye ait olduğundan, bu savaş, kongre tarafından ilan edilen bir savaş olmayacaktı. Kongre istemezse Amerika savaşa giremezdi.

Güven, diplomatlar arasında bol bulunan bir şey değildir.

Amerika’nın Milletler Cemiyeti’nden bir çıkarı yoktur. Avrupa’yı kaderine terk edip kendi işlerine bakabilir. Amerika’nın destek önerisi, gerçekte Fransa için bir armağandır.

Dış politikada “benzeri görülmemiş” terimi her zaman kuşku uyandırır.
Çünkü yeniliğin fiili alanı, tarih, iç kurumlar ve coğrafya ile sınırlıdır.

Almanya’yı tatmin etmekle, ona boyun eğdirmek arasında dengeyi bulmak kolay iş değildi.
Fransa’nın üç stratejik seçeneği vardı:
1. Almanya karşıtı bir koalisyon kurabilirdi.
2. Almanya’nın bölünmesine çabalayabilirdi.
3. Almanya’yı yatıştırmayı deneyebilirdi.

Almanya’yı yatıştırmak için hem çok geç, hem de çok erkendi:
Çok geçti, çünkü yatıştırma Versay Antlaşması’na uygun düşmüyordu;
çok erkendi, çünkü Fransız kamuoyu henüz buna hazır değildi.

Oysa henüz çocuk yaştaki bu devletler o rolü üstlenemezlerdi. İç karışıklıklar ve birbirleriyle rekabet dolayısıyla çok zayıf düşmüşlerdi. Doğu’da, kaybettiği topraklar yüzünden kızgın bir Rusya, kabus gibi tepelerinde duruyordu. Eski gücünü bulur bulmaz, Rusya bu küçük devletlerin bağımsızlıklarına karşı en az Almanya kadar büyük bir tehlike oluşturacaktı.

Versay Antlaşması ölü doğmuştu, çünkü antlaşmanın dile getirdiği değerler ile onu uygulamak için gereksinim duyulan teşvikler birbiriyle çatışıyordu.

Biz Paris’e, yeni düzenin kurulacağı inancıyla geldik; ayrılırken gördük ki, yeni düzen eski düzeni kirletmekten başka bir şey yapmamıştır.

İnsafsız gerçek karşısında davadan vazgeçmemek ve çabalarını iki katına çıkartmak, peygamberlerin doğasında vardır.

“Bizim dayanağımız kamuoyudur. Eğer bu konuda hatalıysak, bütün sistem hatalı demektir.” – Lord Cecil

Versay sonrası devlet adamlarına göre, silahlanma, gerginliklerin sonucu değil nedeniydi.

Devlet adamları, olayların gidişatını algılamalarına göre başarılı veya başarısız olurlar.

Kaçış için kullanılabilecek kaypak hükümlerine rağmen, antlaşma gerekli desteği sağlayamadı.

Hitler iktidara geldiği zaman, antlaşmanın silahsızlanma ile ilgili hükümlerinin paçavra olacağı belliydi.

Yenilginin şoku sırasında elde edilemeyen şeylerin sonradan elde edilmesi zordur.
“Şunu asIa unutma; güIerken kaybettikIerini, ağIayarak geri kazanamazsın.” – Joker

Bir demagojinin başarısı, umudu ve hayal kırıklığını aynı anda hissettirmesiyle ölçülür.

Lenin’in deyimiyle, bir kez devlet yok olduktan sonra, ne diplomasiye, ne de dış politikaya gereksinim olacaktı.

Ancak zayıf tarafın, düşmanlara karşı zaman kazanma seçeneği vardır.

Şimdi hayatta kalmak yakın amaçtır, bir arada yaşamak ise taktiktir.

Rusya, Almanya’yı zaten kalabalık olan düşmanları listesine eklemek istemiyordu.

Sanki kıtadaki bu en güçlü iki devlete aldırmamak mümkünmüş gibi…

Bunun, gelişen Alman – Sovyet ilişkilerinin mayınlanması anlamına gelen bir tuzak olduğunu anladılar.

Rathenau, “Şarap bardağa dökülmüştür, içmek gerek,” dedi.

Savaş döneminin korkak devlet adamlarının oyun kağıtlarından yaptıkları evi üfleyerek yıkma işi, ihtirasla hareket eden iki adama, Hitler ve Stalin’e kalmıştı.

Nihai olarak, Büyük Britanya ve Fransa, yenilmiş bir Almanya’dan bile daha zayıftılar.

Silahsızlanmış Almanya bile, Fransa’nın tek taraflı hareketini önleyecek kadar güçlü idi.
Almanya, Versay zincirlerini parçalayıp atınca neler olacağını tahmin etmek için kahin olmaya gerek yoktu.

Kamçıyı onun sırtına vuracak duruma geldik.

Öç almak bugünlerde çok pahalıya mal oluyor.

Politikada ve hayatta, zararı hafifletenler için çok az ödül vardır; çünkü daha kötü sonuçlar olabileceğini kanıtlamak pek mümkün değildir.

İngiliz Austen, muhafazakar parti lideri olup da başbakan olamayan tek kişidir.
Onun için şöyle nükteli bir söz vardır:
“Austen oyunu her zaman oynadı ve her zaman kaybetti.”

Harold Macmillan İngiliz Başbakan Chamberlain’den şöyle söz eder:
“İyi konuşurdu fakat hiçbir zaman muhteşem bir üslupla değil; açık konuşurdu, fakat derin değildi…
Saygı görürdü, fakat kimse ondan korkmazdı.”

Fakat Almanca’da “ruh” kelimesi, “hayalet” anlamına da gelir.

Ancak Almanya için eşitlik ile Fransa için güvenliğin birbirine zıt olması durumu, çözülmemiş olarak kalmıştır.

Hiçbir ülke, japonya’ya karşı savaşmaya hazır değildi. Veya hiçbir ülke Amerika’nın katılımı olmadan Japon donanması ile baş edemezdi. Çünkü donanma, Asya denizlerine hakimdi.
Savaşı durdurmak için bir mekanizma kuruldu. Arzu edilen sonuç hareketsizlikti.
Kendi topraklarından büyük bir toprağı işgal etmesine karşılık işittiği bu yumuşacık azarlama bile Japonya’ya çok geldi ve Milletler Cemiyeti’nden çekildi.
Herkes, Versay Sistemi’nin üfleyerek yıkılan, iskambil kağıtlarından yapılmış bir ev olduğunu gördü.

Hitler, analizlerden çok içgüdülerine göre hareket etmiştir. Politikada da düzensizdi. Parlayıp sönen coşkulu karakterine uygun olan işler yürür, üzerinde düşünülmesi, kafa yorulması gereken işler kalırdı.
1918 yenilgisinin nedenini ihanet olarak belirledi ve Alman liderlerinin sonuna dek savaşmaması, Hitler’in tekrarlana tekrarlana zihni uyuşturan monologlarının bitmez tükenmez sermayesi oldu.

Hitler’in masa başı konuşmaları, onun insan beynini uyuşturan yegane gücüdür.

Yetenek ve bencillik madalyonun iki yüzüdür. Hitler’in normal bir diyalog kurması olanaksızdı; ya uzun monologlara girişirdi veya muhatabı lafı kapmayı başarabilirse, can sıkıcı bir sessizliğe bürünür, hatta bazen uyurdu.

Zorba Psikolojisi: Karşısındakinin gücünü ölçmek için onu taciz etmek.

Aile tarihi nedeniyle ömrünün kısa olacağını hesaplayan Hitler, daima ileriye doğru hareket halindedir.
Tarihte, böylesi bir tıbbi varsayıma dayanarak başlatılan bir savaş örneği daha yoktur.

Almanya yeniden silahlanmasını ilan etti. Hatta bu işten herhangi görünür bir zarar da etmedi.

Hitler’in kötü niyetinin açık bir işaretini görünceye kadar beklemek onlar için daha kolaydı; çünkü bu işaretin yokluğu, güçlü önlemler almak için gerekli kamuoyu desteğinin yokluğu demekti.

Demokrasiler, yönetiminin ilk yıllarında Hitler’e karşı bütün kozlarını oynamış olsalardı, bu kez tarihçiler, Hitler’in anlaşılamayan bir milliyetçi mi, yoksa dünya hegemonyasını amaç edinmiş bir manyak mı olduğu hususunu tartışıyor olacaklardı.

Hitler’in kişiliği hakkında bilgi sahibi olmak için ödenmesi gereken ders ücreti, Avrupa’nın bir ucundan diğer ucuna kadar uzanan mezarlar oldu.

Hitler’in şeytani propaganda şefi Joseph Gobbels şöyle diyordu:
“Şimdiye kadar Almanya’nın gerçek hedeflerinin ne olduğu hususunda düşmanlarımızı karanlıkta bırakmayı başardık. Hukuka bağlılık yeminimiz sadece bir aldatmacaydı.”

Fakat 1930’larda, peygamberleri önceden tanıyabilmek için henüz vakit erkendi.

Anlaşmada sonuç, yeni tavanlar belirlenmesiydi ve bu tavan, Almanya’nın inşa kapasitesinin üst sınırındaydı.

Başvurusunda ortak güvenliğin ölüm çanını herkese duyuruyordu.

Korku ve yeni çıkarlar isteği, bu hareketi eşit etkileyen faktörler olmuştur.

Hitler, psikolojik sezgi ve şeytani irade gücünün birleşiminden yararlanmaya devam ediyordu.

Büyük Britanya ve Fransa, Hitler’in aklından geçenleri okumaya çalışıyordu…
Fakat dış politika, rakibin fiili gücü dikkate alınmadan, sırf karşı tarafın niyetini kahve falıyla tahmine dayanırsa, bataklık üstüne inşa edilmiş demektir.

Hitler, düşmanlarının zayıflığını kötüye kullanma konusunda olağanüstü yeteneğe sahipti.

Hitler, askeri gücünün yokluğunu, bol psikolojik cesaretle kapatmayı başardı.

