Hatta senin içinde korunmayı hak eden küçük bir kız çocuğu yaşıyor.

*

Hayatımın en güzel sevişmelerini onunla yaşıyorum.
Bu beni her seferinde ona biraz daha bağlıyor, biraz daha aidiyet ve sahiplenme hisseder oluyorum.
O anlar hiç bitmesin, içimden hiç çıkmasın, sürekli bana aksın ve hiç ayrılmayalım istiyorum.

Çok bilinen bir hikayedir, soğuk bir kış günü karların arasında donmak üzere olan serçenin hikayesi:
Üzerine pisleyen inek ve onu bu pislikten kurtaran kedi ile ilgili…
İnek, serçenin üzerine pisleyerek onu donmaktan kurtarır; kedi ise onu o pislikten kurtardıktan sonra afiyetle yer. Bu hikaye hep aklımdadır. Bizi pisliğe bulaştıran herkes düşmanımız değil, bizi pislikten kurtaran herkes de dostumuz değil. Bu olayda Oya’yı serçe, kendimi de üzerine pisleyen inek gibi gördüğümden değil, kötü zannettiğimiz pek çok şeyin aslında bizim iyiliğimize hizmet ettiğini çok sonradan fark ettiğimizden.

Peki bir kadın ne ister?
Cevabı basit; güven ve korunmak…
Bizim ilişkimizde olmayan şey…
Mehmet, artık benim için ne sığınılacak bir liman, ne de rüzgarına güvenilebilecek bir havaydı.
Onunla yola çıkılmaması gerektiğini, yolun sonunda anlamış olmam da bir ironi, kötü bir şaka gibiydi.
O bir sığınak idiyse eğer, sığınağın ta kendisiydi zararlı olan. Liman zannettiğimiz kucak, rüzgarı en fazla alan yerdi. Nasıl da kötü bir histi bu!

İmajı değiştirmek, gerçeği değiştirmekten çok daha kolaydır.

İyi de nasıl yapayım? Bana bunca mutluluk hormonu salgılatan adama aşık olmamayı nasıl başarayım?
Bedenim onun yanında otomatik tepki veriyor. Ben kadınlığımın, salgılarımın gereğini yaşıyorum.

Çırılçıplak kalana kadar soyunuyor. O karanlıkta silüeti şahane. Kalçaları, kol kasları, gövdesi, bacakları… Sanki üzerine ışık tozları serpilmiş bir Yunan tanrısı, tıpkı bir heykel gibi…

Odadan çıkıyor ve Alaçatı’nın o sevimli sabah enerjisini içimize çekiyoruz.

Deniz kenarındayız. Rüzgar sörfçülerinin rengarenk yelkenleri, çocukların optimistleriyle birlikte denizin üzerine konmuş yüzlerce kelebeği andırıyor. Tatlı bir esinti var ve boynumu yalayan nefis bir güneş…

Bir saçmalık olduğu belli. Bekliyoruz. O konuşkan adam bile susmuş, çaresiz gözlerle bana bakıyor.
Dikkatimi çeken şey şu, taksi şoförü yaşadığımız bu karışıklığa en ufacık bir sinirlenme göstermiyor.
Üstelik onun zamanından çalıyorum, hiç oralı değil. Bana cidden yardım etmek istiyor. Hayatımda ota b*ka sinirlenen adam dolu olduğu için onun bu insani hali hem dikkatimi çekiyor hem de hoşuma gidiyor.

“Ben” Bennu… Hayatın ona, pek çok anlamda cömert davrandığı biriyim…

Bu düşüncelerle çıkıyorum yataktan ve aşağıya kahvaltıya iniyorum. Otelin tatlı sahibi beni güler yüzle selamlıyor. Sohbet ediyoruz. Gece olan karışıklık için özür dilemesi çok centilmence. Halbuki hatalı olan benim.
“Asıl ben özür dilerim, tarihleri karıştırmışım,” diyorum.
Seviyorum bu tip insanları. O da farkında aslında hatanın kimde olduğunun…
Ama bunu gündeme getirmeyecek kadar da zarif biri. İşte tam da bu! Sorunlar karşısında herkes kendi payına düşeni alsa üzerine ve birbirimizden özür dileyebilme öz güvenini gösterebilsek, dünya çok daha yaşanası bir yer olmaz mı?

