368 Sayfa.

“Ağaca tırmanmak istiyorsanız yıldızlara çıkmayı hayal edin.” – Konfüçyüs

Şair Cemal Süreya,
“İzmir’de hayat beklenmez, kovalanmaz da. O zaten sizinle beraberdir.” der.
Cemal Süreya aynı şiirinde İzmir insanını ‘muzip’ diye tanımlar ve
“Ey hayat, biz Çeşme’ye gidiyoruz, sen de arkadan gel.” der.

Konfüçyüs’ün çok inandığım bir söz var:
“İletişimdeki en önemli unsur söylenmeyenleri duymaktır.”

Doğrusu; o günlerde Metin Oktay’la evimizin bahçesinde futbol oynamanın bir ayrıcalık olduğunun farkındaydım ama ortamım gereği bu durum bana olağanüstü gelmiyordu. Binlerce insan onu izlemek için stat kapılarında sıralara giriyordu, bense bahçede onunla top oynama özgürlüğüne sahiptim. İşte bu bana renkli bir bakış açısı sağladı. Tüm insanların ulaşılabilir olduğuna inandım ve onları, sadece insan olarak görme becerisi edindim. Farklılıkları bir engel olarak değil de bir imkan olarak görmek gerektiğini ve doğru diyaloglara girildiğinde herkesin iletişime açık olduğunu öğrendim.

Üç efektif pas sizi gole götürür, derler.

Kelimelerin ve vücut dilinin gücü vardır, tabii kullanabilenler için… Ben başardım.
Gözlerden ve vücut dilinden bana ne söylenmek istendiğini anladım.

Bana çok soruldu:
“Çoukken ayak izlerini takip ettiğiniz bir figür var mıydı?”
Münferiden kimse yoktu ama başkalarının ayak izlerinden, neleri yapmam gerektiğini
ve neleri de yapmamam gerektiğini öğrendim.

Ben daima kendimi dışarıdan bir bakışla gözlemledim:
Metin Oktay’la paslaşırken, okulda arkadaşlarımla yürürken,
ABD eski başkanı Bill Clinton’dan bir şey isterken…
Ve anladım ki hayat, yalnızca insanlar arasındaki diyalogdan ibarettir, daha ötesi değil…

Lüks düşkünü rahmetli Edip San öz abim benim tam zıddımdı.
Aynı koşullarda büyümüş olsak bile olaylara karşı tepkilerimiz tamamen farklıydı.
Bu durum, her insanın biricikliğine güzel bir örnektir.

Bilet parasını denkleştirip bir dağ köyünden gelen çocuk,
özel şoförle kapının önüne bırakılan İstanbul’un en zengin mimarının oğlu ve ben…
Galatasaray Lisesi’nde insanların geçmişleri yoktu, gelecekleri vardı.
Biz hep beraberdik ve aynı potada eriyorduk…

Okulda, kumpanyası öncesi organizatör bir abi gelir ve herkese,
“Zorla değil ama mecburi!” diyerek bilet satardı.

Akşam sinemaya gidiyoruz diye çıkıp Kulüp 33’e giderdik.
Kot pantolon, espadril ayakkabı ve Old Spice parfüm oldukça mühimdi.

Sert öğretmenlerimiz de oldu.
Biyoloji hocamız Madam Kirman mesela. Dersinde kıpırdayamazdık.
Her öğrenci, öğretmenlerinin karakterini analiz eder ve ona göre davranır.
Biz de öyle yapardık.

Broşür kolunun sorumlu muavinliğinin üzerinden reklam toplayarak gelir yaratma benim ilk organizasyon denememdir.

Benim velim olan Enver Abi, tüccar terziydi ve en önemli müşterilerinden biri de Münir Nurettin Selçuk’tu.
Enver Abi vasıtasıyla Münir Nurettin Selçuk’la temas ettim. Zaten oğlu Timur Selçuk da Galatasaray Lisesi’ndendi ve ara sıra okula gelip giderdi. Konser konusunda Münir Nurettin Selçuk’la anlaştık ve
“Zorla değil ama mecburi!” mottosuyla biletleri sattık.
Tevfik Fikret Salonu’ndaki o organizsyon benim ilk konserim oldu!
Yaklaşık 800 bilet sattık ve okulun broşür kolu olarak iyi de para kazandık.

ABD’li iş insanı David Sarnoff’ın şu harika sözü beni derinden etkilemiştir:
“Rekabet, en iyi ürünler ve en kötü insanların ortaya çıkmasını sağlar.”

“Paris’te okumak, Paris’te doğmak demektir.” – Victor Hugo

Albert Einstein’ın,
“Aynı şeyi tekrar tekrar yaptıktan sonra farklı sonuçlar beklemek deliliktir.” sözünü önemli bulurum.

Önüme çıkacak muhtemel sorunları daha gerçekleşmeden çözmek bana önemli bir güç kazandırdı.
Açık görüşlülükle neden-sonuç ilişkisi kurup alternatifleri daima önceden planladım.

Galatasaray’da başlayan, her dil, din ve ırktan oluşan insanlarla iletişim hali,
Paris’te daha da vites yükseltti. Zaten yeterince kozmopolit olan o arenada yetenekli bir cengavere dönüşmem kaçınılmazdı.

Bir Türkler çok pratik insanlarız.
Problemleri, alternatifler arayarak çözen insanlar olduğumuz için yabancılar arasından da kolayca sıyrılabiliyoruz.

Hayatın bana bir başka öğretisi şuydu:
Doğru limitler dahilinde ve norm dışı bir talebin yoksa ısrarcı olabilirsin.
Ben de hep bu doğrultuda ilerledim ve taleplerimde ısrarcı dahi oldum.

Daha üniversitenin ilk yılında,
“Bir gazinocu ile nasıl iş yapılır, ne konuşmamak lazım, hangisi güçlüdür, kim yalan söyler?” gibi soruların cevaplarını buldum.

Üniversitedeki 4 yılda başıma gelenler, madden, manen ve fiziksel olarak ödediklerim bir nevi beni hayata karşı zırhladı ve panik durumlarımı ortadan kaldırdı.
Üniversitede ne okursan oku, iş pratiği çok farklı. Zaten diplomaya göre iş bulma hedefim olmadı.
Benim için diplomalardan çok, o belgenin, ana hatlarıyla sana ne kazandırdığı önemli.

Bazen, aynı küçük bir çocuk gibi, elini sıcak suya soktuğun vakit bir daha yapmamayı acı şekilde öğrenirsin.
O acı, tüm nasihatlerden kıymetlidir.

Bazı insanlar bir kişiye karşı sevgiyi ve korkuyu birlikte yaşayınca yalakalıkta sınır tanımazlar.
Bundan ötürü, Erol Simavi de bundan nasibini alıyordu.

Erol Simavi ile ortaklık kurmama nedenlerimden biri de kendimden daha güçlü insanlarla birleştiğim takdirde onların kurumsallığı içinde eriyebileceğimi düşünmemdir. Tek başıma devam etme kararım doğruydu.

Yaşamımda daima tecrübe ettiğim verileri kullandım.

Bütün hayati kararlar belli bir birikim neticesinde ortaya çıkar.

Hayattaki kararlarınızda, finansal koşullar her zaman belirleyici olandır.

Bir de üzerine İzmir’in ataleti olunca, çok kolay olmadı.
“İzmir yavaşlığı” diye bir şey var. Ege insanında bu miskinliği gözleyebilirsiniz.
Etrafımda, aileden edindikleri ile yaşayan ikinci bir jenerasyon vardı.
Her ne kadar bu çocuklar iyi eğitim almış olsalar da
kurumsallıktan uzak, pederşahi bir sistem içinde büyümüşlerdi ve aile şirketlerinde maaşlı devam ederek, yönetime iştirak etmeden çalışıyorlardı.

İzmir’de şirket bazında önemli iş kolları söz konusuydu ama tüm para büyük ailelerin elindeydi ve büyümek gibi bir hevesleri de yoktu.

Tütünleri ya da üzümleri topluyor, ihraç ediyor, sonra da 9 ay tembel tembel yatıp kazandıkları parayı harcıyorlardı.
Bu yüzden, 1978 sonlarından itibaren İzmir’de tatmin olamayacağımı anladım.
İstanbul’a geldiğimde ise sistemi aşırı hareketli buldum.
Özel hayat ve iş yaşamı açısından İstanbul, benim için doğru yerdi.