Politik liderler bir şeye karar verdiklerinde, haber alma servisleri bu kararın haklılığını kanıtlamaya çalışırlar.

Ren bölgesinin yeniden işgali, hitler için cüretkar bir kumardı.
Kumar bahsi gittikçe artabilir ve zararlı çıkabilirdi.

Büyük Britanya kendi verdiği güvenceden vazgeçmiş oluyordu.
Vazgeçeceği bir görüşme karşılığında, en iyi ihtimalle ne elde etmeyi umuyordu.

“Bunlar cesur sözlerdi, fakat hareket daha cesurca bir sözdür.” – Churchill

Kendisinin değil, diğer ülkenin kusurlarını görüşmeyi talep etti.
Görüşmelere soğuk başlamak, yükümlülüklerini yerine getirmekten kaçmak için bahane arayan diplomatların sevdikleri bir yöntemdir.

Hitler, bir eliyle günah işlerken, öbürüyle zeytin dalı uzattı.

Ülkeler, önceden razı oldukları bir şeyin gerçekleşmesi sürecinde, değişimin büyüklüğü dolayısıyla savaşa girmezler.

Hitler’in generalleri, yakın tarihte uygulanacak olan bu plandan rahatsız oldular.
Fakat Hitler’den çekindikleri için kabul ettiler.
Bazı askeri liderler darbe yapmayı akıllarından geçirdiler.
Fakat Hitler, daima çok süratli hareket etmiştir.

Çekoslavakya, imparatorluktan çıkan devletler içinde politik ve ekonomik bakımdan en gelişmiş olanıydı. Gerçekten demokratikti ve hayat standardı İsviçre’ye yakındı. Büyük bir ordusu vardı ve mükemmel teçhizatının çoğu Çek yapımıydı.

Hitler, barıştan korkuyor ve bir an önce savaşın çıkmasını şiddetle istiyordu.
Mein Kampf’ta şöyle yazar:
“İnsanlık ebedi çatışmalarla güçlendi ve ancak ebedi barışla yok olacaktır.”

Hitler, “Aklın ve mantığın bittiği yerde şiddet başlar.” gibi bir söz söylemişti.

Savaşın kime yaradığını anlamak için para trafiğine bakmak gerekir.

Sonraki toplantı yerini bir ödün olarak göstermek, Hitler’in klasik aldatmacasıydı.

Hitler’in tek silahı olan acımasız kuvvetinin ve savaştan en çok korkanların dayanabileceği şantajının bile bir sınırı vardı.

Savunmadan yoksun bırakılan Çekoslavakya’nın Alman yörüngesine girmesi kaçınılmazdı.

Ortak jeopolitik çıkar çok güçlü bir bağdır.

Hitler’in, demagojideki parlaklığına olan güveni, her şeyini tek bir zar atışına bırakmayı göze almasını sağladı.

Hitler halkların sevgisini kazandı, Stalin rakiplerinin ayağını kaydırdı.
Hitler sabırsızdı ve hareketleri göz alıcıydı.
Stalin ise, yıllarca yerinden hiç kıpırdamamış bir heykel misali sabırlıydı.

Bilim adamı ve sıradan insan arasındaki fark gibiydi.
Bilim adamı, fiilen bu olaylara sebep değildir; bu olayların doğal yasalarla oluşumunu inceler.

Ödünler verilmeliyse, objektif realite için verilir, yoksa görüşülen diplomatların ikna yeteneklerinin etkisi altında kalınarak verilmez.

Stalin’in insanlık dışı ve soğukkanlı hesaplar evreninde değişmez prensipler vardı.

Fransız-Sovyet ittifakı cennette yapılmış bir akit değildi.

Versay’ın son savunucusu olarak barikatlar kurması kaçınılmazdı.

İyi niyetini en yüksek fiyatı verene satmaya çalıştı.

Ateş üzerindeki kestaneleri hep başkasına aldırmış biriydi.

Bir daha vurmadan önce uyguladığı taktik, rakibinin ilk darbe sonrası iyice sersemlemesini beklemekti.

Elindeki manivelayı daha iri göstermek için uzakta tutmuştu.

Stalin’den istenen, ilmiğe başını sokmaktı.
Bunu reddetti.

Herkesten esirgediği ittifakı, bir cephane sağlayıcıya vermesi düşünülemezdi.

26 Temmuz’da Hitler göz kırptı.

Saat sarkacı gibi gidip geliyordu.

İstekli ve hevesli görünmek, çok seyrek olarak görüşmeleri hızlandırır.
Hiçbir deneyimli devlet adamı, sadece muhatabın acelesi olduğu için uzlaşmaya varmaz;
bilakis, bu sabırsızlığı daha iyi şartlar elde etmek için kullanır.

Stalin, kendisine ne önerileceğini bilene kadar elindeki kağıtları göstermekten kaçındı.

Stalin, Sovyet seçeneklerini son saniyeye dek açık tutarak kumarı kazandı.

Bu gelişmeden kimin sorumlu olduğu konusunda olağan otopsi yapıldı.

1914’te strateji vardı, ama politika yoktu; 1939’da politika vardı, fakat strateji yoktu.

Bu dengesiz dahi, fiziki gücünün doruğundayken, mantığa tekme atarak savaşı başlattı.

İnsanlık tarihinin en büyük kara savaşı, hem de tek bir insanın kararıyla başlamış oldu.

Finlandiya çetin ceviz çıktı. Rusya’yla savaşarak her ne kadar ağır kayıplar verdirdiyse de, sonucu sayısal üstünlük belirledi.

On beş yıl süren şüphe ve baştan savmanın bedelini ödeyen Fransa derhal çöktü.

Almanya bütün önemli başarıları kaydetmişti; ancak bunları nihai zafere dönüştüremiyordu.

Fakat başkalarının harekete geçmesini beklemek Hitler’in doğasına aykırıydı.

Kariyerinin hiçbir döneminde Stalin, tehlike karşısında bile yeise kapılmamıştır.
Zayıflık belirtisinin, düşmanın şartlarını ağırlaştıracağına inanan Stalin, stratejik çıkmazları daima inatla saklamıştır. O, insana işkence edecek derecede bir hesap adamıdır.

Stalin, Romanya’yı da alınca 1. Dünya Savaşı sonunda yitirdiği bütün toprakları geri almıştı ve böylece İtilaf Devletleri, Almanya ve Sovyetler Birliği’ni 1919 Barış Konferansı dışında tutmanın bedelinin son taksidini de ödemiş oluyordu.

Diğer taraftan, ormanı değil ağaçları görmek eğilimindeydiler.

Dünyada Hitler ile Molotov kadar birbiriyle konuşması olanaksız iki insan daha yoktur.
Hitler uzun monologlarla kurbanı baskı altına alır, karşı tarafın cevap vermesine izin vermezdi; velev ki verdi,
bu cevapları pek dinlemezdi.

Sovyetler Birliği elinden gelen her önlemi alacaktır:
“her önlem” genellikle savaş tehdidini de kapsar.

Rus halkla ilişkiler uzmanı Mikhail Karkov, Avrupa ve Rus değerleri arasındaki farkı şöyle tanımlar:
“… Orada tüm ilişkiler sözleşmelere, buradaysa samimiyete ve inanca dayanır.”

Stalin, Hitler’in batıdaki savaşı bitirmeden Rusya’nın geniş topraklarına ordularını salmayacağını hesaplamıştı. Stalin, bu tahmininde yanıldı.
Hitler, irade gücünün bütün zorlukların üstesinden geleceğine inanıyordu. O da yanıldı.
Hitler hiçbir zaman şartların olgunlaşmasını bekleyemezdi;
çünkü bekleme sonucunda oluşacak şartların kendi iradesine üstün geleceği endişesini duyardı.

Stalin, Hitler’in aksine tarihe saygılı ve sabırlıydı. Otuz yıllık iktidarında hiçbir şeyi tek bir zar atışına bırakmamıştır ve Hitler’in de böyle yapacağını düşünerek yanılmıştır.

Stalin’in bütün hesaplamaları yanlış çıktı; çünkü Hitler’in de akılcı bir hesap adamı olduğunu varsayıyordu.

Çelikten sinirlere sahip olan Stalin, Almanya’ya karşı ikili politikasını sürdürdü: hem tehlike yokmuş gibi savaş ham maddesi sağlayarak Almanya ile iş birliği yaptı, hem de jeopolitik bakımdan Almanya’ya karşı tavır aldı.

Stalin’in başlıca zayıf tarafı, bütün düşmanlarının kendisi gibi soğukkanlı bir hesap adamı olduğunu sanma eğilimiydi.
Stalin’in bu eğilimi, onun uzlaşmaz tutumunun, karşı taraf üzerindeki etkisini olduğundan az tahmin etmesine neden olmuştur.

Yalnızca çok tehlikeli şartlar esrarengiz felaket havasını terk etmek için Stalin’i harekete geçirebilirdi.

Stalin, devlet işlerinin günlük yürütülmesi için kovuğundan çıkıyordu.

Almanya – Rusya savaşı başlarken,
“Tarihte, ne geçmişte ne de şimdi yenilmez ordular yoktur.” – Stalin
Rusya’ya girerken,
“Önceden görülmemiş, arkasında ne olduğu bilinmeyen karanlık bir odanın kapısını açtığımı hissediyorum.” – Hitler

Roosevelt, ülkeyi analizlerden esinlenerek değil, içgüdülerine güvenerek yönetti.

Stalin, Hitler’in mantıklılığı üzerine kumar oynadı ve kaybetti; Hitler Stalin’in hemen çökeceği varsayımı üzerine kumar oynadı ve o da kaybetti. Ancak Stalin’in hatası düzeltilebilirken, Hitler’in hatası öyle değildi.

*

Amerika, geniş bir güvenlik mesafesine sahip olduğundan, gerçekte Avrupa ülkeleri, Amerika’nın emniyet supapları görevini görüyorlardı.

