10962312893_689d688512_o
Zengin bir ailenin tek çocuğu olarak büyüdüyseniz, beni anlarsınız.
Babam ilçede iyi bir fabrikanın genel müdürüydü, annem de öğretmen.
Üstüme o kadar titrediler ki, ortaya böyle bir netice çıktı.
Geçen hafta götürdükleri doktorun asperger teşhisi koymasından sonra annem yıkıldı:

– Size bir iyi, bir kötü haberim var. Önce hangisini söyleyeyim hanımefendi?
– İyisi…
– İyisi ise, bu bir kanser değil.
– Peki kötüsü?
– Kötüsü ise… bu hastalığın çaresi yok!
Oğlunuz atipik bir asperger. Çünkü tipik aspergerlerde olmayan bazı özelliklere sahip.
– Ne gibi?
– Aspergerler:
İçe kapanık olurlar.
Rutine bayılırlar ve değişiklikten hoşlanmazlar.
Esprileri ve mecazları algılayamazlar.
Göz kontağı kuramazlar. Bazı konularda takıntılı olurlar.
Fakat oğlunuzun şu 18 yaşına kadar 7 tane okul değiştirdiğini söylediniz.
Bu durum, tanıma pek uymuyor. Okul değiştirme nedeni neydi?
– Sıkılıyormuş…

*

Kalabalıktan kaçmak için şehrin dışına giden bir trene bindim.
İndiğimde hava kararmak üzereydi. Otoyola kadar yürüdüm.
Güneş batarken, ufuk çizgisini yağlı bir sedef rengine boyamıştı.
Küçükken gökkuşağına tırmanmak isterdik.
Yapamayınca, yükseldiği yeri bulmak için sokak sokak dolaşırdık.
Asla onu bulamadık. İşte şimdi de durmadan yürüyordum.
Yanımda kırmızı, eski bir kamyonet durdu.

– Nereye gidiyorsun çocuk?

İki elimi yana açıp kafa salladım. Kapıyı açtı ve bindim.
Kemikli bir yüz, bir inç uzunluğunda sakallar.
Kahverengi gözler ve çatık kısa kaşlar.
Geniş omuzlar ve süper öz güven.

Hayatımda bir değişiklik istiyor, ne olduğunu bilmiyordum.
Bugün 18’e girdiğim gündü. Evde doğum günü partisine bekleniyordum.
Evden kaçtığımı söyledim. Beni duymamış gibiydi.
Bir saat sonra hava karardı ve tenha bir bölgede terk edilmiş bir otele geldik.
Şatoyu andıran yapının saçaklarını sarmaşıklar yılan gibi sarmıştı.
İki yana açılan kapı, kanatlarıyla kilise girişini andırıyordu.
Binada ıslak, paslı, meşe yosunu benzeri bir koku vardı.
Odalardan birini açtı, yatmam için paslı bir somya gösterdi.
Sabaha karşı tuhaf seslere uyandım.
37062799682_9aa16abf60_o
Salonun kapısını açtığımda manzara dehşet vericiydi.
Duvara yapışık pıhtılaşmış izlere, her darbede ıslak kanlar yapışıyordu.
Özenle parçalanmış bir kız cesediydi. Parçalar nizamiydi.
Diz kapağı aşağısı bir parça; baldır-uyluk bir parça;
dirsek ve altı bir parça; üst kol bir parça;
kafa ve gövde de ayrı iki parçaydı.
Yumuşaması için sıcak et döveceğiyle sırtını dağlıyordu.
Her darbede sıcak cızırtılar ve duman havaya yayılıyordu.

– Günaydın. Aç mısın?
– Saat kaç?
– Beşe geliyor. Seni uyandırdıysam özür dilerim.
Rüyada mıydım? Kendimi tokatlamaya başladım.

– Yapma bir yerini acıtacaksın, dedi.
Demir bir sopa uzattı. Katılmak ister miydim?