Babam borcu sevmezdi. Yanlış giden bir şey mi var? Hemen mülk satardı!

Bir de şu var. Kereste fabrikasında çalışırken herhangi birisi çıkıp da,
“Ne de güzel kereste kesiyorsunuz, mobilya menteşeleriniz bir harika!” demiyordu.
Fakat tüm festival organizasyonlarımın sonunda inanılmaz takdir topluyordum.
Bu oldukça tatmin ediciydi.

*

O süreçte Jean-François Michael ile çalışıyorduk. Bir gün Bebek Gazinosu’nda otururken Şef İsmail bir adamdan kart getirdi. Kartın üzerinde “Jacques Kerr – Producer” ve Fransa’dan bir adres yazıyordu…
Şef İsmail,
“Beyefendi tanışmak istiyor.” dedi. Gittim ve adamı iyice bir süzdüm.
Benden 25 yaş kadar büyük, 50 yaşlarında, kaliteli görünüşlü bir adamdı.
“Ben yapımcıyım. Türkiye ve Fransa’da işler yapacağım. Yves Roze (Jean-François Michael) ile aram çok iyidir.” dedi.
“Yves içeride, gel yanına gidelim.” dedim.
Birlikte içeri girdik, yanına sokuldu ve
“Nasılsın Yves?” dedi.
Ben o anda Yves’in adamı tanımadığını hissetim. Ama sohbet ettikçe de çok yakın ahbap oldular.
Yves’e adamı tanıyıp tanımadığını sordum. Şöyle bir baktı bana ve pek de umursamaz bir tavırla,
“Tanıyamadım ama böyle onlarca adam var,” dedi gülümseyerek. “İllaki bir yerlerde tanışmışızdır.”

Paris’te o dönem Olivia Valere isimli bir kulüp vardı. Yüksek sosyetenin uğradığı bir yer…
Yine Fransa’da çok ünlü olan sinema yönetmeni Claude Lelouch’ün elli kişilik bir sinema kulübü vardı. Hem restoran hem de sinema salonuydu. Bu Jacques Kerr denen zat, anlattığı hikayelerde hep mekan olarak bu noktalardan bahsediyordu. Çok prestijli olan bu yerler hikayelere ev sahipliği yapınca, ben de, Jean-François Michael de adamın yalanlarını yedik. Bir de adam Saint joseph’ten bahsetti. Okulun direktörünü ismen tanıyordu.

O günlerde istanbul’a gelmiş, Hilton’da kalan, Fransa yüksek sosyetesinden ahbapları olan, tüm mekanları bilen zengin görünüşlü bir adamdı. Açıkçası bu doneler bize güven verdi. Daha sonra ondan bazı teklifler aldık. Adamın parası ve itibarı olduğuna inandık. Yurt dışına para çıkarmakta zorlanılan günlerde Jacques Kerr ile anlaştık ve çek karşılığında 1.5 milyon frank ödedik. O zamanlar bu para 300 bin dolar ediyordu. Çekin üstündeki adresi de hiç unutmuyorum:
“Credit Lyonnais, Boulevard Haussmann Şubesi…”

Ertesi gün Jean-François Michael, bankaya çeki bozdurmak için Paris’e gittiğinde oradan delirmiş gibi beni aradı ve bağırarak,
“Ahmet bu çek sahte, ve hatta o adreste ban ka dahi yok!” dedi.
İnanılmaz dehşete kapılmıştım… Maalesef, yediğim ilk gol bu olmuştu!..

*

Sonuç olarak babamı ikna ettim. Abimle farklı bir zihin haritam olduğu için, onun bu düşünce farklılığıdan dolayı bana engel teşkil edeceğini anladım.

İnterhall’da dört ortaktık ve dördümüz de farklı karakterdeydik. Zeki Dedehayır çok detaycı ve titizdi. Zeki Abi, Dede Konfeksiyon’un sahibiydi; yani Türkiye’nin en büyük tekstilcilerindendi. Ceylan Pirinçcioğlu, Türkiye’nin en büyük seyahat acentelerinden birinin sahibiydi ve organizatör ruhluydu. Ben de organizasyon konusunda öne çıkıyordum. Aslında şirketi ben ve Ceylan yönetecekken iki ay Nuri yönetiyor, iki ay Ceylan, iki ay ben gibi saçma sapan bir durum oldu. Zeki Abi pek karışmazdı, fakat diğer yöneticiler baskın karakterlerdi. Fikir ayrılıkları olunca,
“Al sen yap o zaman!” diyor ve defterleri birbirimizin önüne atıyorduk. İşi kötü yönettik ve giderek sona yaklaştık.

Konu şirket ortaklığı olunca, en sevdiğim arkadaşımla bile sorun yaşayacağıma kanaat getirmiştim.
Neticede herkesin farklı bir yönetim tarzı vardır. Herkesin perspektifinden riskler eşdeğer algılanmaz.

Sonunda rüzgar bizim arkamızdan esmeye başlamıştı.

*

Turgut Özal
Ayaz karşıdan koşa koşa geliyordu. Geç kalmış bir hali vardı. Yanına yaklaşarak,
“Sayın valim,” dedim.
“Efendim evladım?” dedi.
“Efendim bu Galatasaray açılışı uzayınca…” diye başladım ama beni hiç dinlemiyordu, onu anladım. Hızlıca ilerliyordu ve ben sözü alabildiğince uzattım. Amacım, onunla konuşurken forsunu kullanarak içeriye girebilmekti ve başardım. O sırada Turgut Özal, salonda yemek yiyordu. Ben ise salonunda dışındaydım. İçeride yedi bakan vardı. Belediye başkanından, emniyet müdürüne kadar herkes oradaydı. İçeri girerek başbakanla konuşmalıydım ama kapı tutuluyordu.

Bir anda Turgut Özal’ın karşıdan geldiğini gördüm. Yanımdan geçti ve tuvalete girdi, korumalar geride kaldı. O günlerde İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı olan Mehmet Ağar ise içeri girmedi ama bana,
“Kim bu adam?” der gibi bakıyordu. Durdum, biraz sonra tuvalete girdim. Arkamdan Mehmet Ağar da girdi ama ben pisuvara yönelmiştim. Herhalde ikna oldu ve kapıyı kapatarak dışarı çıktı. O sırada başbakan elini yıkayacaktı.
“Sayın Başbakanım,” dedim.
Başbakan bana baktı,
“Buyur evladım,” dedi.
“Ben Ahmet San. Biz bir fuar merkezi kuruyoruz. 3 bin katılımlı bir fuara başladık ve açılış programımıza sizin de katılımınızı bekliyoruz. Vakit darlığından ötürü katılamadınız ama mutlaka orada olmalısınız!” dedim.
Şöyle bir baktı:
“Bana bahsetmişlerdi, fakat program sarkınca iptal olduğunu söylediler!” dedi.
Artık biraz da yalvararak,
“Ne olur gelin, gelmezseniz bizi yalancılıkla suçlayacaklar!” dedim.
Biraz cesaretlendim ve aklıma ne geldiyse art arda sıraladım. Turgut Bey sessizce dinledikçe coştum kendisini etkilediğimi hissettim. Hiç unutmuyorum,
“Nasıl olmuş öyle, kabahat sende değil bizimkilerde,” dedi.
Tuvaletteydik, hatta Mehmet Ağar da ara ara girip bakıyordu.
Sonra Özal,
“Mehmet, Ahmet’ten adresi al, fuara gidiyoruz!” diye emir verdi.
Bana döndü ve,
“Tatlımı yiyeyim, kalkarız,” dedi.
O anda yere oturdum. Mehmet Ağar bana doğru hamle yaptı.
“Bir şey yok müdürüm, iyiyim,” dedim. Sonra Turgut Bey yemekten kalktı. İnsanlara beni gösterip,
“Ahmet’in yerine gidiyoruz,” dedi.
Bana,
“Sen arkamdaki araca bin, yoksa yetişemezsin. Bizi orada karşılayanlar olacak değil mi?” dedi.
“Tabii efendim,” dedim.
Kimse nereye gittiğimizi bilmiyordu. Bir Turgut Bey, bir de ben biliyordum. İnanılmaz bir olaydı.
Arabaya bindiğimde önümde oturan adam,
“Evladım sen de kimsin? Biz uçağa yetişecektik,” dedi.
Konuştuğum o kişi, Özal’ın doktoru, daha sonra aile dostumuz olan ve yakın zamanda aramızdan ayrılan Dr. Cengiz Aslan’dı. Kendisine olayı anlattım.
Doktor,
“Kendisi inanılmaz bir adamdır, işte Özal farkı!” dedi.
Maçka’ya girdik; kimse bu işe akıl sır erdiremedi!