Bizi korkutmak için,
“Ben bu iskeleden atlayacağım ve bakın görün, piranhalar beni yemeyecek!” dedi.
Oya ile korku içinde onu izliyorduk. Daha henüz 10 yaşındaydım. Böyle bir şey yapma hakkı yoktu. İçimi korkunç bir hüzün ve endişe kaplamıştı. Ya babam ölürse diye, çocuk aklımla acı çekmiştim. Sevgi, terk edilme, sevdiğini kaybetme korkusu ne zaman içime işlemiş, ufaklığımdan beri hep aynı karmayı yaşamamın tohumları ne zaman atılmış, şimdi daha iyi anlıyorum.

İşte o, yıllarca hayalini kurduğum an geliyor. Sırayla gelip şamanların önüne diz çöküyoruz.
Herkes içinden niyetini Ayahuasca’nın büyücü ruhu kabul edilen Mother Ayahuasca söylüyor. Şamanlar niyet tutan kişinin aldığı enerji ile uygun olduğunu hissettikleri bir “ikaro“yu ıslıkla çalıyorlar. Sonra elimize o kutsal Ayahuasca karışımını alıyor, şamanın önünde içiyor ve yerimize dönüyoruz. İçtiğim şey, küçük bir kahve bardağının yarısı kadar. Kıvamlı, nahoş bir sıvı. Ancak ilk yudumu aldığım anki duygumu anlatmaya kelimeler yetmez. Bu kadar feci, metalik bir tat gerçekten olamaz. Kusmak, bağırmak, kaçmak istiyorum.

Bu sefer sapsarı bir sıvı kusmama sebep oluyor. Bazılarımız ishal oluyoruz, içimizde ne var ne yoksa çıkarıyoruz. Bazılarımızda aşırı terleme başlıyor. Bunların hepsinin arınmanın değişik şekilleri olduğu söyleniyor. Bu etkileri gören şamanlar hiç de yadırgamıyorlar, vücuttaki fazlalıkların atıldığını, bunun normal olduğunu dile getiriyorlar. Diğer insanların ne yaptığını bir süre sonra izleyemez oluyorum; çünkü kendi derdime düşmüşüm. Başkasını gözleyecek halim yok. Ikaro başladığında sanki bir atlıkarıncanın içinde dönüyorum. Mavi-kırmızı ışıklar var ve tepemde de muhteşem bir kubbe… Bir kaleydoskoptan bakar gibi renklerin ve şekillerin yer değiştirdiğini görüyorum. Ancak bu hal uzun sürmüyor. Koşarak kendimi tuvalete atıyorum, tekrar istifrağ ediyorum. O kadar çok çıkarıyorum ki, sanki vücudumun dışına attığım her madde beni içimdeki şeytandan kurtarıyor, arındırıyor, ama bu olurken de canıma okunuyor. Bir süre sonra hareketlerimi kontrol edemez hale geliyorum. Kendimi yerime zor atıyorum. Dizlerimin üstüne çöküyor ve ses çıkaramıyorum. Ağlıyorum ama gözyaşım yok, konuşmak istiyorum, sesim çıkmıyor. Bir çeşit panik atak yaşamaya başlıyorum. Sanki bu sefer içimdeki şeytan galip gelmiş ve kontrolü eline almış. Bu kötü his tekrar bir istifrağ ile sonlanıyor. Bu sefer kovanın içinde Medusa’nın saçları gibi yılanlar ve solucanlar görüyorum. Değişen her ikaro ile başka bir ilahi güç ile bağlantı kuruluyor. Gülmeye başlıyorum. Çay, her duyguyu tatmamı sağlıyor. Ruh halim, söylenen ikarolara paralel değişiyor. Bir mutluyum, bir mutsuz… Gülmek ve ağlamak arasında saniyeler var, dengem altüst… Yanımdaki kişiden, şamanlara söylemesini ve gelip bana yardım etmelerini istiyorum. İlk önce bir çırak şaman geliyor, maalesef benimle başa çıkamıyor. Asıl şaman geliyor. Sanki Exorcist Filmi’nin başrol oyuncusuyum ve şeytan tarafından ele geçirilmişim. O kötü ruhu içimden çıkarmak için bayağı uğraşıyorlar ve sonunda başarıyorlar. Kendimi onlara çoktan teslim etmişim. Yoksa bu kabustan, kendimden, içseslerimden kurtulmamın imkanı yok.