Özellikle gövdeden akan kanları avuçla içiyordu.
Göğüsleri diri, göğüs uçları yayvan ve iriydi.
Pas ve iç organ kokusu odayı sarmıştı.
Yerden kafatasını aldım. Gözlerim doldu; öyle güzeldi ki…
Altın rengi saçları kuru kanlarla kaplıydı.
Göz kapakları kesilmişti. Elimle işaret ettim.
– İtaat etmiyor, gözlerime bakmıyordu, ben de kestim, dedi.
Göz bebekleri zümrüt yeşiliydi. Fakat parlaklığı sönmüş ve kenarları kararmıştı.
Kendimi tutamadım; gözyaşlarım birden boşaldı.
Burnu küçük ve kalkıktı.
Yanaklarında iki beni ve hafif çilleri vardı.

Önce duymaması için kulaklarını kestim.
Sonra kaşıkla gözlerini çıkardım.
Düşündüğüm kadar üzülmedim, ama üzüldüğüm kadar düşündüm.
Belki beni görseydi bunları yapamazdım.
Odada iki dev buzdolabı vardı. Açtığımda raflarında iç organlar duruyordu.
İçeri geçtim ve “Onca Yoksulluk Varken” kitabını düşünerek uykuya daldım.

*

Ne kadar uyuduğumu hatırlamıyorum.
Kamyonet, çamurlu tekerlekleri ve parlak ışıklarıyla beni uyandırdı.
Camdan baktım. Arkada battaniyeye sarılı birisi vardı.
Salona indim ve paketi birlikte açtık.
Bu, mağazadan çalınmış erkek bir mankendi.
Kızdan çıkan kadın kıyafetlerini ona giydirdi.
Bunlar, siyah bir kot etek ve gri bir tişörttü.
Giysiler ona çok yakışmıştı. Evin en güzel yerine koyduk.
6912032654_fee16e7b2d_o
Buzdolabında nevale çoktu. Havuç, patates ve karamelize soğanla yemek hazırladık.
Bu, o kızın et döveceğiyle ezilmiş sırt kısmıydı.
Aslında tadı tavuk ve tavşan eti arasındaydı. Kan miktarı çok yüksekti.
Bu da pişerken çıkan dumanı artırıyordu.
Çok yağ koymak zorunda kaldık. Yediğimiz, antrikottan daha yağsız bir kütleydi.
Çünkü kız çok zayıftı.
Suyuna ekmek batıramadık, çünkü ekmeğimiz yoktu.

*

İki gün sonra beni uykumdan uyandırdı.
Bu yalnızca bir kafaydı. Tüm vücudu getiremediğini söyledi.
Ama çok güzeldi. Saçları, ortadan ayrılmış ve kalın telliydi.
Genç ve sağlıklı bir karga parlaklığındaydı.
Bir büyüteçle yakından inceledik.
Keskin bir testere gibi saç tellerine sahipti.
Gözleri kapalıydı.

– Canını yakmak istemedim. Sadece onu öldürmek istedim, dedi.

Bu cümleleri masum bir çocuk gibi söylemişti.
Bu küçük hareket, bana çok dokundu.
Duygusal şeyler yaşamıyor, tadınca da dibine kadar hissediyorduk.
Hayatım olmadığı kadar renklenmişti.
Siyah ve kırmızının baskın hükmündeki renkler…

Yalnızca saçlarını kesti ve kilitli buzdolabına koydu.
Yemediğimiz ceset parçalarını bazen bahçeye gömüyorduk.
Bahçeye çıktık. Bir sigara yaktı ve bana bira uzattı.
Büyük ve alçak bir fıçının üstüne serilmiş gazete sayfası katilden söz ediyordu.

– Biz hayatı filmlerden almadık, filmler bizim hayatımızı kendine örnek aldı, dedi.
– Ünlü olmak hoşuna gitmiyor mu?
– Böyle bir amacım yok ki! Canlı bedenler ruhsuz ve lezzetsizdir.
Bana göre bir ceset, canlı bir bedenin taşıyamayacağı bir güzellik taşır.
– Seni anlamıyorum, dedim.
– Hiç cinayet işlememiş birinin, katilleri anlamasını beklemek komik olur! dedi ve güldü.

Küçükken annemle kırlara, çiçek toplamaya çıktığımı anımsadım.
Boşaltılmış bir dağ köyünde, bozkırda kalan son bayır gülünü düşündüm.