Turgut Bey içeri girip, ortama baktı.
“Çok güzel bir iş yapmışsınız; tek tek gezelim,” dedi.
Bu cesareti aldım ya, artık benden kralı yoktu!

“Birisi bana ‘hayır’ derse, bu yapamayacağımız anlamına gelmez; onunla yapamayacağımız anlamına gelir.” – Karen E. Quinones Miller

“İmkansızla imkan dahilinde olanın arasındaki tek fark, insanın kararlılık derecesidir.” – Tommy Lasorda

Belediye başkanları, bürokratlar gibi üst seviye adamlardan kiminle konuştuysam,
“Bunu sizin liderliğinizde yapmalıyız!” şeklinde kurduğum cümle bu işin kilit noktasıydı.
Bu anahtar cümleyi duyan herkes koşulsuz teslim oluyordu.

Tepe yöneticilerden oluşturduğum zırh, Çeşme’de bulunduğum 12 yıl boyunca benim için çok önemli oldu. İnanılmaz şekilde bana tüm kapıları açtı.
Öncelikle devletle, yani jandarma ile olan ilişkilerimi düzgün şekilde sürdürdüm. Diğeri de karanlık güçlere karşı kendimi korumamı sağladım. Çözüm bulmak için stratejiler oluşturup fikrimi, sağlam temeller üzerine inşa etmeyi severim. Çeşme’ye girişimin esas anahtarı da buydu.

İş ne olursa olsun, insan ödevini iyi yapmalı. Ben de öyle yaptım.

1973’ten bu yana girdiğim her işte adım atmadan önce kısa vade, orta vade ve uzun vade planlarını yaptım. Çünkü bir iş planı elinde olmazsa başarı, illaki şansa muhtaç olur. Ne zaman iş planı yapmadımsa mutlaka bedelini ödedim.

Çeşme’de bir marka olayım!
Evet ama İstanbul’da bu hedeflenemez; çünkü İstanbul muazzamdır.
Küçük yerdeyse efsane yaratmak kolaydır.
Eğer Çeşme’de başarırsam, İstanbul’da işlerim daha kolay olacaktı.

Ana hedeflere koşmak istiyorsan ortakla gidemezsin, çünkü aynı hızda koşmuyorsun; onun temposu farklı, seninkisi farklı.
“Aynı yöne kanat çırpmazsan hiçbir yere gidemezsin.” – Jonathan Livingston

“Bir yıl için çalışmak istiyorsan buğday ek, on yıl için ağaç dik, otuz yıl içinse adam yetiştir.” – Çin Atasözü

*

Ünlüler birçok şey talep eder. Bunu yapmak zorunda hissederler kendilerini. Zaten istediklerini peşinen ve net olarak söylerler. Bu taleplerini, hiçbir ayrıntıyı atlamadan gidermek gerekir.

Julio Iglesias kalabalık güzel kız gruplarıyla seyahat ederdi. Beatles ve Elvis Presley’den sonra dünyanın en zengin sanatçısı o olabilir. Marbella Adası’nda Punta Cana’da arazileri vardır. Oteller, araziler, gayrimenkuller konusunda yarış kabul etmez bir zengindir. O senelerde, yakıt ikmali yapmadan 16 saat havada kalan bir uçağı bile vardı. Yanında sevgilisiyle Çeşme’ye geldi. Denize girmek istediler ama fotoğraf çekilmek istemiyorlardı.

*

İçerik, her şeyin patronudur!

Bu bir risk değildi; denenmesi gerekiyordu. Çünkü alışılagelmişin dışına çıkılmadığında başarı nadiren görülür!

Pavarotti, soslu makarna tabağından kafasını kaldırdı ve o iri cüssesiyle bana döndü,
– Ben Ankara’da Devlet Opera Balesi’ne gittim, beni orada yetersiz bulup kovdular.
Bu yüzden Türkiye’ye gelip şahane bir konser vermeliyim!

Hepimiz güldük ve bir o kadar da sevindik. Gerçekten çok sempatik ve kaprissiz bir insandı.
Neredeyse makarnasını bir dahaki sefere salçalı tercih edecekti. 🙂

*

Hayatın bir başka kuralı da işler büyüdükçe tersliklerin de büyümesidir.
Ve gördüm ki iş büyüdükçe risk de büyüyordu, ama kar da artıyordu!

*

Güvenlik konuları dahil her şey bu toplantılarda konuşulurdu. Ama asıl takıldıkları konu, iç huzurlarının olup olmayacağıydı. En çok takıntı yaptıkları konu daima budur:
“Tamam gelirim, ama her şey planlandığı gibi gidecek mi? Sahnede rahat edecek miyim? Dışarıda rahat gezecek miyim? Otelimde huzurla uyuyacak mıyım?”
Açıkçası, ülkemize ilk gelen ünlülerin benim organizasyonumla ilgili olumlu referansı, daima sonrakilerin mutluluğunun garantisi oldu.

Berlusconi, İtalya’da Canale 5’i tutunca, İspanya’da da bir medya grubu kurmaya karar vermiş. Tanıştık ve ilginç bir sohbet oldu. Sonra konu televizyonculuğa geldi. Değişik ve güçlü bir adamdı.

O günlerde ortak bir tanıdığımızla Cem Uzan’la da tanıştık. Cesareti hemen seziliyordu; biraz kendime de benzettim. Benim için daima önemli birisi olmuştur. İlerleyen yıllarda iyi arkadaş olduk.

Görüldü ki, televizyonculuğun müzik ve film dünyasına inanılmaz bir katkısı vardı; çünkü farklı bir resim çıktı ortaya. İnsanlar rekabeti izledi…

Hayat ileriye doğru yaşanır, fakat geriye doğru anlaşılır.

“Geçmişin arabaları ile hiçbir yere gidilmez.” – Gorki

Rahmetli Mesut Yılmaz, iyi bir devlet adamıydı ve çok zekiydi. Üzüldüğümü görünce;
“Biraz takıldım ama siyaset ciddi bir iştir; açıkçası şarkıya da yer yoktur,” dedi.
Mesut Bey, her ne kadar sert mizaçlı görünse de, karşısındaki kişinin ruh haline tamamen hakim olan, ilginç bir adamdı.

Dick Allen, Amerika’da müzik adına konuşacak üç beş otoriteden biriydi. Genelde dinleyen taraftı. Toplantı adeta bir film sahnesi gibiydi. Üç adam hararetli şekilde konuşuyor ve az konuşan sonunda devreye girip son noktayı koyuyordu.

Jim Morey, tipik bir Amerikalıydı. Uzun boylu, güçlü görünen bir adam… Kartımı verdim ve şöyle bir baktı. Sonra da şaşırarak bana döndü ve bağırarak:
“Dostum adres olarak burası yazıyor!” dedi.
Ben,
“Evet, bir senedir komşuyuz,” dedim.
“İnanamıyorum! Dick seni anlattı ama sen çok daha fazlasısın!” dedi.

Mehmet Ali Bey, çok soğuk ve ürkütücü bir şekilde bana baktı.
Mehmet Ali Yılmaz’ı kamuoyu bilir ve tanır. Çok sempatik ve güçlü bir karakterdir. Fakat konuşma beklediğim gibi başlamadı. Önümde kurabiye, kek falan vardı ama uzanamıyordum. Kimsenin konuşmadığı, herkesin birbirini tarttığı ve sonunda fırtınanın koptuğu anlar olur ya… Hemen kafamda kurmaya başladım.

*

Michael Jackson
Beni şaşırtan bir tavrı yoktu. Zaten ben de yıldızlarla sohbete alışkındım. Michael’da kapris göremedim, daha doğrusu ekstra bir tavır göremedim. Michael nasıl biriydi, diye sorulursa, tek kelime söyleyebilirim:
Çocuktu!
Hatta bu teşhisimin haklılığını sonraları İstanbul’da daha iyi anladım.
O görüşmeden sonra kendi kendime,
“Ahmet, meslekte yirminci yılın ve sen, Michael Jackson konserini yapıyorsun!” demiştim. Güzel bir andı.

Her sınavın zor soruları vardır. Bu konserinki, sigorta konusuydu.