*

Oysa insanların şiddetine uğrayan Bennu’nun hayata dair endişeleri var. Peki, buralara kadar gelip kendi gerçeğinden kaçmak ne işe yarayacak? Cevabı basit, insanın özünden kaçabileceği yer yok, hüzünleri de mutlulukları da yanımızda götüyoruz; hem de her yere…

Bu tip uzaklaşmalar, ayrılıklar, bir çeşit kalibrasyondur; hayata verilen bir nefes arasıdır…

Darbe Gecesi

Havaalanına geldiğimde içimi tarifsiz bir özlem kaplıyor. Çocuklarımı arıyorum. Seslerini duyunca her zamanki gibi ılık bir mutluluk akıyor içime. Bir an önce onlara kavuşmak istiyorum.

15 Temmuz 2016 – Darbe Girişimi
Televizyondan aldığım bilgiler, insanların ölüyor olması, askerler, tanklar, bombalar, tüfekler, oğullarımın dönüş yolunda bana telefonda anlattıkları, bir türlü eve gelememeleri ve hayal gücümün beslediği endişe… Çıldırıyorum. Onlara bir şey olacak korkusu, çocuklarıma erişememe ve hatta bir daha onları görememe ihtimali, anlatılacak bir şey değil. Ne yapacağımı bilemiyor, evde oradan oraya volta atıyor, kabıma sığamıyorum. Kendimi dışarı atsam, nereye gideceğim, onlara hangi yoldan, nasıl ulaşacağım? Elimde telefon, sürekli onlarla konuşuyorum. Böyle bir his yok, böyle bir gece yok, böyle bir gecede bin kere ölmek yok… Havalimanından eve gelmeleri tam 10 saat sürüyor. Hayatımın en kötü gecesi…

*

Mehmet’ten ayrılır ayrılmaz acılarım sona ermemişti elbette. Zaten evli olmadığımız için, ayrılık tam manasıyla adını hak edene kadar değişik ve uzun bir süreç yaşadık. Evet, onun delirme anlarında kendini bilmeksizin uyguladığı şiddetten kaçıyordum. Evimden, çocuklarımdan uzak durmasını sağlamıştım ama aynı zamanda sevdiğim biriydi o ve onu özlüyordum. İçmeye başlamadan önceki iyi hallerini, gülümseyen, sağlıklı, sevgili hallerini… İtiraf etmeliyim ki her şeyin bir rüya olmasını, o ilk üç ayı sil baştan yaşamayı o kadar çok isterdim ki… Belki de her şeye zaten o ayların hatrı için katlanmıştım.

Sevgi de sevgili de kolayca terk edilemiyor… Zaten terk etmek, potansiyel bir canavarı ortama salmaktan başka ne ki? O canavar, içinde yaşattığı öfkeyi kusacak birilerini mutlaka buluyor. O halde seviyorsan ve çevreye duyarlı, sosyal sorumluluk sahibi bir insansan evdeki canavarını topluma bırakma! Bırakma ki başka insanlar da yaralanmasın. Şiddete katlan ve canavarı değiştirmeye çalış…
Ne diyorum ben ya? Onlara çocukluktan bahşedilen, kodlanan verileri formatlamaya soyunmak, yel değirmenlerine karşı yapılan Don Kişot’luktan başka bir şey değil.

İnsan sevdiği kişinin masum hallerini gördükçe, “düzelecek” umudu çoğalıyor ve her şeyin yoluna gireceğine olan inancı da artıyor. Ben de herkes gibi sevdiğime karşı zayıf biriydim. Bu acıyı çektim, çünkü acımın kaynağı aynı zamanda sevgimin de kaynağıydı!

İki şerit kokain önümde duruyordu. Parayı rulo haline getirip tek seferde birini bir burun deliğimden, diğerini diğer burun deliğimden içeri çektim. Beynime kadar…Ayak parmaklarımdan saç diplerime kadar bir patlama yaşadım. Aşırı coşkunun, canlılık hissinin çok ötesinde, daha önce hiç tatmadığım, tüm korkularımı silip süpüren, engelleri yok eden, hiçbir şeyi umursamadığım bir ruh haline büründüm. Zihinsel olarak kendimi her zaman olduğumdan daha uyanık hissetmem, duyusal algılarımın açılması, özellikle de görme, işitme ve dokunma hissiyle duyumsadıklarımın artması da cabasıydı. Yemek ve uykuya ihtiyacım yok, her şeyi yapabilirim, başarabilirim, zaman yavaş ve ben hızlıyım… Dünya çok güzel ve basit bir yer… Ve bir anda… Ne kadar zaman geçti? Neden bu yüksek hali kaybediyorum? Nereden düşüyorum ben? Neden her şey biraz daha hızlandı? Ben mi yavaşladım yoksa?
O canlılık hissine ne oldu? Neden bu kadar yorgun hissediyorum? Aynalar neden bu kadar çirkin gösteriyor? Bunu neden yaptım bunu? Pişmanlık… Berbat hissediyorum.