Devam etti:
– Neden iyilik yaparız? Çünkü yaptığımız kötülüklere olan pişmanlığımızı azaltır.
Aslında kendimizi kandırıyoruz. Neden kötülük yapıyorum?
Yaptığım iyiliklerin öcünü almak için… Sanırım biraz tuhafım.
Herkesi öldürmüyorum. Yalvarışlarıyla beni heyecanlandıracak insanları arıyorum.
Canlarını yakmak, isteyeceğim son şey: onları sadece öldürmek istiyorum.
Ama ilk bıçak darbesinden sonra, gerisi geliyor işte…
45015016181_1329170252_o
Gözlerine baktım…
Bu gözü pek koruyucunun yüz çizgilerinde ilahi gücün ve görkemin yansıması vardı.
Şaşırmıştım:
– Bu dünyada ortadan kalkmış olan ceza, öbür dünyada seni bekliyor.
Sen sadece zamanı sonsuzlukla takas ettin, dedim.
– Sorun değil. Ben bir monomani’yim. Tanrı beni affedecektir.
– O nedir?
– Tek bir konu üzerinde toplanan delilik. Bir şaheser yaratmayı düşünüyorum.
Gerçek bir tanrıça…
Ve o mükemmel oranlara sahip bedeni bir araya toplamayı başarırsam,
artık ben de bir tanrı oldum demektir. O zaman bana kimse hesap soramaz.

Onu dinlemek yüksek rakımlı bir uçurumdan renkli gecelere dalmak gibiydi.

– Ama insanlara acı çektiriyorsun, dedim.
– Acı çekmeyi seviyorum, ama çektirmeyi daha çok seviyorum.
Bence birinin katil olmasının en büyük müsebbibi acıya olan bağımlılığıdır.
Ve bu bağlılık, onu hedonizme kadar sürükleyebilir.

Odama geçtim ve beynime mermi yemiş gibi uyudum.

*

Gece garip seslerle irkildim.
Evde gizli koridorlar ve odalar vardı.
Sese doğru koştuğumda bodruma kadar ulaştım ve manzara dehşet vericiydi.
İnsan derisiyle kaplanmış sandalyeler, kafatasından yapılmış çorba kaseleri…
Sonra borulara kelepçelenmiş bir kadın gördüm.
İlk kez yaşayan birinin sıcaklığıyla heyecanlanıp gülümsedim.
Ama o gülmüyordu.
Çünkü dudakları, yeşil kalın yün iplik ve yorgan iğnesiyle dikilmişti.

– Napıyorsun? dedim. Dudakları kanıyor, onun canını yaktın.
Senden korkuyor. O bir makine değil, insan!

Kaburgalarına demir boruyla vurmaya başladı.
Karnı yağlı ve yumuşaktı.
Kadının ağlayan gözleri ve
dudaklarından fışkıran mırıltılar, kalbime erimiş bir kurşun gibi aktı.
İnsanlar korkudan önce doğru, korkarken çift ve korktuktan sonra da bulanık görürler.
Bulanık görüyordu. Ondan çok yalvaran gözleri beni izliyordu.

Ev sahibi odadan çıktı.
Şimdi bana bakan bir çift gözün ağırlığı altında sendeliyordum.
Yüzünde parlak bir sevimlilik vardı.
Harikulade aydınlanmış salondan çıkıp karanlık odalara giren insanlar gibiydi.
İpleri sökmek için ellerimi dudaklarına götürdüm.

Birden ev sahibi odaya girdi; gölgesi de onun gibi yaptı.
Benden ya da kızdan utanıyordu.
Yan odada kızın kıyafetlerini giymişti.
Siyah, yakalı bir tişört ve açık mavi yırtık kot pantolonluydu.
İkisi de vücuduna uysun diye yırtmış ve kesmişti.
Ayağında siyah topuklu ayakkabılar vardı.
İşaret parmağını bir hemşire gibi onun ağzına götürdü.
Çocukların çığlıklarından sıkılıp onları tatlı sözlerle sakinleştiren bencil anneler gibiydi.
Benim hamiliğime inanan kurban, onu görünce şok oldu.
Coşkusunun doruğundan hüznün uçurumuna yeniden düşmüştü.
Efendi, paslı testereyi gırtlağına bastırıp kazımaya başladı.
Odada birkaç dakika boyunca tanrının saf meleklerine hoş gelecek
soylu bir gözyaşı ve inleme konseri duyuldu.
Pamuksu ellerine bağlı parmakları, piyanonun tuşları gibi kusursuzdu.
Ayakları bir zambak gibi saf ve biçimli, bacakları sütun gibi estetikti.
Bu kızın ellerini ve ayaklarını kesti ve buzdolabı poşetine sarıp özenle dolaba yerleştirdi.