Kabus Başlarken
İnönü Stadı’nın hiç açılmayan odalarını açtık. O odalarda fare ve her türlü haşere vardı. Yirmi gün öncesinden ilaçlamalara başlamıştık. İnanılmazdı. Michael Jackson’a bir kral odası yaptık. Eşim Süreyya’nın büyük emekleri olmuştu. Ufak bir atlıkarınca dahi koymuştuk. Konser günü saat 10 gibi eve gidip duş almayı istedim. Yorgunluk had safhadaydı. Ve o an geldi çattı; Rana aradı. Telefonu açar açmaz,
“Terslik var, Michael’ın sesi hiç çıkmıyor, hemen gel,” dedi. Üzerimi tekrar giyindim, koştura koştura otele gittim.
Maalesef Michael gelemedi!

Sigorta yaptırmadığım kısımlardan dolayı 800 bin dolar zararım oldu. 40 bin dolar prim ödemedim ve 800 bin dolar zarar ettim. O da bana başka bir derstir.

“Duvarı yıkmaya gücüm yetmiyorsa, kendimi parçalayacak değilim. Fakat önümde duvar var diye de boyun eğmemi beklemeyin.” – Dostoyevski

Organizasyonum iyiydi ama finansal yönetimim gerçekten kötüydü. Problemli günlerdi ve kriz üstüne kriz yaşadım. Çok para kaybettim ama kriz çözme yetisini kazandım.

Atina konseri organizatörü Nikos inanılmaz tepki göstermişti. Yaklaşık on beş gün boyunca teçhizatları ve sahne ekipmanlarını elinde tuttu. Bu davranış, Michael’ın Los Angeles ofisi tarafından inanılmaz tepki gördü ve bir sonraki yıl Atina’ya gitmediler. Çok klişe bir bakış açısı ama doğrudur:
Haklı olsan bile işin içine sağlık girdiğinde sanatçı daha haklıdır.
Bunu kabul etmek lazım. Özellikle katı sözleşme kuralları ve tehdit gibi sıra dışı yöntemleri devreye sokacak olursan, uzun vadede kaybeden sen olursun. Michael Jackson bana çok şey öğretti. Zararım büyük oldu ama kriz ortamında nasıl davranılması gerektiğine dair inanılmaz bir pratik kazandım.

Michael Jackson’la Moskova’da uzun uzun sohbet ettik. Onu, Kapalıçarşı ve Topkapı’ya götürmek istediğimi söyledim.
“Evet, Bob (Jones) anlattı. orası için ‘muhteşem’ diyor,” dedi.
Sonuçta Kapalıçarşı insana kapatılacak bir yer değildi ama bunun planını yapmıştım. Michael, ilk başta tereddüt etti. Adeta bir çocuk gibi kafasını çevirdi ve Bob Jones’a baktı. Bob sakindi.
“Çok rahat ol Michael! Ahmet San İstanbul’da en az senin kadar ünlü ve herkes onu tanıyor. Geçen sene bana muhteşem eşyalar aldı. Mutlaka görmelisin,” dedi.
Michael, tereddüdü azalmış bir şekilde bu kez gülerek,
“Ahmet emin misin?” dedi.
Kabul ettikçe yeni bir adım atıyordum. Elimdekilerin tümünü bir anda ortaya koyarsam geri adım atacaktı. Bunu da hesap ederek basamak basamak ilerledim. Daha sonra Topkapı Sarayı’nı anlatmaya başladım. Amacım; ben güzelliklerini anlatayım, o talep etsin idi.
“Topkapı çok güzel, keşke görsen,” dedim.
“Kalabalık değil mi?” diye sordu.
“Hayır, senin için kapatacağım,” dedim.
O anda biraz ikna oldu. Sonra programı anlattım.
“Topkapı Sarayı’na gideceğiz. Osmanlı askerleri savaşa giderken bile müzikle adım atar, Mehter Marşı’yla. İşte seni Mehter Marşı çalan Osmanlı Askerleri orkestrasıyla karşılayacağım. Bence çok önemli bir sultan olan III. Selim’in ney çalarken resmedilmiş tablosu önünde kısa bir görüntü vermelisin.Tüm dünyada yankı bulacaktır,” dedim.
“İnanılmaz!” dedi ve kabul etti.
Kapalıçarşı’daki gireceğimiz dükkandan, hediye edilecek ipek halıya kadar her şeyi anlattım. Çok başarılı bir Moskova seyahatinden içim rahat ve hatta çok coşkulu döndüm. Topkapı Sarayı’nda bürokrasi yine karşıma çıktı.

Nuruosmaniye tarafından girecek, 500 metre ilerleyip dükkanlarda vakit geçirip, şovları izlettirecektim. Tabii ki tüm görüntüler dünya medyasına dağıtılacaktı. Bu Michael’ın çocuk tacizi gündemini de örtecekti.

*

Erdal İnönü bir hata yaptı ve bakan olma hedefli kişinin milletvekili seçilememesinin üzerine, kendisini müsteşar olarak atadı. Müsteşar da her fırsatı, bakanı taca çıkarmak için kullandı. Bakan da Erdal Bey yüzünden bile bile goller yiyordu.

*

Michael Bir Çocuktu
Michael Jackson’a dair tek bir cümle hakkım olsa,
“Çocukluğunu yaşayamamış bir adam!” derim.
Mövenpick Otel’de kaldığımız sırada ilginç bir tespitim oldu. O sırada sinemalarda gişe rekorları kıran Jurassic Park filmi gösterimdeydi. Delicesine bir tutkuyla Jurassic Park’ı seyretmek istediğini söylemişti. Tam bir çocuk sabırsızlığıyla talep etmişti bu isteğini… Hem de iki kez izledi. Yanında, daha sonra başına iş açacak olan çocuklar da vardı. Ben de onları izledim. Tamamen çocuk kalmış bir adamdı. Filmi izlerken birbirlerine mısır attılar. Yine İstanbul’da kaldığı akşam otelde bir gece düzenledik. Planladığım Türk şovu için dansçılar geldi. Odasından bir çocuk pijamasıyla ve tavşan ayaklı pabucuyla geldi. Önce kafasını kapıdan içeri uzattı ve utanarak içeri girdi. Hatta girmeden önce bana,
“Kapıdan bakabilir miyim, Ahmet?” dedi.
Bir süre izledi ev sonra asistanlarına,
“Yatmaya gidiyorum,” dedi.

Bence bir istismar yoktu. Yanında üç çocuk vardı ve ikisi kardeşti. Çok şımarıktılar. Tek olanın sonsuz talepleri oluyordu. Yani Michael’a karşı bir istismar olmuş olabilirdi. Devamlı,
“Bana bunu da alsana,” diyen bir figür.
Zannımca ailesi aracılığıyla daha yüksek talepleri oldu ve karşılanmayınca böyle bir yola başvurdular. Amerika’da ünlülere karşı açılan bu tür davalar talep görür. Öyle de oldu. Sonuç olarak Michael için tespitim özetle şudur:
O tam bir çocuktu. İnsan evinin bahçesine lunapark kurar mı? O kurmuş; çünkü o bir çocuktu. Onunla konuştuğunuzda bunu hemen anlıyordunuz.

Konserden sonra, ölümüne dek iki kere görüştüm. Değerleri vardı ve o değerler üzerinden çok fazla yıpratıldı. Çocuk da olsa, sindiremediği şeyler olduğunu tahmin ediyorum. Neticede insandı. Ölümünden önce hak etmediği suçlamalarla karşılaştı. Yakın çevresinin de belirttiği üzere, bu durum onun içine kapanmasına neden oldu. Günlerce odasından çıkmadığını öğrendim. Kötü bir son oldu. Son zamanlarda Tanrı’ya sığındığını biliyorum.

Her anlamda spekülasyon yaratıldı. İnancı, cinsel tercihi, çocuklara bakışı… Bu kadar spekülasyon altında kalan birisinin sağlıklı bir ruh hali olamazdı. Abisi Jermaine’e inancı konusundaki tartışmları da sormuştum.
“Bunu cevaplamamayı tercih ederim, Ahmet. O, inancını kendi içinde yaşadı.” demişti.
Dünyadaki müzik insanlarını değerlendirdiğimizde Beatles gibi bir grupla karşılaştık ya da Frank Sinatra gibi olağanüstü bir sesle, ama Michael Jackson’ın apayrı bir yeri vardır. Onun gibi bir müzik figürü bir daha asla gelmeyecektir. Söz konusu olan sadece gösterdiği performans ya da müzikteki başarısı değildi. Ölçü aldığı değerler içinde elbette onlar da var ama, dünya üzerinde yarattığı etkiyi en başa koyarak baktığımda, Michael Jackson, dünyanın gelmiş geçmiş en büyük müzik yıldızıdır!
İyi ki Michael Jackson’ı tanımışım, iyi ki onun müzik organizatörü olmuşum ve iyi ki onu Türk müzikseverlerle buluşturmuşum. Belki de iyi ki 92 iptali yaşanmış bile diyebilirim. Zira hem Michael ile daha iyi ve uzun bir arkadaşlık ilişkisi kurmamı sağladı, hem de 93 efsane yazını birlikte gerçekleştirdik.