Becerikli bir politik lider, daima mümkün olduğu kadar çok seçeneği açık tutar; olayların zoruyla girilen yolu, kendisi seçmiş gibi gösterir.

Bu şartlar altında basiret, cesaret anlamına gelirdi.

Her büyük liderin kaçınılmaz bir aldatıcılık tarafı vardır.

Roosevelt, halkın, ancak güvenliklerine karşı bir tehdit oluştuğunda askeri harekatı destekleyeceğini anlamıştı.

Bir ip cambazı gibi, her adımını dikkatli ve endişeli bir şekilde atarak boşlukta ilerliyordu.

Liderin görevi, uzak sahilin, üzerinde bulunulan kayalık sahilden daha güvenli olduğunu halkına göstermektir.

Liderin her yanlışa bir çare bulması ve her kayan taşı yerine oturtması gerekir.

Roosevelt’in metotları karmaşıktı; amaçların anlatımında veciz, taktikte karışık, sorunları tanımlamada açık, olayların ayrıntılarını ifşada samimiyetsizdi.

Ancak birkaç Amerikan başkanı halkının duygularını kavramakta Franklin Delano Roosevelt kadar hassas ve anlayışlı olmuştur.

Selfdeterminizm (kendi kaderini tayin hakkı), yeni dünya düzeninin temel taşıydı.

Roosevelt başlangıçta savaşmak için ısrarlı değildi; ancak, zaman geçtikçe nazilerin yalnızca Amerika savaşa girerse yenilebileceğini gördü.

Alman ordusu, Rusya’yı yerle bir ediyor, fakat öldürücü darbeyi bir türlü vuramıyordu. 1941 kışında Moskova’nın varoşlarında durduruldular. Sonra 1942-43 kışında, bu kez Güney Rusya’ya yönelen Alman saldırısı da durduruldu. Buzlarla kaplı Stalingrad’da yapılan şiddetli savaşta, Hitler, 6. ordusunun tamamını yitirdi.
Alman savaşının beli kırılmıştı.

Stalin, savaşta kazandığı zaferin bedelini hemen almak için Orta Avrupa’ya doğru Rus nüfuzunu genişletmek istiyordu. Gelecekte bir Alman saldırısından korunmak için tampon bölgelere ihtiyaç duyuyordu.
Gelecekte çocuklarınızdan yardım bekliyorsanız, bugünden okul masraflarını karşılamanız gerekir.

Amerikan psikolojisi, kazanç ve kayıptan çok, evrensel amaçlara duyarlıdır.

Böylece, savaş sonrası dönem, Amerika’ya, yeni güç dengesi için ne kadar gerekli olduğunu öğretmek için iyi bir egzersiz olmuştur.

Roosevelt bütün dünyayı araştırmış olsa Stalin kadar kendisine ters düşen birini bulamazdı.

Stalin, geçici ortaklarından diplomasi yoluyla alamadıklarını zor kullanarak elde ederdi.
Stalin’in yol gösterici yıldızı, komünist ideolojinin prizmasından yansıyan Sovyet ulusal çıkarı olmuştur.
Onun dostları yoktu, yalnızca çıkarları vardı.

Churchill’in savaş zamanı diplomasisi, iki dev arasında manevra yapmaktan ibaretti.

Durumu ümitsizleştikçe parlak manevralar yapan Napoléon, her kaybedişte ortaya sürdüğü parayı iki katına çıkaran kumarbazlar gibi zararını gidermeye çalışıyordu.

Ancak tehdit işlemedi; çünkü Amerika neyi öneriyorsa onu yapıyordu ve tek sömürgesi olan Filipinler’e savaş sona erer etmez bağımsızlığını vermişti.

Başkan, Doğu’daki kahverengi bir milyar insana dikkat çekti. Bir avuç beyaz insan tarafından yönetiliyorlardı ve bundan hoşlanmıyorlardı. Bizim amacımız onları, bağımsızlıklarına kavuşturmaktır. Çünkü bir milyar olası düşman çok tehlikeli olabilir.

Amerikan evreninde, diplomatlar, stratejiden uzak dururlar ve askerler de diplomasi başladığı zaman görevlerini bitirirler.

Düşman savaş alanındaysa ülke, masada barışa teşne davranır.
En baskın devlet masada ödülleri toplar ve ancak büyük bir çatışmayla bu ödüller elinden alınabilir.

Stalin, soyutlamalar üzerinde zaman harcamak istemiyordu ve toprak şeklindeki karşılıklı ödünler verilmesini tercih ediyordu.

Stalin durumu, bir 18. yüzyıl prensinin gördüğü gibi görüyordu: Ganimetler galibe aittir.

Tarihte hiçbir şey,
“Ah keşke şu da yapılsaydı!” pişmanlığından daha değersiz değildir.

Kimse, Stalin kadar “Mülkiyet hukukun onda dokuzudur.” atasözünü benimseyemez.

Stalin muhataplarını hep savunmada bırakmak isterdi.

“Winston (Churchill) kıpkırmızı olup kaşlarını çattı, o böyle yaptıkça Stalin daha da gülümsüyordu. Sonunda dayanamadı ve güçlü bir kahkaha patlattı. Üç gündür ilk kez bir ışık görüyordum. Stalin benimle birlikte gülene kadar bu metodumu uyguladım ve işte o zaman ona “Joe Amca” diye hitap ettim. Bir gün önce bana yabancı muamelesi yapıyordu, fakat o gün güldü, yanıma geldi ve elimi sıktı. O zamandan beri ilişkilerimiz kişiselleşti. Buzlar eridi ve biz iki erkek kardeş gibi konuşmaya başladık.” – Roosevelt

Askeri durum geri çevrilmez bir şekilde lehine dönünce, Stalin şartlarını gittikçe ağırlaştırdı.

Roosevelt, Emerson’dan alıntı yaparak yaklaşımını şöyle açıkladı:
“Bir dost edinmek için tek yol dost olmaktır.”

Fakat tarih, bir makara gibi başa sarılıp, sonu değiştirilebilen filmlerden değildir.

Stalin’in hareket tarzı açıktı:
Sovyet gücünü gidebildiği kadar batıya doğru itecek, ganimetleri toplayacak ve sonraki diplomatik çatışma için kendisini en iyi pazarlık pozisyonuna getirecekti.

1756 yılındaki Yedi Yıl Savaşları’nda, Rus orduları Berlin kapılarındayken, Rus Çarı’nın ani ölümü ve dost bir çarın yerine geçmesi, Büyük Frederick’i kurtarmıştı. Fakat 1945’te tarih tekerrür etmedi. Hitler gg oldu.

Dünyanın iki ucundaki devler, Abd ve Sovyetler Birliği şimdi Avrupa’nın tam göbeğinde karşı karşıyaydılar.

“Savaşta Almanlar kazanırken Rusya’ya, Ruslar kazanırken de Almanya’ya yardım etmeliyiz.
(Tavşana “kaç”, tazıya “tut” taktiği.)
Böylece mümkün olduğu kadar çok adam öldürmelerine izin vermeliyiz.” – Truman

Truman, Roosevelt’in bıraktığı üst düzey danışmanlarla çalışıyordu.

Nisan 1945’teki ilk karşılaşmalarında Roosevelt, Sovyet Dışişleri bakanının geçimsiz tavrı sonrası şunları söyledi:
“Ruslara sert davranmanız gerekiyor. Onlar nasıl davranmaları gerektiğini bilmiyorlar. Züccaciye dükkanındaki boğa gibiler. Yirmi beş yaşında ancak varlar. Biz yüz yıl onlardan yaşlıyız; İngilizlerse yüzlerce yıl, nasıl davranacaklarını onlara öğretmek zorundayız.”

Stalin, Birleşik Devletler’e karşı da, 1940’ta Hitler’e karşı takındığı tavrın aynısını sergiledi. 1945’te Sovyetler Birliği, on milyonlarca kayıp dolayısıyla takattan düşmüş, ülkesinin üçte biri harap olduğu halde, atom bombası tekelini elinde tutan, savaştan zarar görmemiş Amerika’nın karşısında cesaretle duruyordu. 1940’ta da kıtanın geri kalan kısmı elinde olan Almanya’nın karşısındaydı. Her iki olayda da, Stalin ödün vermek yerine, Sovyet kuvvetlerini bir araya topladı ve olası düşmanlarına blöf yaparak, savaş olursa geri çekilmeyeceği, batıya doğru ilerleyeceği izlenimini verdi.

Stalin, Hopkins’le yaptığı görüşmede, muhatabını hep savunmada bırakan olağan tekniğini uyguladı.
Ayrıca Sovyetler Birliği’nin baskıya boyun eğmeyeceğini bildirdi. Bu, ödün vermeye razı değil görünerek, zora düşmeden istenen ödünlerin tespitine yarayan diplomatik bir yöntemdir.

Rus liderler komşularıyla serbest ilişkiyi hak görüyorlardı. Engellendiklerinde kuvvete başvurma eğilimindeydiler. Bir kez kuvvete başvurduklarında da savaşla tehdit edilene dek geri çekilmeyi bilmiyorlardı.

Truman, Stalin’i kenara çekerek ona bir atom bombasının varlığından söz etti. Stalin, kuşkusuz Sovyet casusları kanalıyla zaten bu bilgiyi almıştı; gerçekte Truman’dan bile daha önce haberdar olmuştu. Stalin, paranoyası dolayısıyla Truman’ın bu hareketini gözdağı vermek için açık bir jest sanmıştır.

Postdam konferansı hızla bir sağırlar diyaloğuna dönüştü.

Liderlerin sık karşılaştığı açmaz, hareket alanlarının en çok olduğu zaman, bilgilerinin en az seviyede olmasıdır.

Her zaman olduğu gibi, liderlerin anlaşamadığı bazı sorunlar askıda bırakıldı ve tartışmak üzere dışişleri bakanlarına devredildi.

Aklında ne olduğunu asla tam olarak belirtmedi. Stalin, bir konuda anlaşmaya, ancak çok aşırı bir baskı altında ve son anda ikna edilebilirdi.