Oysa onları yaşarken de farkındaydım ne kadar yanıldığımın, yaraya tampon olur sandığım şeyin aslında yarayı yapan şeyin ta kendisi olduğunun.

Bir keresinde o dönemdeki anlık sevgililerimden birinden şu sözü duymuştum:
“bennu, aslında sen evlenilecek bir kadınsın ama dışarıya verdiğin bu dağıtmış imaj yüzünden herkes seni farklı algılıyor… Sen ne kadar gizlersen gizle, özünü görebilen biri içindeki sevilmek, sarıp sarmalanmak isteyen o naif kadını da görür. Çok sayıda ilişki kurarak aslında ta derinlerindeki o monogam (tek eşli) duyguyu doyurmaya çalışıyorsun. İstediğin tüm özelliklerin tek bir kişide toplanamayacağına olan inancın yüzünden herkesten bir parça topluyorsun. Senin gönlünde yatanın bu olmadığını ben biliyorum. Lütfen kendini topla!..”

Bu, belki de şimdiye kadar benim için yapılmış en doğru analizdi!

*

İlişkinin ilk günlerinde her şeyin gözüme hoş ve güzel görünmesi normaldi, bunun hep böyle olmayacağını biliyordum, ama bu rüyadan da uyanmak istemiyordum.

Hayatın amacını bulamamış herkes gibi o da beyninin içinde büyüyen boşlukları kapatmak için unutmaya, gününü gün etmeye çalışıyordu.

Demek ki sorunun bir kısmı da bendeydi. Şiddet seven, kadının üzerinde fiziksel gücünü test eden, testosteron patlaması yaşayan adamları bulup hayatıma dahil etmek, gerçeği vakitlice görememek, başkasını değil kendimi kandırmak, benim öz kusurumdu. Şaka gibi, Mehmet’ten ayrılma sebebimi şimdi de Cemal’le yaşıyordum. Yağmurdan kaçarken doluya tutulmak gibiydi bu. Bu nasıl bir kaderdi? Ben nerde hata yapıyordum? Neden sevgililerimden, eşimden şiddet görüyordum? Neden bu altyapıdaki insanları seçiyordum? Neyi gözardı ediyordum?

Onu sevmemin temelinde güzel bir insanı sevmek isteğim yatıyordu. O güzel bir insandı, ne var ki enkazları, hataları, zaafları vardı. Hepimiz gibi…

Ben de kendimi dış gözle bir yerlerde okusam,
“Ne aptal kadın yahu, hem göz yumuyor hem de şikayet ediyor,” derdim.
Oysa realite öyle işlemiyordu. Bir şeyi sıcağı sıcağına yaşarken, tıpkı kısık ateşte yavaş yavaş pişen kurbağa sendromu gibi, sıçrayıp kaçmak insanın içinden gelmiyordu.
Çünkü, şiddet, sevgisizlik ve aşağılanma gördüğüm anlar kısıtlıydı.
Sevgi, ilgi ve şefkat de görüyordum ve bunlar da beni, yaşadığım duyguyu mükemmelen tanımlamaktan alıkoyuyordu.

Bir gün, çoğu erkeğin yapmak istediği şeyi o da denemek istedi ve bana anal seks önerdi. İlk eşimle bile yapamadığımı, o koca aletin canımı yakmasından korktuğumu söyledim. O an kıyamet koptu. Hayatımın travması o cümle oldu.
Sanki, onunkine “küçük” demişim gibi komplekse girdi ve o günden sonra bunu daima başıma kaktı. Ben de öğrendim ki, ilişkilerinde asla eski erkekleri övmeyeceksin ve anlatmayacaksın. Ama onlar bizi eski arkadaşlarıyla kıyaslamaya, onun memesi şöyle kalçaları böyle, diye söyleyebilirler; sorun yok!