Madonna Konserine Doğru
Madonna’nın menajeri Fredd Demann, İstanbul’daki ofisi aradı ve direkt söze girdi:
“Madonna’yı sana göndermiyorum!”
Bir süre cevap vermedim. Hani telefonda çok sinirlenir, sadece nefesinizin tonunu gönderirsiniz ya karşı tarafa… Bir süre o şekilde bekledikten sonra,
“Delirdin mi, sözleşme imzaladın!” dedim.
Türkiye’den, milyon dolarlık ikinci teklifi yapıp adamın kafasını bulandıran Ahmet Ertegün’müş. Konuşma devam ederken, Ahmet Ertegün için,
“O, bu sektörün en büyük oyuncularından biri,” dedi.
Ama bu benim için yeterli bir sebep değildi. Gerçek sebebi öğrenmeye çalıştım.

*

Melih Sipahioğlu ilginç bir adamdır. Biriyle yola çıktığında, sonuna kadar onunla devam eden, zor zamanda verdiği sözden geri adım atmayan bir insandır.

Los Angeles, böyle işler için uygun bir şehirdir. Gerçekten eğlenceli, güneşli ama özünde sisli bir havası vardır.

O şaşırdıkça benim kendime güvenim arttı.
“Sana, ‘büyük oyuncunun kim olduğunu öğreneceksin!’ demiştim ve ben büyük oyuncuyum. Türkiye’nin en büyük konser organizatörüyüm,” dedim.
Ona daha büyük bir çek uzattım.
Bu sefer kuralları ben koyuyordum.
“Üç günün var!” diyerek odadan çıktım. Son olarak, otelde havuz başında bekliyordum. Hollywood’da film devam ediyordu. Madonna’yı bu sefer almıştım.

Michael, Jim Morey’den önce Fredd DeMann’le çalışmış. Michael jackson’ı elinden kaçıran Fred DeMann,
“Ben sana gösteririm,” deyip, Amerika’dan evine dönmekte olan Madonna’yı keşfetmiş ve Michael’ın karşısına çıkarmış.

Madonna, karşılaştığım ilginç sanatçılardan biriydi. Michael Jackson’a göre daha oturaklı, daha hırslı olduğu aşikardı. Olgun bir havası vardı. Hani hep bir sanatçı kaprisinden dem vurulur ya, Madonna’da buna pek rastlamadım. İstekleri vardı ama kapris boyutuna taşmadı.

Celal, korkudan bana söylemiyormuş. Sonra aradı,
“Abi, Madonna yok!” dedi.
“Nasıl yok,” dedim sakin bir şekilde.
Sonra detaylandırdı. O an çıldırdım. Birkaç saat sonra Madonna, kafasında kapüşonu ile kapıdan içeri girdi.
“Ne yaptın, neredesin?” diye sordum. Çok sakin ve keyifli bir şekilde, çıkıp dolaştığını söyledi. Binmiş özel minibüsüne, yanına da almış iki kişi ve şoförün tavsiyeleri ile İstanbul’u dolaşmış. Çok ilginç bir kişiydi. Tabii ki şoförün gırtlağına yapıştım! : )

Konser ise inanılmazdı. Madonna zaten tüm sanatçılardan farklıydı. Türkiye’deki hayranlarının İngilizce seviyelerinden, AIDS hastalığına karşı ne denli bilinçli olduğumuza kadar birçok soru sordu. Hatta iki hafta önceki Michael Jackson konserini dahi sormuştu. Seyirciyle Michael’ın kolay kontak kurup kuramadığı gibi bir detayı dahi atlamamıştı.

Efsane 93 yazının son stat konseriydi. Madonna’yı da İstanbul’dan uğurladıktan sonra duyduğum mutluluğu, başarıyla biten muhteşem 93’ün ruhuma kazandırdıklarını maalesef yazıya dökme kabiliyetim yok.

*

O kadar çok dünya starını ülkeye getirmiştim ki, hatta,
“Türkiye’ye komünizm gelecekse bunu ancak Ahmet San getirir!” esprileri yapılıyordu.
Harika bir espiriydi ve bu şaka, benim ne kadar tutkulu olduğumu gösteriyordu.

*

“Konserden bir gün önce akşam gelmesin. Problemli bir adam (Axl, Guns N’ Roses). Nerede sorun yaşıyorsa orayı terk ediyor. İstanbul’da bir gün önce sorun yaşarsa, konsere çıkmaz. Konser sonrası Atina’da keyfi kaçarsa, atlar İstanbul’a gelir,” dedi.
İyi bir plana benziyordu, ama yine de strese girmeme yetti.

*

Elton John
Fakat Elton John’u yatıracağımız kral dairesi doluydu. Kalabalık ve haliyle varlıklı olan bir Arap aile kalıyordu. Gittim, Arapların altından girdim üstünden çıktım; neticede ikna ettim. Adamlar kral dairesini boşalttılar. Araplara da ne istiyorlarsa “Tamam,” dedim. Elton ile yemek sözü bile verdim.
Hatta, “Elton bizim müziklerle sıkı bir oryantal oynasın, halay çeksin,” deseler bile “he” diyecektim.

Genel olarak sanatçıları kaprisli kabul etmem. Çünkü zaten normal olsalar, milyonlarca insana hitap etmezlerdi. Neticede sanatçılar farklı insanlardır, kendilerine has özellikleri ve yaşam standartları bulunur. Bu tür insanların, onları diğerlerinden ayıran inanılmaz özellikleri vardır. Bu özellik bulutlarına tutunarak yükselirler.

Ülkeye girişte sanatçıyı huzursuz ettiğin an, duvara çarpmaman için bir sebep yok.

Dışarıdan nasıl göründüğümüzü merak eden bir toplumuz. O yüzden gelen yabancıya, kendisine dair değil de bize dair sorular sorarız.

Bir domino taşı gibi… En baştan vurmuşlardı ve yıkıla yıkıla bana doğru geliyordu.

Bu operasyon bana ilaveten 800 bin dolara mal oldu. Ardından Los Angeles’a uçtum ve Jim Morey ile yemekte buluştuk.
“Ne oldu!” diye sordu.
“Artı 800 bin dolar ve kalp krizi!” diye cevap verdim.

Fakat bir sene içinde, ülkenin müzik anlayışını değiştiremezsiniz, birikim gerekir. Galiba o birikim için de birkaç tuğla atmış oldum.

Başarıya imza atınca, söylediğiniz sözler başkaları tarafından daha değerli bulunur.

Sanatçıyla yapılan konuşmanın bir dili vardır ve bu dil herkesin bilmediği bir lisandır. Ben bu dili yıllar içinde öğrendim. Kevin Costner’la konser sonrası halıya oturup hamburger yememizden, kocasından dayak yiyen La Toya Jackson’ı koruma altına almama kadar farklı düzeylerdeki samimi bir iletişim modeliydi bu. Açıkçası ticari olarak maliyetimi de azalttı.

Türk insanının ünlüye gösterdiği sonsuz tahammül ve samimiyet de önemlidir. Karşı taraf bu enerjiyi mutlaka hisseder. Bu, tartışmasız bir hakikattır. Türkler her zaman ve her durumda sempatik olabilir. En umutsuz anlarda bile bu böyledir. Ünlüler ise keşfedilmemiş insanlardır, içlerinde bir gizem barındırırlar ve o kısımlarının fark edilmesini isterler. Ben sanatçıyı resmen okurdum; içine oltamı atar ve kendime doğru çekerdim. Sonra da onun benden talep etmesini sağlardım. Ortaya heyecanlar ve tutkular salardım. Merak ederlerdi, dolayısıyla farkım, onların insani taraflarını keşfedip, ilişkileri biraz o keşfedilmişlik üzerine kurmamdı.