Böylece Stalin, kukla Sovyet hükümetleri kurarak ordusunu Avrupa’nın ortasında tuttu.
Daha da ileri giderek öyle amansız bir yırtıcılık imajı yarattı ki, sanki Manş Denizi’ne hemen saldırıya geçecekmiş korkusu doğdu, bu hayali bir korkuydu.

Güçlüklerimiz ve karşı karşıya bulunduğumuz tehlike, gözümüzü kaparsak ortadan kalkmayacak.

Peygamberlerin kendi ülkelerinde kabul görmemelerinin nedeni, onların rolünün çağdaşlarının deneyim ve hayal güçlerinin sınırlarını aşmasıdır.

Stalin, Doğu Avrupa sınırları içindeki baskısını, risk almadan başardı; çünkü orduları zaten bu bölgeleri işgal altında tutuyordu.

Uluslara saygın bir statü kazandırma niyetleri var mıydı? Sovyet arşivleri açılana kadar tahmin etmekten başka bir şey yapamayız.

Politik anlaşmalar savaştan sonra ne kadar erken yapılırsa, başarı şansı da bir o kadar yükselir.

Avrupa’nın toparlanması beklediğimizden yavaş gidiyor. Doktorlar konsültasyon yaparken hasta elden gidiyor.

Ruslar Marksizmden vazgeçmezler. Bu dogma onların moral ve entelektüel saygınlığının incir yaprağıdır.

Kremlin’in nevrotik dünya görüşünün altında, geniş ovalarda tarımla uğraşan, sert göçebe halkların oluşturduğu bir güvensizlik duygusu yatar. Buna, Rusya’nın ekonomik bakımdan gelişmiş Batı ile ilişki kurması sonucunda, daha güçlü ve eğitimli toplumların korkusu eklendi. Rus politikacıları, modası geçmiş yönetim biçimlerinin batı ülkeleriyle kıyaslanamayacağını hissediyorlardı. Bu nedenle, Rus halkının dış dünya gerçeklerini öğrenmesinden daima korkmuşlardır. Güvenliği, ödünler vermeden, rakip devleti savaşarak ortadan kaldırılmayla sağlamayı öğrenmişlerdir.

Sovyet liderlerinin Amerikan tarihi hakkında biraz daha bilgileri olsaydı, Başkan’ın söylediği şeylerin uğursuz niteliğini anlarlardı.

Kennan’ın “Sovyet hareket tarzının kaynakları” yazısı kendi başına bir kategori oluşturur.
X Article’ı makale şekline getiren, açık, berrak bir üslupla yazılan, heyecanlı ifadeler içeren bu yazıda,
Kennan, Sovyet meydan okumasını tarih felsefesi düzeyine çıkarıyordu.

“Komünist Partisi’nde üyelikler, şimdiye kadar demir bir disiplin ve itaat içinde yapılmıştı, yoksa ödün verme sanatı ve uyum ile değil…
Komünist Partisi yıkılırsa, Sovyet Rusya bir gecede en güçlü devlet konumundan en zayıf devlet konumuna düşecektir.” – George Kennan
Mihail Gorbaçov’un gelişinden sonra neyin olacağını bu kadar doğrulukla tahmin eden başka bir yazı daha yoktur.

İstikrar, ancak kötülük kovulduktan sonra gerçekleşebilir.

Nato, Amerikan tarihindeki barış zamanında yapılan ilk askeri ittifaktır.
Kurulmasının yakın nedeni, 1948 şubatında komünistlerin Çekoslavakya’da yaptıkları darbeydi.

Yapılan bütün analizler, Batı Avrupa’nın bir Sovyet saldırısını püskürtecek güce sahip olmadığını göstermiştir.

Hiçbir tarih dersi öğrencisi, böyle bir analizle geçer not alamaz.

İncil’deki şu söz hatırlatılmalıdır:
“Ardında kimse olmadığı halde kaçan kimse suçludur.”

Avrupa’nın uzun tarihinde kuvvet kullanılmadan yapılan toprak değişikliği, eğer varsa da çok azdı.

Dean Acheson, tarihini bilen, son derece sofistike bir dışişleri başkanıydı.
Komite başkanı kendisini soru yağmuruna tutarken gözlerindeki alaycı kıvılcımı görmemek imkansızdı.

Çekoslovakya’nın yıkılışının bizde yarattığı manevi şok, bizim için o ülkenin maddi önemiyle ölçülecek bir şey değildi.

Avusturyalı bir diplomat Castlereagh için şöyle diyordu:
“Kilisede olan ve bu yüzden alkışlamaya cesaret edemeyen bir müzik hayranına benziyor.”

Savaş Bahanesi: Yabancı ülkelere gidip yok etmek için olmayan canavarları aramak…

Kader, savaş sonrası dönemde Amerika’ya bahşettiği olanaklar konusunda kuşkusuz cömert davrandı.
Deneyimli ve üstün vasıflı insanlardan oluşan bu takım, parti ayrımı gözetmeksizin başkana hizmet etti.

Churchill, oturup komünizmin kendiliğinden yıkılışını beklemek yerine, tarihe şekil vermek istiyordu.

Özgürlük hareketi liderleri demokratik kimseler değildirler. Sürgün ve hapis yıllarında, iktidara kavuşunca yapacakları değişiklikleri düşünerek yaşarlar. Alçak gönüllülük onların niteliklerinden değildir; öyle olsalardı zaten devrimci olmazlardı. Liderin önemsiz olduğu bir hükümet kurma -ki demokrasinin temeli budur- onlar için bir çelişkiydi. Bağımsızlık mücadelelerinin liderleri, kahraman olmaya yatkındır ve kahramanlar genellikle rahat arkadaşlık yapılabilecek kimseler değildirler.

Yaş ormanda bunu yapanlar, kuru ormanda neler yapmazlar?..
Aklı başında hiç kimse önünde sonsuz bir zaman olduğunu düşünemez.

Önyargı, nefret ve korkunun temel nedenidir.

Fakat bundan hoşlanalım veya hoşlanmayalım, bizim kendi nüfuz küremizi demokratikleştirmeye çalışmamız gibi, Ruslar da kendi nüfuz küresini sosyalistleştirmeye çalışacaklardır.

Büyük girişimler, genellikle saf ve deneyimsiz kişilerin eseridir.

Sovyet toplumunun altını oymakta başarısız oldular.

Sınırlandırma politikası iki taraftan ateş altında kaldı.

19. yüzyılda Amerika kendisini özgürlük ışıldağı olarak görüyordu.
1970’lerde sönmeye yüz tutan özgürlük meşalesi yeniden yakılmalıydı.

Sınırlandırma politikası, siyah şapkalı adamların, beyaz şapkalı adamlar tarafından kendi yollarına dönmelerinin istendiği bir sahneye dönmüştü.

Birleşik Devletler’e hava ve karadan indirmeyle saldırı olasılığı her geçen gün artıyor.
Bu nedenle düşmanın bize saldırabileceği yerlerde acele üsler kurmak zorundayız.

Amerika’nın, Çin gibi dev bir ülkenin komünistlerin eline geçmesine razı olduktan sonra, Kore’de de böyle bir şeye direnmeyeceğini düşündüler.

Böyle bir savaşta, Kore, gerçekten de Amerikan savunma alanı dışında kalacak ve sonucu belirleyen savaşlar başka yerlerde olacaktı.

Uluslararası ilişkilerde kuvvet kullanılmasına dönüş, geniş çaplı sorunlar yaratır.

Savaş hedefi, Kuzey Kore güçlerinin 38. paralele geri itilmesi olabilirdi.
Fakat saldırıya ceza verilmeyecekse, gelecek saldırılar nasıl caydırılacaktı?

Büyük devletlerin katıldığı toplantılarda, hangi taraf diğer tarafı daha büyük riskleri almaya hazır olduğuna inandırırsa, o taraf avantajlı olacaktır.

Fakat politika sanatı, düşmanın hesaplarına etki eden risk ve ödülleri yaratma sanatıdır.

Genelkurmay Başkanı Bradley üç askeri seçenek ortaya koydu:
1. Güney Kore’den çıkmak.
2. Fazla kuvvet ayırmadan sonuç almaya çalışmak.
3. Bütün kuvvetleri toplayarak bu insanları Kore’den sürüp çıkarmak.
Şu anda 2. seçeneği uyguluyoruz.
Amerikan hükümetlerinde raporlar, genellikle ortadaki seçeneği önerir.

“Kore yüzünden çıkacak toptan bir savaş, bizi yanlış yerde, yanlış zamanda, yanlış bir düşmanla, yanlış bir savaşa sokacaktır.” – Bradley

Liderler, saldırıya direnme ile savaştan kaçınma arasındaki dar geçitten kazasız belasız geçmek istiyorlardı.

Büyük hesap adamı önemli bir faktörü düşünmeyi ihmal etmişti: Kendi faniliği.
Öneriyi yaptıktan bir yıl sonra öldü.

Hukuki bağların, kendi gerçekliğini yaratacağı prensibine gönülden bağlı olan Amerika bekledi.

Bu büyük girişimlerin duracağını ve bir kez durursa tekrar çalıştırılamayacağını fark ettiler.

Stalin, Doğu Almanya rejimini hep farklı bir statüde tuttu.
Bunun amacı, Almanya’nın birleştirilmesi işi ciddi bir şekilde masaya geldiğinde pazarlık için elinde koz olmalıydı.

Stalin, demokrasilere gaddarca davranmanın bedelini ödemeyeceğine inanıyordu.

Stalin, Amerika’nın iyi niyetini bitmeyen bir hazine gibi kullandı ve bu hareketlerin yarattığı düş kırıklığını da olduğundan az tahmin etti.

Hemen savaştan sonra birleşmiş, bağımsız bir Almanya’yı böyle başı boş bırakmak kaderle oynamak gibi bir şeydi.