Bir anda evlilik kavramından neden hazzetmediğimi anımsadım. Evlilik, sadece bir aşk değil, aile ve ekonomik çıkar kurumuydu. Ben hayatımda hiç kimseye çıkar amaçlı yanaşmadım, hiç kimseyle de bu gizli ajandayla evlenmedim. Gözlerine acı acı baktım ve boşanma sözleşmesini sakince imzaladım.

*

Beklediğimi bile bile beni aramıyor. Huzursuzum. Ben de aramaktan vazgeçiyorum. İşte bu anlar benim için delirme zamanları. Çıldırıyorum, çünkü, sanki ben suçluymuşum gibi kendimi sorguluyorum. Geçmişte yaşadıklarım ve maruz kaldığım diğer psikolojik şiddet olayları geliyor aklıma. Kendimi çaresiz, güçsüz ve bağımlı hissediyorum.

Melanie Brown’un Brutally Honest (Acımasızca Dürüst) isimli kitabını okuyorum ve benim hayatımla bağdaşan ne çok anısı olduğunu görüp şaşırıyorum. Ben de günün birinde bir kitap yazarsam onun kadar açık, onun kadar çıplak yazmak istiyorum.

Karşıdaki çift yaklaştıkça kalp atışlarım hızlanıyor. El eleler. Kadın dar, siyah bir pantolon giymiş, koca kalçalı, sarı postişli, paçoz bir kadın ve yanındaki de sevgilim Yağız!

Saç diplerime kadar yandığımı hissediyorum. Sanki bir kazan kaynar suyu başımdan aşağı döküyorlar. Karısı mı var bu adamın? İki buçuk yıldır gece gündüz beraber olduğum adamın bir de karısı mı var?

Kolları güçlü, kurtulmam çok zor. Engellenen her insan gibi hırsım artıyor ve öfke içimde gitgide tırmanan, potansiyel bir patlama hissine dönüşüyor.

Sonra fısıltıya yakın bir sesle,
“Bennu, dur sakin ol,” diyor.
Garip olan şu ki, benim yüksek frekansım bir anda onun o düşük ses tonuna uyumlanıyor. Cidden yavaşlıyorum. Ağlamak da iyi geliyor. Yağız ise, hiç olmadığı kadar anlayışlı mı, yoksa bu da onun profesyonel yeteneklerinden biri mi?

*

“Gel buraya kadın gel! Özledim seni…” diyerek güçlü kollarını bana doluyor. Sıcacık, şefkatli… Her zaman olduğu gibi. Ben de kedi mırıltılarına benzer memnuniyet sesleri çıkarıyorum…

*

Bu çocuklar, başkalarına benzemek, kalıplar içinde büyümek, bu sisteme kırık bir dişli daha olmak zorunda değiller.

Sen nefis bir insansın!

Her istediğini elde edemezsin, vitrinden elbise seçer gibi,
“Bu benim olsun!” diyemezsin. Ne kadar saf ve iyi niyetli olursan ol, sevgini herkese verebilir ama tüm sevgilerin sahibi olamazsın.

Gözlerime inanamıyorum. Yağız tam 16 kez aramış, mesaj da atmış. Hoşuma gidiyor bu durum. İntikamımı almış oluyorum. Ona hemen dönmeme alışık. Şimdi kesin mahsus açmadığımı düşünmüştür. Aslında böyle huylarım yok. Keşke olsa. Ben beceremiyorum öyle taktik işlerini. Ne isem oyum. Kadınsı numaralar, sahteden telefona cevap vermemeler bana komik geliyor.

Hepsi birer vampir. Enerjimi ve mutluluğumu kendilerine besin yapıyorlar.

Buna hiçbir anlam veremiyorum. Beni küçültmeye çalışırken, kendini yok ediyor Yağız.
Tıpkı diğerleri gibi… Sevgilimin gitmesinden çok sevgimin gitmesi beni üzüyor!..

Bu ne ya! Hayatım, beni b*k gibi bıraktığını sanıp, kapıyı vurup giden adamlarla dolu.
Beni acıtmak ve eksiltmek onları çoğaltıyor olamaz. Bir şeyi göz ardı ediyorlar; çarpıp gittikleri kapı benim kapım. Çocuklarımla birlikte, sprey boyalarla rengarenk boyadığımız, bizim renkli dünyamıza açılan kapı. O kapı kendilerine bizim tarafımızdan açılmış, onlar çarpıp çıkmayı seçmişler. Yolları açık olsun. Bu vefasızlık beni ağlatsa da canları sağ olsun. Kapının bu tarafında hep ilgi, neşe, güzellik var. Bunu görememiş olmaları benim aşağılanmam olamaz. Burada onları kucaklayan insanlar olmuş. Karınları doyurulmuş. Sevilmişler. Kapıyı çarpıp çıkıp gitmek ha? Bravo! Çok erkekmişsiniz. Çok erişilmez, çok büyükmüşsünüz…

Herkese kendi dalgası tsunami gibi gelir.