Ne iş yaparsan yap, düzgün yaparsan, sonunda bir para kazanırsın. Ben buna hep inandım.
“Hangi parayı?” derseniz,
“O işin hak ettiği parayı,” diye cevap veririm.
Bu kadar eforu başka bir sektöre harcasaydım, devasa paralar kazanırdım.

Frank Sinatra’yı Getirememek
Benim oyunumda bir başka önemli kural:
Reddedilebileceğimi görüp hissettiğimde teklif yapmamamdır.
Romantik olduğum için reddedilmeyi içime sindiremiyorum.

Doğrusu Sinatra ile tanışmış olduğum için halen bunun heyecanını duyarım. Baktığımda Michael, Madonna ve hatta Bill Clinton ile tanıştığımda bu kadar heyecanlanmamıştım.

Konserin ilerleyen dakikalarında ilginç durumlar oldu. Frank Sinatra şarkıları muhteşem şekilde söylüyor ve bazen de derin molalar veriyordu. Sahnede onun uzun oturmaları karşısında seyircilerden çıt çıkmıyordu. Adeta keyfi bekleniyordu. Gördüğüm korkunç bir saygıydı.

*

Bir Konserden Fazlası: Liza Minnelli
Çırağan Palace Kempinski’ye gidip, genel müdürle görüşmüştüm. Saray tarafı bahçesinde konser yapmak istediğimi söyledim. Beraber bahçeyi incelerken adam şaşkın bir şekilde bana bakıyordu. Büyük ihtimalle benim için,
“Bu adam iyi değil!” diye düşünmüştü.
“Burada 12 tane ağaç var, bunları konser sonrası tekrar dikmek üzere kaldıracağız.”

Leyla Abla’ya kalması için ısrar ettim. Leyla Umar çok tatlı bir insandır. Tüm samimiyetiyle, yorgunluğunu da belli ederek,
“Ben kadından çok sıkıldım, eve gidiyorum,” dedi ve kaçtı.
Gece çok güzel ilerliyor, insanlar fırsatını buldukça Liza Minelli ile konuşmaya çalışıyordu.
Ama kadın ikide bir gelip bana,
“Where is Laila?” diyordu.
“Yorgunmuş evine gitti,” diyordum ama anlamıyordu.
Birkaç defa daha yanıma gelip,
“Beni Laila’nın evine götür,” dedi.
Saat gecenin üçü, biz Ortaköy’de Leyla Abla’nın evinin önünde Liza Minnelli ile üçüncü kata doğru bağırıyorduk.

Kendi kendime gülmeye başladım. Küçük çocukların, arkadaşlarını çağırdığı gibi zile basıyorduk. Leyla Abla ise bizi duymuyordu. Liza Minnelli,
“Lailaaaaa!” diye böğürmeye başladı.
Hayat insana çok ilginç ayrıntılar sunabiliyor. On yaşında bir kız çocuğu arkadaşını nasıl çağırırsa, öyle bağırıyordu. Sonra Leyla Abla uyandı, kapıyı açtı ve yukarı çıktık. Bir süre sonra Liza Minnelli bana dönüp,
“Bizi gezdirsene!” dedi. Saat sabahın dördü!..
Dönemin ünlü gece kulübü Şaziye’ye gitmeye karar verdik. O sırada Kenan Doğulu orada sahne alıyordu. Aradım ve önden orta kısmı boşalttırdım. Harika bir gece oldu. Kenan’la beraber şarkılar söylediler. Düşünsenize… Sabahın körü, Liza Minnelli, Baltalima’nında bir gece kulübünde, Kenan ile düet yapıyor!..
Herkes şaşkındı, fakat müthiş bir ortam vardı. Sabah oluyordu, Liza Minnelli’yi otele götürmek için zor ikna ettik. Fakat inanılmaz bir serüven olmuştu. O gecenin filmi yapılsa, emin olun çok izlenirdi.

Ezoterik Bir Sanatçı: Shirley MacLaine
Leyla Abla ile 5 gün harika vakit geçirdiler. O kadar memnun oldu ki, Oscar Ödül Töreni için Amerika’ya gittiğimde, beni kuliste dördüncü sıraya oturttu ve erkek kardeşi Warren Beatty ile tanıştırdı. Beni öyle bir övüyordu ki, sanki Türkiye’nin cumhurbaşkanıydım…

*

“Müziksiz bir hayat hatadır.” – Friedrich Nietzsche

Küçük Emrah diye bilinen Emrah İpek’le tanıştım. İşlerini de rahmetli abisi Fahri İpek yürütüyordu. 1989 yılında abisini kaybedince bir boşluk içine düşmüştü. Emrah, o dönemlerde sanat dünyası içinde hem yanlış, hem doğru olan birçok şeyi yaşayıp içine sindirmiş çok zeki bir sanatçıydı.
Gencecik ve pırıl pırıldı. Biz, dönem değişirken tanıştık. Kendisinin bir menajere ihtiyacı olduğunu anlamış nadir biriydi.

*

Kenan Doğulu
Kenan Doğulu’ya,
“İlk hedefin nedir?” diye sordum. Bir stat konseri verip, orayı doldurmak olduğunu söyledi.
İki gün sonra Kenan’ı aradım,
“İnönü Stadı’nda Madonna’nın önünde 50 bin kişinin önüne çıkıyorsun!” dedim.
Yıllar sonrası için koyduğu hedefi, iki gün sonra gerçekleştirmiştim. Evet, aslen Madonna konseriydi ama tarz olarak izleyici kitlesine çok uzak değildi. Ona istediği deneyimi iki günde sunmuş oldum.

Kenan ve Burak’la sohbet ettiğimiz bir gün onlara,
“Siz gerçek starlarsınız ve benim için çok değerlisiniz. Önünüze gelen bulutları, nefesim güçlü olduğu müddetçe üfleyeceğim. Bulutların ardında kalan ışıltınızı gösterebilmeniz için yanınızdayım. En kısa zamanda, en hızlı şekilde parlamanız için çalışacağım. Maddi ve manevi eforumu size sunuyorum,” dedim.

Nasıl bir savaş vermeleri gerektiğini çok iyi anladılar. Çübkü Türkiye baka bir yer, dünya başka bir yerdi.

*

Fakat Tarkan’la para konusunda bazı anlamsız çelişkilerimiz oldu. Bu durum, Tarkan’a gaz verenlerden kaynaklanıyordu. O yüzden olması gerekenden yavaş ilerliyorduk.

Büyük balık oltaya gelmişti.

Mustafa Sandal
O, çok eskiden beri müziğin içinde olduğu için işlere olması gerekenden çok daha fazla karıştı. Özellikle Sony bu işten hiç hoşnut olmadı. Bir zaman sonra başarılarımıza rağmen fikir birliğinden koptuğumuzu anlayınca yollarımızı ayırdık. Benim işim sanatçının kariyeri ve maddi gelirleri uğruna savaşmaktı. Asla sanatçıyı ikna etmek için efor harcamak değildi.

Sezen Aksu
“Türkiye’deki en iyi sanatçı-menajer birlikteliği hangisidir?” diye bir sınıflama yapılsa, Sezen Aksu ve Mustafa Oğuz ikilisi ilk sırada gelir. Fakat gün geldi, Sezen Aksu ile Mustafa Oğuz’un da yolları ayrıldı. Çünkü hayatta her ilişki yorulur. Onlar da çok yoruldu ve bir şekilde ayrıldılar.

Sertab Erener
Benim bir tarzım var; sanatçıyla anlaşamazsam ve beni dinlemezse tartışmaya girmem ama küserim. O dönem de Sertab ile zaman zaman küstük.

Hülya Avşar’ı Kabul Etmedim
O, çok açık açık sözlü bir isimdir ve lafı dolandırmadan söyler. Geldi, biraz havadan sudan bahsettik ve sonra direkt olarak,
“Ahmet seninle çalışmak istiyorum,” dedi.
“Ben istemiyorum!” dedim.
Şaşırdı ve duraksadı, sonra devam ettim:
“Seninle çalışmayı çok isterim ama çalışamayız,” dedim.
Çünkü Hülya Avşar, geldiği noktaya kendi başına ulaşmış bir isimdi. Zirveye çıkmıştı. Onu daha fazla götürebileceğim bir yer yoktu. O zaten zirvedeydi. Daha da yukarılara çıkması için yeni yükseklikler icat etmem gerekecekti.