*

Bir Romalı imparatorun granit gibi sert yüz hatlarına sahip Adenauer, çıkık elmacık kemikleri ve çekik gözleriyle bin yıl önce yük arabasıyla Ren bölgesine göç eden Hun fatihlerini andırıyordu. İşgal edilmiş bir ülkenin liderinde görülmesi mucize olan bir serinkanlılığa sahipti.

Schaumburg Sarayı’ndaki bürosunda daima perdeler çekikti. İçeri girenler, kendilerini zamanın dondurulduğu bir kozanın içinde hissederlerdi. Geçmişinden kuşku duymak için her nedene sahip olan ülkesini belirsiz bir geleceğe cesaretle baktırmakla görevlendirilmiş bir liderde en çok aranacak özellik, serinkanlılıktı.
Döneminin eğilimleri hakkında olağanüstü bir sezgisi vardı. Çağdaşlarının psikolojisini ve özellikle de zayıf yanlarını çok iyi biliyordu. Enerji ile kuvveti hiçbir zaman birbirine karıştırmayın, sözü meşhurdu.

*

Almanya, kendi güvenliği uğruna herkese karşı bir tehdit oluşturuyordu.

Sosyal demokratlar, nazilere karşı muhalefette lekesiz bir geçmişe sahiptiler.

Bu durum uzayıp giden yıpratma savaşına yol açtı ve Çin’in fiziki olanakları ile Amerika’nın psikolojik kısıtlamaları arasında ortaya çıkan ıstıraplı denge buna bir son verdi.

Stalin, arkadaşlarına sık sık kendi ölümünden sonra Batı’nın, onların başlarını tavuk başı gibi koparacağı uyarısında bulunmuştu.

Kruşçev, Batı için çok rahatsızlık verecek şeylere neden olduysa da, Sovyetler Birliği için devamlı bir kazanç sağlayamadı; çünkü krizleri başlatmakta başarılı olmasına karşın, bitirmesini beceremedi.

Tarih daha affedici olsaydı bu doğru olabilirdi.

Devlet adamları zaman kazanmak istediklerinde görüşme önerirler.

Kremlin, Doğu Almanya’yı terk etmenin uydu yörüngesinin çözülmesine neden olacağından korkuyordu ki, bir kuşak sonra da bu oldu.

Amerikan liderleri, fiili hareket alanının darlığı değerlendirmelerinde haklıydılar.
Diplomaside, başarısızlığın sonucu tamir edilemez riskler yaratacaksa buna teşebbüs edilemez.

Hiçbir Batı Avrupa ülkesi, savaştan yenik çıkmış bir düşman için böylesi bir riski göze alamazdı.

Eisenhower’in konuşma taslağını önceden gören Churchill, birdenbire gelen donun tomurcuğu dondurmasından endişe etti.

Bir sözleşme ağır ve katı hükümler içermemeli. Bir avukat ordusunu harekete geçirecek teknik detaylar, labirentler ve sık ormanlar bulunmamalı.

Pahalı siyah incilere benziyordu.

Demokrasiler, Sovyet tonundaki bir değişikliğe yenilmişlerdi. Bitiş çizgisi görünmüşken, yorgunluktan bitkin vaziyette yolun kenarında oturan ve diğer koşucuların kendisini geçmesine izin veren bir maraton koşucusuna benziyorlardı.

Kruşçev, yaptığı işin beğenmeyeceği bir yöne gittiğini anlayamamıştır.
Sovyetler Birliği için herhangi bir kazanç sağlayamadı.
Çünkü krizleri başlatmakta başarılı olmasına karşılık, bitirmekte künttü.

Cordon Sanitaire: Sıhhi tesisat kordonu
Bir ülkeyi tecrit edip saldırganlığını inhibe eden ülkeler kuşağı…

Sovyetlerin ihtiraslı Orta Doğu’lu müşterileri, Moskova’yı, kazancı ile kıyaslanamayacak bir tehlikenin içine soktu.

Bir ittifakın etkili olabilmesi için, ortak bir amacı yansıtması, bir tehlike algılanmış olması ve kuvvetleri bir arada tutma gerekçesi olması zorunludur. Bu öğelerden hiçbirisi Bağdat Paktı’nda yoktu!

Mısır liderinin sorunun üzerine tüy dikercesine komünist Çin’i tanıması, Dulles’ı Nasır’a bir ders vermeye ikna etti.

Eden, yaratılış bakımından baskı altında karar vermeye alışık değildi.

“Nasır’ın yutmaya çalıştığı şeyi geri çıkarmasını sağlayacak bir yol bulunmalıdır…
Kanal’da uluslararası bir operasyon lehinde bir kamuoyu yaratmalıyız.
Nasır’a karşı öyle düşmanca bir hava estirilmeli ki, ülkesinde kendisini izole edilmiş hissetmeli.
Ancak, sonra gerçekleştirilen bir askeri harekat başarılı olacak ve acele yapılandan daha az yan etkileri olacaktır.” – Dulles, ABD Dışişleri Bakanı

Hayatlar söz konusu olduğunda, devlet adamları, risk ile çıkar arasındaki ilişkiyi halkına açıklamak zorundadırlar.

Nasır’a karşı askeri bir harekatın Arap milliyetçiliğini ateşleyeceği ve bu durumun Orta Doğu’daki Batı nüfuzunu bir kuşak boyunca mahvedeceği görüşündeydiler. Bu, kanal üzerindeki kontrolü kaybetmekten daha karanlık bir senaryoydu.

Eğer bir ulusun, kendisi hakkında sahip olduğu imaj bir kez tahrip edilirse, onun, uluslararası arenada almak istediği mühim roller de örselenir.

Dostça gülümsemesi yine de devam ediyordu; çok kuvvetli bir kişiliği vardı; fakat karşı gelindiği zaman o kadar da sevimli değildi.

Her hareketin avantajlarından oluşan bir politika bulmak veya her ortağı zayıf duruma düşürecek bir koalisyon kurmak kolay bir iş değildir. Büyük Britanya, Fransa ve İsrail bunu başardılar.

Eğer biz, uluslararası ilişkilerde bize karşı olanlara ayrı kanun, dostlarımız için ayrı kanun belirlersek hukuk diye bir şey olmaz.

Amerika üzerinde baskı yapmak sorunu yatıştırıyor, Rusya üzerinde baskı yapmak daha tehlikeli hale getiriyordu.

Amerika’nın her zaman hatalı olması istatistiksel açıdan olası değildi.

Rusya, egemenliğini kaldırdığı komşu ülkelerde, hazinesini zayıflatan askeri kuvvetler bulundurmak zorunda kalmıştır.

George Kennan şöyle demişti:
“Çarlar rejimi, Avrupa’da delice bir iştahla yuttuğu Batı azınlıklarının yarattığı hazımsızlıktan çökmüştür.”

2. Dünya Savaşı’ndan önce Çekoslavakya’daki hayat standardı İsviçre ile kıyaslanabilirdi.
Fakat sonradan bütün komünist küresinin karakteristiği olan karanlık ve monoton bir gerilemeye uğradı.

Ancak her reform girişiminde olduğu gibi, liberalleşme çabası sel sularını tutan kapıların açılmasına benzer bir işlev gördü.

Savaş dışı diğer seçenekleri gözardı etmesi, Washington’ın ilan ettiği ilkeler ile çözeceği olaylar arasında büyük bir boşluk yarattı.

Sovyetlerin Macaristan’daki acımasız gösterisinden ve Orta Doğu’da tehdit edercesine kılıç şakırdatmasından hemen sonra…

Günlük diplomasi değirmeninin öğüttüğü davalar…

Soğuk savaşın sonraki koordinatlarını belirledi.

Sovyetler Birliği artık olaylar üzerimdeki kontrolünü tamamen kaybedecekti.

“Avrupa’daki Amerikan ayağında ıstırap veren bir su toplaması vardı.
Bu, Batı Berlin’di. Amerikalıların ayağına basıp acı vermek istiyorsak Batı iletişimini engellemeliyiz.

Vereceği ödünlere karşılık Batı’nın eline geçecek şey, en iyi ihtimalle şimdi sahip olduğu şeydi.

Nükleer silahlar Amerika’ya, şimdiye dek hiçbir ülkeye nasip olmayan bir avantaj sağlamıştır.

Elit zümreleri kandırmak ve onlara boyun eğdirmek zordur.

Fakat raison d’etat çetin dersler öğretir.

Tarih bize şunu öğretiyor ki, devletlerin sınırlarını değiştiren şey, konferanslar değildir.

Başkanın danışmanları, bir konuda başkanları ile aynı fikirde olmadıkları zaman, anlaşma henüz teorideyken fikirlerini açıkça ortaya koymak veya fiili karar anına kadar beklemek arasında bir seçim yapmak zorundadırlar.

Beyinlerini işleyebilir bir seçim sistemi oluşturmak için düşünmeye zorladılar.

Bir insanın, ayrıldığı bir şehir için nükleer savaş vaveylası atması büyük bir savaş çığlığı değildi.

Kruşçev, şahinler ve güvercinler arasında sıkışıp kalmıştı.
Şahin mi olmayı tercih edecekti, yoksa güvercin mi?

1961’in 13 ağustosunda Batı Berlinliler uyandıklarında kendilerini hapsedilmiş olarak buldular.
Gün geçtikçe duvar kuvvetlendiriliyordu; beton, mayınlar ve bekçi köpekleri, komünistlerin insalık dışı tutumunun sembolü olmuştu.

Batı Berlin ve federal cumhuriyet, insanın şuur altında hissettiği, fakat kendine itiraf etmekten korktuğu bir gerçekle yüz yüze gelmenin şokunu yaşadı.

Üstünlüğün derecesi teorik olarak nasıl hesaplanırsa hesaplansın, nükleer savaş tehlikesi, kazanılacak hedefin değeri ile kıyaslanamayacak kadar büyüktü.

Gittikçe kumardaki bahsi daha da artırdı ve görüşmelerden kaçındı.