Neden hiçbir şey hissetmiyordum?
Çünkü duyarsızlık müthiş bir bağışlayıcıdır…
49929857011_c773cd5f29_o
Son gece için sabırsızlanıyorduk.
Bengi insanı yaratmamıza ramak kalmıştı.
Bulmaca parçalarının çoğu hazırdı.
Ama onu bulamıyorduk.
Birkaç hafta sonra bir kız getirdi:
Yüzü, karnı aç bir bebek kadar istekliydi.
En derin okyanustan çıkan inci dişlere sahipti.
Mercan rengi rujlu dudakları kabarık ve kavisliydi.
Kulak memesi hamur kıvamındaydı.
Beli kaydırak gibi kavisli ve esnekti.
Omuzları T cetveli gibi dik ve kalkıktı.
Sırtı, kışın kar altında kalmış ova gibi pürüzsüzdü.
Göğüsleri, bulutların arasından yükselen ikiz tepelerdi.
İnce bilekleri, yeşil erik dalıydı.
Ayak tırnaklarında alüvyon çamuru ojeleri vardı.
Çivit rengi göz bebeğini deniz köpüğü göz akı sarmalıyordu.
Güçlü genlerden gelen fiziksel üstünlüğü göz kamaştırıcıydı.
Bedeni, milyonda bir rastlanacak kusursuzluğa sahipti.

– Yahu, dedim, madem bunu bulacaktık, diğerlerini neden öldürdük?
– Gülümseyerek yaklaştı.
Sakat bir çocuğun bana doğru yürümesi, hatta koşması gibiydi…
Yağmur damlam benim… Tırtılım…
Ve sarıldık…

*

Bu çağrım, onda çekingenlik ve sevgi olarak zuhur etti: şaşırmıştı.
Yüce gönüllü insanlar, düşmanlarının mutsuzluğu, kinlerinin sınırlarını aştığında onlara karşı merhamet duyarlar.

Daha yavaş doğramaya başladı.
Patencinin buz dansı, görsel bir şölendi.
Keskin bıçağın, et üstündeki dansını izliyorduk.
Yağlı katmanlar arasında hızla kayarken, damar ve sinirleri lastik gibi kesiyordu.
El ve ayaklarını testereyle yırttı, gözlerini kaşıkla oydu.
Saçlarını yolarak kopardı.
Kafasına ayağıyla bastırıp, her defasında 20-30 tutam çekiyordu.
Dolaptaki diğer uzuvları, göz, saç ve elleri dikmeye başladı.

Bir saat sonra tüm renkleriyle karşımızda duruyordu.
Şaheserdi. Görsel bir şölendi.
Canlanması için onu öpücüklere boğdu.
Ama kımıldamadı bile…
Gelmesi imkansız birini pencerede beklemek gibiydi.

Ona hayat öpücüğünü nasıl verecekti ki?
Dünyada henüz çözülmemiş 7 matematik problemini çözmüş değildi.
Allame-i zaman değildi; uhrevi güçleri yoktu ve bir Mesih değildi!..
Yuhanna’da geçen yüzlerce kişiyi balık-ekmekle doyuramazdı.
Sonuçta 10 tavşandan 1 tane at yapamazdı.

Baktım; ağlıyordu…
Yüzeyde kalmak için çırpınmayan ve yavaşça batan şizofren fareler gibiydi.
– Ahh sevgilim! dedi.
Seni değiştiremeyeceğimi biliyordum. Bu yüzden olmayan bir sen yarattım ve onu istediğim gibi şekillendirdim. Bizi ayırabilirler, ama asla yok edemezler.

Gökyüzünde göremediğim bir şeyi görmüş gibi yaptı.
Sanki görünmez örümcek ağlarını yüzünden savuşturuyordu.