Hülya Avşar ile çalışsam, vereceğim her kararda çatışmaya düşecektik. Çünkü o kendisi ile çalışmaya alışmış, bir deneyim kazanmış ve bu noktaya tırnaklarıyla gelmiş bir isimdi. İşte bu yüzden, aldığımız bir karar neticesinde, Hülya ile çatışmaya düşsek onu ikna etmek beni çok yoracaktı. Ben asla böyle bir yolda ilerlemek istemiyordum. Sebebi basitti. Ona zarar verebilirdim. Ayrıca arkadaşlığımız da sekteye uğrardı. Eğer, Bulvar gazetesinin düzenlediği o yarışmada birinci olup tacı saçına taktıktan sonra bir araya gelebilmiş olsak, Hülya Avşar’ı sadece Türkiye’nin tanıdığı değil, dünyanın tanıdığı bir star yapabilirdim. Hülya Avşar, bir Ornella Muti, Sophia Loren kadar ışığı olan bir isimdi.

Hülya belki de o günlerde bunun farkında değildi. Ben farkındaydım ve bunu kendisine söyledim. İstediklerimi ona yaptıramayacağımı bilecek kadar sektör deneyimim vardı. Sanatçının karakter analizini yapmak işlerimden bir tanesidir. Hülya o dönem Zehra’ya hamileydi ve tüm Türkiye bu doğumu bekliyordu. Bu yorumuma karşılık, sözümden çıkmayacağını ve önerilen reklam anlaşmaları için görüşmeleri başlatmamı istedi. Lakin bu konuşma tarzı bile Hülya ile anlaşamayacağımızın işaretiydi. Gizli talimatlar ile çalışamazdım. Bir süperstarın oluşmuş kalıplarını kırmak mümkün değildir. Eşyanın tabiatına aykırıdır. Bu açıdan Hülya’ya fayda değil zarar getireceğimi söyledim. O gün çok üzüldü. Ama kendi iyiliği için bu şekilde karar aldığımı anladı. Kendisini kırmadığım konusunda gönlüm rahattı.

Son birkaç senede konserlere gittim. MFÖ konserinde Mazhar beni görünce birkaç cümle söyledi, çok gururlandım. Yine Mustafa Sandal, harika iltifatlar etti ve yüreğimi titretti. Tarkan’ın konserine gittim, küserek ayrılmıştık ama bana önemli bir jest yaptı ve kalbindeki gerçek hisleri sözlere büründürerek çok hoş şeyler söyledi.

*

Bunları yaparken Türkiye’de bu organizasyonlara engel olmak isteyenler de oldu. Dar kafalı, köhne zihniyetler her zaman vardır.

Kevin Costner, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile uzun süre sohbet etti. O sırada THY Genel Müdürü ile reklam konusunu konuştuk. Cumhurbaşkanı da sohbete dahil olup,
“Anlaşsanıza!” dedi. Zaten bir görüşmede karar vericiler varsa işler çok çabuk ilerler.

*

George Bush
Cem Uzan’la konuştum. Hatta belli bir miktar para da aldım. Baba George Bush, ABD başkanlığını bırakalı birkaç ay olmuştu. Konferans için görüşmek istediğimi söyledim. New York’ta bir sözleşme imzaladık. Konferansın sponsoru, Cem Uzan’ın yönetim kurulu başkanı olduğu Rumeli Holding’di. Star TV’de yayımlanacağı konusunda anlaştık. Adamların şöyle bir çalışma tarzları vardı:
Her şey onaya tabidir!

Basın bültenini hazırladık. Tam onaya yollayacaktık ki beklemeye karar verdik. Ertesi gün erkenden kalktım. Bana uyurken ulaşamamışlar fakat Bush’un ofisinden faks geçilmiş. Konferansı iptal ettiklerini söylediler. Detayında da, George Bush’un bir kişinin davetlisi olamayacağı ve ayrıca basın bülteninin de onaya tabi olduğu halde kendilerine gönderilmediği yazıyordu. Sonra baktım ki Türkiye’deki gazetelerde,
“Eski ABD Başkanı Kemal Uzan’ın davetlisi olarak Türkiye’ye geliyor” haberleri vardı.
Cem Uzan’ın yanına gittim. Çok sinirliydi, ama haklı değildi!
Yapacak bir şey olmadığını söyledim. ABD Büyükelçiliği öğrenmiş, hemen George Bush’un ofisine bilgilendirme geçmiş ve ofisten de iptal kararı çıkmış. İtiraz ettik, ama sonuç değişmedi.

*

Bill Clinton
Bill Clinton, Julio Iglesias’ın çok yakın arkadaşıydı. Julio üzerinden temasa geçtim. Başkan, 2001 yılında ABD başkanlık görevini tamamlayınca ben de teklifimi resmi olarak yaptım. Birkaç ay sonra Bill Clinton’ın ofisinden davet aldım ve tanışmaya gittim.
Orada şöyle bir sistem vardı:
ABD başkanı görevden ayrıldıktan sonra bir vakıf kurar. Kendisiyle yapılan tüm ticari anlaşmalarda muhatap o vakıftır ve ödemeler bağış olarak vakfa yapılır. Normalde film artistini ya da şarkıcıyı bir şekilde ikna edebiliyorsun ama karşındaki insan ABD başkanı olunca, şartlar çok ağır olabiliyor.

Hatırladığım kadarıyla bin dolardan 800 adet bilet satmıştım.

Söz konusu ABD başkanı olunca, programın üzerinden defalarca geçiliyordu. Güvenlik, günlük akış, konuşma, ulaşım, konaklama gibi detaylar defalara konuşuldu. Sayfalarca süren bir güvenlik protokolü vardı. 2002 yılının Temmuz ayında Bill Clinton, Türkiye’ye geldi. Konuşmanın ardından Çırağan Sarayı’nda akşam yemeğine geçildi. Her ihtimale karşı bazı boş sandalyeler bırakıyordum. Son dakika istekleri olabiliyordu, ama katılacak tüm isimler belliydi. Ali Karacan ve Selim Hamamcıoğlu çok yakın iki arkadaşımdı. Fakat gelemeyeceklerini söyledikleri için kapıda isimleri yoktu. Lakin o akşam tekneyle Çırağan’a yanaşmışlar ve yemek salonuna çıkıp boş buldukları yere oturmuşlar. Bir baktım, Bill Clinton’ın dibindeki masada oturuyorlar. O kadar güvenlik toplantıları, sözleşmeler ve sayfalarca okuduğum protokoller gözlerimin önünden hızla geçti; güldüm…

*

Kısacası artık ne saha, ne top, ne de rakip vardı. İstediğim ortamdan uzaklaşmıştım. Tüketici alışkanlıkları da değişmişti. 2014 yılında, 41. yılım dolarken,
“Ben artık organizasyon ve etkinlik prodüktörlüğü yapmayacağım,” dedim.

Pop Star Furyası
Bizim konsept o zaman pop şarkılarıydı, müzik de ddaha ilerideydi. Bizim zamanımızda jüri de enteresandı ama yarışmacılar önce geliyordu. Şimdi bakıyorum, benzer yarışmalarda daha çok jüriden bahsediliyor. Aslında bizden sonra o iş tamamen o noktaya kaydı ve jüriler programı sürükledi; yarışmacılar da unutuldu gitti. İş zamanla alaturkalaştı ve jürinin şovu haline evrildi. Hak ettikleri üzere, jüri büyük paralar kazandı, çünkü hepsi birer stardı.

Bizim yarışmada ben para almadım. Ercan ve Armağan da almadılar. Bir para tahakkuk ediliyordu, onu da doğrudan bağışlara veriyorduk, ama bir zaman sonra vergi denetimcileri kazandığımız parayı araştırmaya başladılar. İş büyüdükçe derdi de büyüdü. Biz bir star seçmeye çabalıyorduk. Yıldız dediğin kimdir? İşini, sanatını, kişiliğini, görselliğini ön plana koyandır. Sahnenin en ustası olacak kişiyi arıyorduk. Yani en azından ben bunu arıyordum. Araya merhametler, cinayetler, milliyetçilik vesaireler girdi. Birden Türkiye’nin pop sanatına katkım var diye heyecanlanırken, kendimi televizyon dizisindeki yozlaşmış karakterlere benzettim.