“İzleyicilerin lideri terk etmesi, liderin izleyicileri takip etmesinden iyidir.” – Acheson

Amerika değişikliğe değil, kuvvet kullanma tehdidiyle yapılan değişikliğe karşıydı.

“En iyi liderler en iyi umut taciridir.” der Napoléon.

O, bazen yalnız kalan adamdır; tüm başarısızlıklıkları göğüsler.

Kruşçev, kendi ördüğü ağlardan oluşan tuzağa düştü.

Kruşçev, açılışı parlak bir şekilde yapan ve sonra oturup muhatabının çıkmazı görerek oyunu oynamadan teslim olmasını bekleyen bir satranç oyuncusu gibiydi.

Macmillan elini, canlılıkla ancak biraz gönülsüzce oynadı.

Amerika, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra dünya üzerinde daha önce hiçbir ülkeye nasip olmayan bir biçimde söz sahibi olmuştur. Çünkü bu devlet, dünya mal ve hizmet üretiminin üçte birini elinde tutuyordu.

Amerikan liderliğinin kişisel alçak gönüllülüğü ve tarihi kibirliliğiyle, de Gaulle’ün kişisel kibirliliği ve tarihi alçak gönüllülüğü arasındaki çatışma, Amerika ile Fransa arasındaki psikolojik uçurumu belirlemiştir.

Amerika’nın nükleer silahları ne Kuzey Kore’de, ne Vietnam’da işe yaramamıştır.
Bunun gibi Afgan gerillaları da Sovyetler Birliği nükleer kapasitesi tarafından önlenememiştir.

Belki caydırma da tamamen gereksizdi; çünkü düşmanın saldırmaya niyetli olduğunu kanıtlamak mümkün değildi.

Amerika dünyaya teknik yardım programını başlattı.
Amerika şemsiyesi altındaki ülkeler; barış, refah ve istikrarın tadını çıkarıyorlardı.

Atom Çağı’nda şu kural zorunludur:
Bir müttefiki terk etmek, o ittifakın gereğini yerine getirmekten daha az tehlikelidir.
Sonuçta bir müttefiki terk etmek felaket riski getirir.
Fakat müttefikle bir nükleer savaşa karışmak, felaketi kaçınılmaz yapar.

Bir devletin hareketlerinin sonuçlarıyla, o hareketleri yaparken taşıdığı orijinal niyet arasında çelişki olmamalıdır.

Desteklenecek şey ile onu destekleyecek güç arasında geometrik orantı olmalıdır.

*

Devlet Vs Gerilla
Konvansiyonel (nizami harp) savaşta stratejik cephe hattını tutan ve ateş gücü üstün olan savaşı kazanır.
Gerilla (gayrinizami harp) halkın içine karışmıştır ve cephesi belli değildir. Gerilla ordusu bir toprak parçasını savunmadığı için, savaş alanını kendisi seçer ve iki tarafın kayıplarını da o belirler.
Konvansiyonel savaşta %75 başarı oranı zaferi garantiler.
Çünkü ülkenin %75’inde %100 güvenlik, ülkenin %100’ünde %75 güvenlikten iyidir.
Gerilla ordusunun zamanın %75’inde halkını koruması yetmez ve yenilgiyi getirir.
Savunma kuvvetleri halk için önemli bir bölgede tam güvenlik sağlayamazsa savaşı kaybeder.
Gerilla ordusu kaybetmekten kaçındıkça kazanır.
Konvansiyonel ordu savaşı kesin olarak kazanamazsa kaybeder.
Gerilla savaşına girişen ülke, uzun bir mücadeleye hazır olmalıdır.
Gerilla, vur kaç taktiğiyle, az bir kuvvetle bile uzun zaman savaşa dayanabilir.
Açık seçik bir zafer çok enderdir; başarılı gerilla savaşları yıllara yayılır.

*

Ne Amerikan ordusu, ne Fransız ordusu gerilla savaşı bilmecesini çözebildi.

Eisenhower, olağanüstü manipülasyon yeteneklerini, yaldızlı, sıcak bir nezaketin arkasına gizlemesini iyi biliyordu.

Bir milliyetçi olarak lekesiz bir geçmişi vardı.

Bir hükümet çoğul politik oyla ülkeyi yönetiyorken bir muhalefet kabul edilebilirdi.
Fakat yeni kurulan bir ulusta henüz güvenlik şemsiyesi inşa edilmemişken zuhur eden bir muhalefet vatan hainliğiyle eş tutulur.

1960’ta yılda 2.500 devlet memuru katledildi. Sadece en iyiler veya en kötüler hedef seçildi. Vietnam’da gerilla hükümet, rüşvet ve zulüm yapan kötü memurları cezalandırarak halkın sempatisini kazandılar; iyi ve başarılı memurları öldürerek de meşru devleti yıpratmayı amaçladılar.

Bazı problemleri göz ardı etmenin maliyeti, şimdiki maliyetinden çok fazla olur.

Berlin krizi ile karşı karşıyayken, Amerikan halkının yüzde birinin bile işitmediği Çin sınırındaki bir ülke olan Laos için savaş riskini göze almakta Kennedy’nin isteksiz davranması anlaşılabilir.

Amerika’nın tek silahlı deneyimi Kore savaşıydı. Fakat orada konvansiyonel silahlı nizami bir ordu vardı ve halkın desteği arkamızdaydı. Burada ise düşman belli bir şeyi savunmuyor, fark gözetmeden her şeye saldırıyordu. Aynı anda hem her yerde, hem de hiçbir yerdeydiler.

Hiçbir başkan yardımcısı, on yıldan beri devam eden bir gerilla savaşı hakkında iki üç günlük bir ziyaretle bağımsız bir karar verebilecek pozisyonda değildir.

Liderlik, herkes onu terk ettiğinde sorumluluğu üzerine almaktır.

Onların da tıpkı Johnson gibi daha Washington’ı terk etmeden Amerika’nın Vietnam politikası hakkında oluşturulmuş görüşleri vardı.

Bürokratik uzlaşma, genellikle şuur altında var olan, bu arada bir olayın ortaya çıkıp sorunu kendiliğinden çözeceği ümidini yansıtır.

Tarihi kayıtların daha yakından incelenmesi, Hanoi’deki liderlerin, Amerika’nın özel stratejik teorileri nedeniyle cesaretlerinin kırılmayacağını, Batı teknolojisinin üstesinden gelmek konusunda bir dahi olduklarını ve demokrasinin ne hedeflerinden birisi, ne de hayran oldukları bir sistem olduğunu gösterebilirdi. Bu Fransız döneminin hücre hapisleri ve onlarca yıllık gerilla savaşı deneyimiyle katılaşmış bu kıdemli gerillalar için barış,bir şey ifade etmiyordu. Amerikan tarzı reformları küçük görüyorlardı. Yaşamları boyunca, birleşmiş bir komünist Vietnam kurmak ve yabancı etkisini kovmak için mücadele etmişler ve acı çekmişlerdi. Devrim savaşı onların tek mesleğiydi. Amerika, bütün dünyayı araştırsa onlar kadar inatçı bir düşman bulamazdı.

Amerika’nın stratejik silahları ne kadar güçlü olursa olsun, kenarlardan “yıkıcı hareketler, sızmalar, gözdağı vermeler, dolaylı veya açık olmayan saldırılar, iç ayaklanmalar, diplomatik şantaj, gerilla savaşları”yla yavaş yavaş kemiriliyordu.

Amerika, vietkong’daki gerillaları aç çapulcu sürülerine dönüştürmek istiyordu.
Fakat tarihte hangi gerilla savaşında böyle bir sonucun örneği vardı?
Malaya’da, iptidai şartlarla savaşan 10 bin kişilik bir kuvveti yenmek için 80 bin İngiliz ve 160 bin Malayalı asker tam on üç yıl mücadele etmişlerdi. Ve başaramadılar.

Bağımsızlık savaşı veren liderler, çok ender olarak kendilerine öğretmenlik yapılmasından hoşlanırlar.

Askeri olmayan bir zafer kazanma hasretiyle, askeri bir felaketin önsezisi arasında tercih yapmakta bocalayan Amerika, trajik bir şaşkınlık içindeydi.

Kennedy yönetimi demokrat olmayan bir müttefikin yanında savaşa katılmaktan çekinirken, Johnson yönetimi de demokrat olmayan Saygon hükümetini terk etmekten çekiniyordu.

Amerika’nın Vietnam’a girmesinin nedeni, Vietnam’ın kaybedilmesinin komünist olmayan Asya’nın çöküşüne yol açacağı ve Japonya’ya komünizmin yerleşeceği korkusuydu. Bu analiz şartlarına göre Amerika, Vietnam’ı daha demokratik yapmak için değil, esasen kendisi için savaşıyordu.

Amerika’nın askeri bakımdan çok daha güçlü olmasına karşın, sonunda savaşı kaybedeceğini, çünkü Amerikalılar’dan çok daha fazla Vietnamlının, Vietnam için ölmeye hazır olduğunu ve Amerikalılar’ın hepsi bitene kadar savaşı devam ettireceklerini söyledi, Kuzey Vietnam Başbakanı Phan Van Dong 1966
Ve değerlendirmesi doğru çıktı.

Amerika, tarihi deneyimlerine karşıt olan dersleri kabul etmekte isteksizdir. Bazen bu yüzden kayıp verir.

Gerilla, ne zaman ve nerede savaşacağına kendisi karar verdiği sürece, yıpratma hamleleri ona işlemez.
Hava harekatı da Kuzey Vietnam’a bir zarar veremedi.
Çünkü ulaştırma sistemi öyle ilkeldi ki, onu tahrip edip etmemek hiçbir önem taşımıyordu.

Gerilla, savaşı kaybetmediği sürece kazanmaya mahkumdu.

Hedeflerimiz sınırsız olduğu sürece yenileceğimizden kuşku yoktu.