Bir insanı asla değiştiremezsin!

Her tarafım çürük içindeydi, eskiden aslan yelesi gibi olan güzelim saçlarım çekilmek ve koparılmaktan zayıflamış, yoluk bir görüntüdeydi.
Ezik, aptal, şiddet görmüş bir salak gibiydim. Hayatımın belki de en kötü günleriydi. Vücudumdaki çürükler her geçen gün daha da belirginleşiyor, utancımı yüzüme haykırıyorlardı. Ben resmen şiddet gören ve susan bir kadındım.
Bu bir tesadüf müydü, yoksa ben “sorunlu adam” çeken bir mıknatıs mıydım?
İnsan, içindeyken resmin tamamını göremiyor!

*

Ve bunun adı “psikolojik şiddet” idi. Yazık ki ben yaşadığım bu duygunun tanımını yapamıyordum. Yavaş yavaş ve çaktırmadan beni bütün çevremden koparmayı başardı. Dostlarım ile görüşemiyordum, annemi uzaklaştırdı, hiç kimseyi yakınımıza sokmamayı başardı ve ben de buna izin verdim. Yapayalnızdım. Bir o vardı, bir de ben. Onun benden başka hayatı yoktu ki, benim de onsuz bir hayatım olmasın istiyordu. Günün 24 saatini birlikte geçirir olmuştuk.

Çok az arkadaşı kalmıştı. Belki de bunun için beni sürekli kıskanıyor ve kısıtlamaya çalışıyordu.
“Seni neden bu kadar seviyor insanlar?” derdi.
“Neden hiç kimse beni sevmiyor?”
İlişkimizin başlangıcında annemle görüşüyordu. O zamanlar öyle mutluydum ki… Annemle ne güzel anlaşıyorlar, demiştim. Meğerse annemden benim hakkımda bilgi toplamaya çalışıyormuş. Geçmişim, erkeklerle olan ilişkilerim, aşklarım, kısacası her şey… Ve edindiği tüm bu bilgileri evliliğimizin her günü bir şekilde kullandı. Bazen öfke, bazen kıskançlık, bazen de takılma-şakalaşma dozunda…

*

O neden kapıları çarparak gidiyor? Onun bastıramadığı öfkesi neye? Ben neden, söz konusu cinsellik olunca yelkenleri suya indiriyorum?

*

– Benim kadınım bana ait olmalı, diyor.
– İnsanlar bir başkasına değil, kendilerine aittir, diyorum.
– Neden öyle bakıyorsun bana? diye soruyor.
Bilmiyor ki onu gerçekten özleyeceğim.
Bilmiyor ki onu seviyorum.

*

Ancak birine acı vermek istemek sağlıklı değil!

Yağız’ı, sevdiğim, hatta aşık olduğum adamı, bir daha görmemek üzere hayatımdan çıkarma kararını o üç dolu dolu sevişme gününün sonunda almak gücünü kendimde buluyorum.
Ancak, Yağız’ın içimde bıraktığı boşluğu neyle kapatacağımı cidden bilemiyorum.

*

Oğluma,
“Peki, arkadaşının annesine sor, eğer bir sakıncası yoksa bir saat daha kalabilirsin,” diyorum.
Mutluluk çığlıkları atıyor.
Onu sevindirmek ne kolay.
Sevincini gizlememesi ne güzel.

*

Kız arkadaşına telefonda bağıran oğlumu kenara çekiyorum:
“Can, kaldır kafanı ve yüzüme bak!” diyorum.
Onlar üzerinde hala hükümranlığım varken nasıl davranacaklarını öğretmeliyim:
Hayatınızda düzgün ilişkiler ve iyi ayrılıklar yaşayacaksınız.
Ardınızda enkaz falan bırakmayacaksınız!