Müzikten anlamam fakat kim star olacak anlarım. O kişi star olur, olmaz. Biraz da ona kalmış. Bir yandan da zor bir konseptti. Alanya’daki bir aşçı yamağını alıp, ekranda milyonlarca insanla tanıştırdıktan sonra ortada bırakmayacaksın. Çocuklar, sudan çıkmış balığa döndüler ve kimilerine travmalar yaşattığımızı düşünüyorum. Tüm bunları gözlemleyince ‘keşke girmeseydim’ dedim.

Tarkan’a baktığımda neler olabileceğini anlamıştım. Malzemesi vardı. Beş yıl sonrasını görürüm ama verilecek efor yeterince verilirse… Öyle orada duran çocuklar var ama şimdi kimseye bakmıyorum. Çok rahat star olabilirler, ancak orada durmaya devam edecekler…

“Peşinden gidecek cesaretiniz varsa, tüm hayalleriniz gerçek olabilir.” – Walt Disney

*

İstanbul İçin Büyük Plan
Steven Spilberg’in harika bir sözü var:
“Gece rüya görmem, tüm gün rüya görürüm ve yaşamak için hayalini kurarım.”

Çünkü hayal etmek inanılmazdır. Gözlerinizin önüne getirirsiniz. Sonra o imgeyi somutlaştırmaya başlarsınız. Bence bu başlı başına bir sanat.

Rezil olmamak için, önüme konulan ağır şartları imzalamak zorunda kaldım. Pavyona düşen bir kadın çıkamaz, mecbur çalışır ya, işte ben de o durumdaydım. Girdiğim yükümlülükler ve yaptığım masraflar vardı.

Çok hızlı bir akış gerçekleştirmiştim.

Böylece her birimiz üçte bir oranında ortak olacaktık. Ben orandan çok, o iş birliğinin yaratacağı güce bakarım. Zayıf bir %50, güçlü bir %33’ten elbette küçüktür. Potansiyel daima önde gelir.

Daha sonra Yusuf Namoğlu ihaleye çıktı. Ektiğim tüm tohumları, hatta yeni filizlenen fidanları ağaça dönüştürmek istediler. Mustafa Kemal Gösteri Merkezi’nin Akatlar’da yapılmasının hikayesi böyleydi. Önünden geçerken, böyle bir yerin yapılmasına vesile olduğumu hatırlarım. Bu olay bana, politikacılarla çalışırken ne kadar temkinli olmam gerektiğini gösterdi.

Devlette devamlılık esas olsa da, bazı projeler belediye başkanlarının ömrü ile sınırlıdır.

Hayatta kimseden lütuf beklemedim. Bir şey elde ettiysem, öncesinde mutlaka daha fazlasını vermişimdir. Bu nedenle başım kimseye karşı eğik değildir. Makamı, kişiliği ya da gücü ne olursa olsun hiç kimse benim psikolojik sermayemi aşamaz. Engellerden hiçbir dönemde yılmadım. Daha da önemlisi, hiç paniklemeden farklı alternatifler yaratma refleksini ortaya koydum.

Harika bir yazdı. Bir sonraki yaz devam etmek istemedim. Çünkü yaşadıklarım terazisinde yorgunluklarım ağır gelmeye başlamıştı. Karar verdim, artık mekan işletmeciliği yapmayacaktım.

Devamlı olarak bu pazarla ilgili neler yapabileceğimi düşündüm. Yani bir zihin canlandırmasına gittim.

Son Söz
“Derisini değiştirmeyen yılanlar ölmeye mahkumdur.” – Friedrich Nietzsche

*

Dostlarımdan
– Ahmet’in uluslararası sanat ve spor alanında ulaşamayacağı kimse yoktur. Bu nedeni de, 50 senedir bu meslekte saygın, ahlaklı ve nezaketin üst düzeyde olduğu ilişkiler kurmasıdır.

Bugüne kadar Ahmet San ile bütün bunları başardık. En son girişimimiz Aralık 2022’de Ronaldo’yu Galatasaray’a transfer etme işiydi. Ama Suud’un 500 milyon dolarlık akıl dışı ödemesi nedeniyle bu girişim şimdilik sonuçsuz kaldı. Yakında Suudi Arabistan’dan ayrılır, o zaman yeniden değerlendiririz.

Sevgili dostum Ahmet daha nice projelere. (Cem Uzan, İş adamı)

*

– Ahmet San, 30 yıl önce, ülkemizde sanat adına 2300 yıllarını yaşatan kişidir. Dünyanın tüm starlarını, imkanları kısıtlı bu ülkeye getirmeyi başarmak sihirbazlıktır. İnsanüstü olmaktır. Bu kişi Ahmet San’dır. Bugün onun yaptıklarının %1’ini becerebilen görmedim. Ahmet San’dan müzik yapımcısı olarak hep feyzaldım, rol modelim oldu ve her dara düştüğümde onu aradım. Daha geçen yıl bir plaj işletecekken bile onun sayesinde bürokrasiyi yasal şekilde hızlıca halletmemi yine kendisi sağladı. Öyle bir insan ki, her sektörde insan kazanmış, bu gerçek servettir.

Şimdi de çözüm ortaklarıyla ülkenin en büyük sinema stüdyolarını bir kasaba misalinde kuruyor. Bence birikim ve bir şeyi gerçeğe çevirme gücü gereği kültür bakanı olabilecek statüdedir. Aklı olan hükümet bu bilgeliği ıskalamaz. Onun parayla işi olmadı, hep başarıyı istedi, parayı değil. Tam da Atatürk’ün tarif ettiği çalışkan ve yüzü Batı’ya dönük vatanseverdir. Özetle, adını bile duysam ceketimi iliklediğim nadir insanlardandır. Ve; bu kitabı yazması ülkeye büyük bir nimettir, bilgi birikim deposudur. Her satırını dikkatle ve merakla okuyunuz. Zira ben öyle yapıyorum. Ahmet San abi seni tanımak bile ayrıcalık, kitabına yazı yazmak ise onurdur. Nice kitap ve belgesellere diyelim… (Erol Köse, Doktor, Tv ve Müzil yapımcısı)

*

– İletişim konusunda üstün meziyetleri vardır. Ahmet, İzmir’in yetiştirdiği en değerli isimlerin arasında sayılmalıdır. (Nuri Ertan, Çeşme Eski Belediye Başkanı)

*

süperstar: başyıldız, önde gelen sanatçı

ezoterik: içsel, içrek

romantik: fazla coşkulu

efor: güç, gayret, enerji

sempatik: sıcakkanlı, çok hoş, hoşa giden

spekülasyon: vurgunculuk, saptırma, kurgu

pederşahi: ataerkil

atalet: tembellik, işlemezlik

norm: kural, kanuna uygun durum

kozmopolit: çeşitli ulusları içinde barındıran

şiar: düstur, ilke

motto: parola, özdeyiş, vecize

gusto: beğeni

kumpanya: ticari ortaklık, tiyatro topluluğu, aynı fikre ahip insanlar

pragmatizm: faydacılık, makyavelizm olarak da bilinir

oportünizm: fırsatçılık, sadece çıkarları önceleme

egoizm: bireyin ‘ben’ sevgisiyle, sadece kendi çıkarları doğrultusunda hareket etmesi

muzip: şakacı

meziyet: üstün nitelik

feyzalmak: etkilenmek, ders almak

nezdinde: yanında, huzurunda, gözetiminde

ezcümle: kısaca, özetle

teati: karşılıklı alıp verme

terminoloji: teknik terimler dizgesi

intifa: yararlanma, menfaat

kadük: eskimiş, değerini yitirmiş

müellif: yazar, eser sahibi

uhde: sorumluluk, görev

ukde: düğüm, yumru

müsterih: gönlü rahat

cevaz: caiz, izin, müsade

tenakuz: çelişki, karşıtlık

münhasır: sınırlı, sınırlanmış, mahsus

köhne: bakımsız, eskimiş

sığ: derinliği az, yüzeyde kalan

malik: sahip, iye

esame: ad, isim

algoritma: işlemleyici, çözüm yolu

haiz olmak: elinde bulundurmak, uygun olmak

patronaj: yönetim, gözetim

nosyon: kavram, fikir, görüş

dimağ: beyin, bilinç, zihin

norm: kurallar ve ilkeler

satıh: yüzey

spesifik: kendine has, karakteristik yön

veli: sahip, sorumlu kişi

hamil: elinde bulunduran, üzerinde taşıyan

tehir: erteleme, gecikme

efektif: etkili, nakit

münferit: tek başına

Doktrin: “Derisini değiştirmeyen yılanlar ölmeye mahkumdur.” – Friedrich Nietzsche