Savaşı eleştirenlerle yürütenler aynı yolda, ancak ters yönde yürüyorlardı.
Savaş kazanılamazdı; bedel, sağlanacak faydaya göre çok yüksekti.

Nixon başkanlığa gelir gelmez, gazeteler tek taraflı çekilme ile Vietnam savaşının bitirilmesi gerektiğini yazdılar.
Eğer tarihe hükmetmek gazetecilik kadar basit olsaydı bu gerçekleşebilirdi.

Her ne kadar başkanların takdir hakları varsa da, bu hak çevre baskısıyla boğulur ve acı gerçeklerle sınırlanır.

Televizyon yavaş yavaş gelişiyordu. Düzenli akşam haberleri milyonlarca izleyiciyi kendisine çekiyordu.
Bu kadar çok seyirciyi, yazılı basının en popüler gazeteleri bile bütün ömürlerince çekemezdi.
Haber yorumcusunun, yalnızca bir başkanın ulaşabildiği kadar çok insana ulaşabilmesi ve bunu da bir başkandan sık yaptığı düşünülürse, bu durum yayıncılara siyasi bir kişilik kazandırıyordu.

Hayret edilecek şey, Amerika’nın uzlaşmak için ödeyeceği bedel ile, zafer elde etmek için ödeyeceği bedelin aynı olması. Hanoi, uzlaşmayı ancak savaşı kazanamayacağını anladığı zaman yani yenildikten sonra kabul edecekti. Amerika ise, ancak savaştan sonra ılımlılık gösterebilecekti, savaş sırasında değil. Sonuçta herkes kaybedecekti…

Savaşın bitmesini isteyen bu akıllı adamlarla aynı düşüncedeydim. Bu da bir kararın dönüş noktası olup olmadığının, o karar alınırken değil, sonradan geriye dönüp düşünülünce daha iyi anlaşıldığını gösteriyor.

Vietnam’ın acıya dayanma yeteneğinin, diğer herhangi bir ülkeden daha güçlü olduğu doğrudur; fakat bunun da bir sınırı vardır.

Johnson, yeni başkanlık seçimine girmeyeceğini açıkladı. Güneydoğu Asya’ya 500 bin asker gönderen başkan, onların çekilmesi işini yeni başkana bırakıyordu.

Aynı anda tırmanmayı yavaşlatan, görüşme öneren ve seçime girmeyeceğini bildiren Johnson, bütün dezavantajları bir araya getirdi.

Nixon güvenilirliği ve şerefi ciddiye alıyordu; çünkü bunlar, Amerika’nın barışçı bir uluslararası düzen şekillendirme karakterini belirliyordu.

Amerika’nın dünya işleriyle ilgilenmeye hakkı olabilmesi için, önce kendisini geliştiren bir konsantrasyon dönemine girmesi gerekliydi.

Vietnam, en iyi koşullarda kötü alternatifler ve yürek burkan seçimler sundu.

Bu, Richard Nixon’ın, başka alanlarda çok fazla olan yeteneklerinin ilerisinde bir işti.

Ho Chi Minh, kan ve çeliğin, ona savaş alanında zafer kazandıracağına eminken, görüşme masasına oturmaya razı olacak değildi. Bir uzlaşma için, Hanoi liderliğini oluşturan asık yüzlü kahramanlardan az ümit veren kimseler olamazdı.

Ancak liderler, üstlendikleri bir işi, sandıklarından daha çetin çıktı diye bırakamazlar.

Washington’da düşünceler kolaylıkla alıcı bulamazlar. Memorandum yazarları düşünceleri için kavgayı göze almazlarsa, yazdıklarının bir harekete rehber olmasını görmekten çok, bu hareketlerin ex post factoya (sonradan yapılan fakat öncekileri kapsayan) dönüştüğünü görmeleri daha olasıdır.

Hanoi, Amerikalıların verdiği her ödün karşılığında herhangi bir şey vermeden cebine atıyordu ve değişmeyen taleplerini yineliyordu.

Amerika ödün vermeye can atıyordu, fakat onlar savaşı kazanmak için başlatmışlardı, uzlaşmak için değil!

Hanoi bütün bunları, kusursuz bir nezaketle, moral üstünlüğünü göstermek için soğuk tavırlarla ve cahil emperyalistler tarafından anlaşılması olanaksız Marksist bir lugatten alınan kelimelerle anlatıyordu.

Le Duc Tho muhalefet etmek istediğinde ne kadar sert ve inatçı ise, problem çözmekte de o kadar hünerli olduğunu gösterdi.

Komünistlerin ağırlıkta olduğu bir hükümet, tamamen komünist bir grupla Güney Vietnam’ın geleceğini konuşacaktı.

Hanoi’nin tutumu, kendi pazarlık konumunda en küçük bir değişiklik yapmadan bütün ödünleri kabul etmekti. Savaşı eleştirenler, Amerika bir adım daha atarsa, Hanoi’nin daha makul olacağı düşüncesindeydiler ve bunda hatalıydılar.

Bundan sonra yaşanan trajedilerin hiçbirisi, dört acı veren yıldan beri peşinde olduğumuz şeylere ulaşmanın bize verdiği mutluluk duygusunu silemedi.

Kahramanın rastlantı gibi görünen olaylar sonunda geleceğini belirleyecek dikkatsiz bir adım attığı klasik trajedilerde olduğu gibi:
“Öykülerdeki yolunu kaybetmiş gezgin şövalyeler gibi, kavşaklarda tereddüt ediyorduk. Sağa gidersen atını kaybedeceksin, ama kendin kurtulacaksın. Sola gidersen atın kurtulacak ama sen öleceksin. Öne doğru gidersen herkes seni terkedecek. Geriye dönmek… o da imkansız.” – Aleksandr Herzen

Amerikan yardımının kesilmesini bir kan banyosunun izleyeceğinin farkında olmadılar.

Yaralar derindi ve barış çok az sevinç getirdi.

Hiçbir şey, Hanoi ile mutabakatın seçimleri etkilemek için yapıldığı iddiası kadar gülünç olamaz.

Eğer bir devletin barış şartlarını uygulama gücü yoksa, basitçe ve açık bir şekilde davasından vazgeçmesi daha iyi olur.

Paris’te imzalanan bir parça kağıt Hanoi’nin değişmeyen hedefini değiştirecek değildi.

Amerika, kazancıyla kıyaslanamayacak bir ölçüde Vietnam macerasının bedelini ödedi. Güvenlik bir bütün olduğuna göre, uluslararası düzenin dokunmasında bir iplik çekildiğinde bütün kumaşın söküleceği açıktı.

Kuşkusuz, başka hiçbir toplumun kendi nihai birlik ve bağlılığına, kendisini ortadan bölüp tekrar bir araya getirecek kadar inancı yoktur. Hiçbir halk, kıvılcımı yeniden ateşlemek için ulusça dağılmayı göze alacak kadar şövalyece hareket etmemiştir.

Tarih en önemli derslerini zamana bıraksa da, Vietnam deneyimi, Amerikan psikolojisinde derin izler bırakmıştır.

Bir devlet, olası rakibine karşı aşırı güçlenirse savaş tehlikesi açığa çıkar.
Dünya tarihinde, uzun barış dönemleri yalnızca güç dengesi sağlandığında geçekleşmiştir.

Gücümüz yalnızca barışı korumak için kullanılacaktır, onu bozmak için değil;
ve gücümüz yalnız özgürlüğü savunmak için kullanılacaktır, onu yok etmek için değil.

Ancak gerçeklik, böyle resmi bir kriter kapsülü içine konulmaya direnmiştir.

Komünizmin gereğinden fazla genişlemesi, çöküşünü de hızlandıracaktı. Amerika’nın zaferinin tohumlarının komünizme karşı direnmekten vazgeçmesinde olduğu iddiası, gerçekte ancak bir romancı paradoksuydu.

Romalı fatihler tarafından yeryüzünden silinen Kartaca için, birkaç yüzyıl sonra Roma’nın da haritadan silinmesi bir teselli olamazdı.

Dünya ile ilgilenmemizin nedeni yükümlülüklerimiz olması değildir; dünya ile ilgilendiğimizden dolayı yükümlülüklerimiz vardır. Çıkarlarımız yükümlülüklerimize şekil vermelidir, yükümlülüklerimiz çıkarlarımıza değil.

Ortaya çıkan yaklaşım, ne ilahiyatçılarınki gibi tam hesaplaşmacı, ne de psikiyatristlerinki gibi tam uzlaşmacı idi.

Nükleer bir savaş başlatma kararı, bu işe yıllarını vermiş bilim adamlarının değil, bu silahları düşünmeye birkaç saatlerini ayırmış devlet adamları tarafından verilecekti. Ve bu liderler, en ufak bir hesap hatasının, kendi toplumlarını yok edeceğinin farkındaydılar. İki taraf da deneyimsizdi ve nükleer savaşta başarılı olmak için binlerce nükleer savaş başlığının aynı anda ateşlenmesi zodunluydı. Ancak Sovyetler Birliği aynı anda üçten fazla füze denemedi; Birleşik Devletler ise tek bir füze dahi atmadı. Çünkü silolar ülkenin tam ortasındaydı ve füze kazara yere düşerse orman yangınlarından endişe ediliyordu. İşte kendine güven de ancak bu kadardı.

Devlet adamlığının temel görevlerinden biri, konular içinde hangisinin gerçekten önemli olduğunu ve konumunu kuvvetlendirmek için kullanılabileceğini anlamaktır.

Gerçek, herhangi bir başkanın, bu kadar çok farklı ördeği bir sıra halinde dizebileceğine inanılmasına izin vermeyecek kadar karmaşıktır.

Satrançta ilk öğrenilen ders, ne kadar çok kareye hakim olursan o kadar seçeneğin olur ve rakibin de bir o kadar kısıtlanır.

Her ne kadar de Gaulle’ün politik reçeteleri, Fransız prizmasından geçirildiğinden dolayı biraz çarptırılmış ise de, temel analiz, olacakları önceden görmüştür.