Endonezya, Bali’de, çeltik tarlalarının arasından geçip okula gittiğimiz o tatlı görüntümüz, tıpkı bir fotoğraf gibi hep gözlerimin önünde…

Oğullarımın başlarına, İstanbul’da karşılaşmayacakları bir sürü olay geliyor. Bir kız yüzünden gece kulüplerinden birinde bodyguardlardan dayak yemekten, motosiklet kazasında tendon koparmaya kadar… Ve bunlar öldürmediği sürece, daha güçlü kılıyor çocuklarımı. Başımıza gelen tatsız şeyleri, öğrenme sürecimizin birer parçası olarak değerlendiriyoruz. Yeni dostlar, arkadaşlar ediniyorlar. İyiyi kötüden ayırt etmeyi, gereksiz yere diklenmemeyi, hayatlarında bazı riskleri almamayı öğreniyorlar.

Cinselliklerini yaşama konusunda da uyarıyorum onları; bir anlık zevk için hayatlarını mahvetmemeleri gerektiğini söylüyorum. Ağızlarından çıkan sözlere sahip olmalarını, mümkün olduğu kadar özür dilemek değil, kırmamak üzerine davranışlarını kontrol etmelerini, sağlıklarını kaybetmeden önce profilaktik önlem almalarını, öz güvenlerini, cesaretlerini kırmadan, başlarına gelebilecek olumsuzluklardan yılmadan mücadele etmeleri üzerine konuşuyoruz akşamları. Ve en önemlisi de kadınlar hakkında şunu söylüyorum:
“Cinsel dürtülerini sizi, aklınızı yitirme konumuna dahi getirse hiçbir kadına şiddet uygulayamazsınız. Kadın bunu fantezi olarak istiyor olsa bile bu konuda sorumluluk sizdedir. İkisini birbirine karıştırırsanız, suç işlemiş olursunuz; insanlık suçu…”
Gece kulüplerinde bodyguardlardan dayak yiyecek yaşa geldiklerine göre bunları duymak için de gayet doğru yaştalar.

*

“Can, Mete SUSUN!” diye bağırıyorum.
“Ne oldu tek tek anlatın!”
Susmuyorlar ki… Ortalık adrenalin ve testosteron kaynıyor…

Bu kaos içinde herkese laf yetiştirmeye çalışırken gördüğüm manzara karşısında bir anda donakalıyorum. Odalardan birinden üzerinde mini babydoll giymiş bir kız çıkıyor. Mutfağa gelip buzdolabını açıyor ve bir elma alıp gelip Derin’in yanına bağdaş kurarak oturuyor. Olanı biteni şaşkın gözlerimle öylece izliyorum. Sonra bana dönüyor ve gülümseyerek,
“Merhaba Bennu,” diyor. Kız 18 yaşında var yok.

“Sen de kimsin ya?” diyorum.

“Ben Malen, Derin’in arkadaşıyım,” diyor.
Derin de elini kızın omzuna atıyor.
Ne demem gerektiğini bilemiyorum.
Sadece şaşıran ben olduğuma göre, evin diğer fertleri bizimle yaşamakta olan bu organizmanın farkında.

“Merhaba Malen,” diyorum.
Derin ile birbirlerine melül melül bakıyorlar.
Bu kız da nerden çıktı?
Dün gece neyi kaçırdım ben?
Bu kız kaç gündür bizim evde?
Ya da yeni geldiyse ben neden bilmiyorum?
Kafamda deli sorular!..
Kaya,
“Mom ya, hadi ara!” diyor. Ona bakıyorum ama aklım Derin-Malen çiftinde.

Kız, kollarını Derin’e doluyor ve
“Seviyorum oğlunu Bennu!” diyor.

Aman Tanrım! Kaos! Herkes herkesle bağırarak konuşuyor. Aptal bir tişört yüzünden çıkabiliyor gürültü ama aslında bayılıyorum bu kaosa. Biliyorum ki, belki de bundan birkaç sene sonra bu evde çıt çıkmayacak. Dört oğlum da eğitimleri ve kendi hayatları için kim bilir nerelerde olacaklar. İşte o zaman ben bu anları çok özlüyor olacağım. Bu bağrışmaları, basit konular yüzünden tırmanan gerginlikleri… Keşke hayat hep böyle kalsa…
Bu, farkındalığımızı zinde tutabildiğimiz ölçüde, bizim neşemiz, bunu görmemiz gerekiyor.

İşte biz buyuz…

Doktrin: “Biriyle yattığın an vücudun istese de istemese de bir söz verir.” – Vanilla Sky Filmi’nden