Sovyet diplomatları hiçbir zaman kavramsal sorunları tartışmazlardı. Taktikleri, Moskova’nın çok önem verdiği bir problem seçip, sonuç alana dek şaşmaz bir ısrarla bu konuyu tartışmak ve muhatabını iknadan çok onu bıktırmak suretiyle istediğini elde etmekti.

Sovyetler Birliği’nin krizleri çözme yeteneğinin, bu krizleri çıkarmaktaki yeteneği ile kıyas kabul etmediği su götürmezdi.

Kısacası öyle bir dünya ki, ne yönetilebilir, ne de terk edilebilir. Böyle bir dünyada kesin bir son nokta yoktur ve bir probleme bulunan çözüm, ondan sonraki probleme davetiye çıkarabilir.

Çin’e açılmayı dişlerini sıkarak yutmak zorunda kaldılar.

Görüşme, karşılıklı ödün alışverişi anlamına gelir. Görüşme dışında kalanlar, kendileri olsa asla ödün vermeyecekleri fantezisini düşünür dururlar. Ama gerçekte öyle değildir: Karşı tarafta buna mukabil haklarını savunan birisi vardır.

On yıllık perspektifte, Sovyet savaş başlıklarının dünya devletleri arasındaki eşitsizlikle ilgili arşivlerini gören bir insan, kendini münzevi bir manastırda, Ortaçağ’dan kalma bir el yazmasını okuyor gibi hissediyordu.

Hiçbir başkan dış politika konuşmalarını kendisi hazırlamaz.

Ronald Reagan’ın yumuşak ve yaldızlı görüntüsünün ardında, olağanüstü karmaşık bir karakter gizliydi. Aynı zamanda hem cana yakın, hem mesafeli, hem neşeli ve hem de yalnızdı. Kendisi ile başkaları arasındaki mesafeyi iyi huyluluğu ile kurardı. Herkese karşı eşit dostluk gösterince, herkesi aynı hikayelerle eğlendirince, kimse ondan özel bir yakınlık istemeyecekti. Konuşmadan konuşmaya tekrar tekrar kullanılan fıkra deposu, bazı zayıflıklara karşı bir kalkan niteliğindeydi. Birçok aktör gibi Reagan da yalnız bir adamdı ve bencil olmakla beraber cana yakın bir kişiliği vardı. Reagan’a en yakın kişi bana şöyle demişti:
“Tanıdığım en yakın ve aynı zamanda en uzak insan!”

Amerika’nın emperyalist devlet olduğu ve dünya güvenliği için bir tehdit oluşturduğumuz söyleniyor. Böyle bir suçlamayı destekleyecek herhangi bir kanıt olmadığı gibi, aksine, Birleşik Devletler’in hiçbir tehlike yaşamadan bütün dünyayı egemenliği altına alma olasılığı varken, böyle yapmadığının sağlam delili ortadadır.

Onlar hakkında kötü niyetlerimiz yok. Ancak onların bizim hakkımızda kötü niyetleri olduğunu düşünüyoruz. Bunun için toplanmalıyız.

Amerika Sovyetlere kendi kullandığı ilaçları tattırmak istiyordu.

Özgürlük ve demokrasiyi yükseltmekte kullanılan dil, Makyavelci gerçeklikle mayalandı.

Karşılıklı Yok Olma Doktrini:
Sivil kayıpların yüksek düzeyde olacağı varsayımına dayanan bir sistemdi ve bu yüzden hiçbir tarafın nükleer bir savaşı başlatamayacağı varsayılıyordu.

Gorbaçov ısrar edince, Reagan hiçbir dış politika profesyonelinin yapmaması gereken bir şeyi yaptı:
Masadan kalkıp odayı terk etti.
Yıllar sonra Gorbaçov’un o günkü danışmanına sordum:
Sovyetler, Birleşik Devletler’in kabul ettiği noktada neden anlaşmaya varamadı?
“Her şeyi düşünmüştük; fakat Reagan’ın salonu terk edeceğini hiç düşünememiştik!”

Lenin’den sonra yedinci lider olan Gorbaçov, evvelce görülmemiş bir güç ve prestije kavuşan bir Sovyetler Birliği’nde bu konuma yükselmişti. Ancak kurulması bu kadar çok kan dökülmesine ve servete mal olan bir imparatorluğun ölümü sırasında başkanlık yapmak da adeta kaderiydi.

Diğer devletler, Reagan’ın nükleer silahların toptan ortadan kaldırılması görüşüne vize vermemiştir.

Büyük şirketler, tonlarca yük taşıyan süper tankerler gibidir. Dönüş yarıçapları yüzlerde metredir ve manevra kabiliyetleri kısıtlıdır.

Ya birlikte yaşayacağız, ya birlikte yok olacağız!

Bir silah, mükemmel vuruş yeteneğini ilk atışta karşılamak zorunda olsaydı,
dünyada hiçbir silah geliştirilemezdi.

Nükleer silahların inhibe görüşmeleri, ayakları üzerinde zor duran Sovyet sistemi üzerinde baskı uygulamak için bir araçtı ve bu iş için düşünülmüş olmadığı için daha da etkiliydi.

Sonradan yapılan değerlendirmelerde, başarısızlığın faturası o günkü şartlara değil, bireylere kesilir.

Devlet adamlarının doğru karar vermeye olduğu kadar, şansa da gereksinimi vardır.

Gorbaçov, toplumun problemlerini doğru tanımlamıştı; ancak bu durum, çözümleri ulaşılmaz bir noktaya yükseltmişti. Gorbaçov, yarı şeffaf, kırılmaz camlı bir odaya hapsedilmiş gibi, dış dünyayı net görüyor, fakat gördüğünü anlayamıyordu.

Devrimler, önce kendi çocuklarını yer.

Gorbaçov bana,
“Neyin yanlış olduğunu bilmek kolay, fakat neyin doğru olduğunu bilmek, işte işin en zor kısmı bu!” demişti.

Sovyetler Birliği, bir gecede dünyanın en güçlü devletinden, en zayıf ve acınacak devleti konumuna düştü.

Reagan’ın dış politikası yeni bir dönemin şafağından çok, parlak bir gün batışına benziyordu.

Hem Bush hem de Clinton, yeni dünya düzeninden, sokağın köşesinden gidip alınabilecek bir şeymiş gibi söz ediyorlardı. Oysa doğumdan önceki cenin gibiydi ve nihai şeklini alması için yüzyıl gerekliydi.

“Diplomasi dünyasında dolu bir tabanca, hukuki bilgiden daha güçlüdür.” – Hitler

Otokrasi (hükümdarın tüm siyasal gücü elinde bulundurduğu yönetim biçimi – Örnek: Türkiye) olan toplumlarda hükümetin seçimle değişmesi söz konusu değildir. Bu değişiklik ancak darbeyle olur.
Bu tür yönetimlerde muhalefet, ulusal birlik için bir tehdit olarak görülür ve vatan hainliğiyle eş tutularak acımasızca bastırılır.
Örnek: Cehape
“Demokrasilerde önce oy verip sonra yönetenlere itaat edersiniz. Diktatörlükte ise, oy verme zahmetine bile katlanmazsınız.” – Charles Bukowski

Amerika, dünyadaki en büyük ve en güçlü fakat akranları da olan bir devlet olacaktır; primus inter pares (eşitler arasında birinci.)

Tarihin kılavuz kitabı olmadığı gibi, tatmin edici benzetmeler de sunmaz. Ancak tarih, örneklerle öğretir.

Amerika’nın çizgiyi nerede çekmesi gerektiği konusunda daha geniş bir konsensüse gereksinimi vardır.

Asya ve Avrupa’nın büyük bir devlet tarafından egemenlik altına alınması, Amerika için stratejik tehlikenin tanımını oluşturur. Çünkü böyle bir gruplaşma, Amerika’yı, ekonomik ve sonunda askeri bakımdan geçebilir. Bu tehlikeye karşı, egemen güç, iyi niyetli de olsa direnilmelidir. Çünkü niyetler değişince, Amerika etkili bir direnme yapamayacak derecede kapasitesini yitirmiş ve olaylara yön vermekten aciz bir durumda kalabilir.

Çöken imparatorluk iki tip gerginlik yaratır:
1. Bu zayıflıktan yararlanarak ganimet toplamak isteyen komşular.
2. İmparatorluğun, otoritesini yeniden kazanmak için çevresine gösterdiği çabalar.

Bir lider, gelecek hakkında en uygun tahminleri yaparak önündeki çıkmazları geçiştirebilir; en önemli sınav da öngörülemeyen tehlikelere karşı kendini savunma yeteneğidir.

Amerika, statü bazında karar veren bir ülkedir; yetkili birisi, genellikle başkan, ara sıra dışişleri bakanı seçeneklerden birini seçer. Japonya ise konsensüse bağlıdır. başbakan dahil hiç kimse tek başına karar verme yetkisine sahip değildir. konsensüse katılan herkes mütabık olmadan karar alınmış sayılmaz.

Amerika’nın her yanlışa bir çare bulması ve her kıpırdayan taşı yerine yerine oturması gerekirdi.

Bazı canavarlara karşı öldürülmese bile direnilmeli.

Dramatik Amerikan filmleri, katilin, erdemli bir insana dönüştüğü kıssalarla doludur.
Gerçek dünyada böylesi değişimler nadirattır. Hele ulus dediğimiz kolektif yapıda daha ender görülür.

“Tarihi ihmal edenler, onun tekerrür etmesine mahkum olurlar.” – Santayana

Gelecek hakkında görüşler ileri sürülebilir, fakat gelecek gösterilemez.
Bunun gibi, olanaklarla ümit arasındaki ilişki de özünde tahminidir.

“Hey yolcu, yollar yapılmaz; yürüyerek oluşturulur.” – İspanya

Doktrin: “- Ruslar burayı ele geçirirse intihar ederim.
– Otur da bir şeyler ye! Ölmek için her zaman vakit vardır!” – Çöküş