Söze başlamıyor, iletişim kurmakta zorlanıyordu.
Kimse bir bisikleti ısırıp elmayı sürmeye kalkmaz.
Nesnelerle iletişimi içgüdülerimizle yaparız.
Peki sıra insanlara gelince… neden bunu yapamıyoruz?

– Uzun süre konsantre olup birini düşündüğünde,
onun da seni düşünmesini sağlamak mümkün mü?
– Bu zor bir soru, dedim.
– Bir rüyadan uyandığımda gözlerimi kapatsam, aynı rüyaya devam edemez miyim?
– Bellek ipliği bir kez kopmuş olurdu.
Ancak deliler, uyanıkken rüya görenlerdir, dedim.
18579262465_557a26c931_o
Ve ay, karanlık gecede gökyüzüne gömüldü.
Başka bir yerde olmak istiyorum.
Ama neresi olduğunu bilmiyorum.
İnsanların beni anlamamasından nefret ediyorum.
Beni anlamadığını söylediğinde senden nefret ediyorum.
Belki bir gün, ben de senin gibi olacağım.
Seni tanıyorum, ama kim olduğunu bilmiyorum!
Bu dünyada güvendiğim iki kişi var. Biri benim; ve diğeri sen değilsin.

Hoş geldin. Terliklerin kapıda, çünkü seni, eskisi gibi bekliyorum.
Çocuk parkındaki bisiklet zilleri kulağımda yankılanıyor.
Salıncakta sallanan küçük kız kayboldu!..

*

Bir hobim, bir merakım yoktu.
Bir işim yoktu ve bir ailem yoktu.
Beni yaşama bağlayan ipler çürük ve güçsüzdü.
Bir boş sayfa, hayatımın özetiydi.

Ben ölü doğmuştum; ve doğarken ölenlerdendim.
Ölümün en güzel yanı, tekrarının olmaması değil mi?
Peki tadına varmadan bunu nasıl anlarız?
Bazı ölenlerin, acıdan duydukları haz için ölüme razı olduklarını düşünüyorum.
Kim ne derse desin, ölüm en büyük tatmindir.

Sessizliğin kıymetini anlamak için gürültüye ihtiyaç vardır.
Işığın değerini anlamak içinse karanlığa…
Bir ölümü kabullenmek için de biraz ölmek gerekir.
Ölülerin soğukluğu, yaşayanların canlılığına üstün gelecek.
İnsan delilerle yaşadığında mantık dışı olayları normal karşılıyor.

*

Sayamadığım kadar çok cinayetimiz oldu.
Neden, tuhaf maddeler enjekte etsek de bir zombiye dönüşmediler?
Kafatasını delip tuzruhu enjekte ettiğimiz kızın mutlu olacağını söylemiştin!
Keşke öldükten sonra cinsel ilişkiye girmeseydin.
Keşke boydan boya yarıp inceledikten sonra bedenleri geri kapatsaydık.
Etleri kemikten sıyırırken öyle becerikliydin ki.
Matkapla kafatasını delip içine asit enjekte etmek müthiş bir fikirdi.
Peki neden sevmediğin organları asit dolu kaplarda erittin?
Neden bu eriyik maddeyi tuvalete boşaltmamızı istedin?

Başkalarının bizim hakkımızda düşündükleri bizi çok korkutuyor.
Annenden nefret ettin, çünkü seni sevmiyordu.
Uykudayken kafasını çekiçle parçalayıp,
suratını dart tahtası olarak kullandıysan ne olmuş yani?
Ama bunları bana anlattıkça kahroluyordun; kahroluyorduk.
Çünkü bir şeyi bildikten sonra, onu bilmemenin nasıl bir duygu olduğunu bilemezsin!

Hayatımın kendi kendine yoluna gireceğini düşünürdüm.
Oysa olduğum şeyi bıraktığımda, olabileceğim şey haline geliyorum.
İnsanların her gün yaptıkları ne garip!
Aynaya bakıyorlar ve istemedikleri kişiyi görüyorlar.
Cesur bir aktörü sevme nedenleri cesareti değil, kendilerini onun yerine koymaları.
Hep onların hayatlarında aktör olduk. Onlar yaşadı biz ekranda sevindik.

İtiraf et! Senin o aktörleri sevdiğin falan yok!.. Sen o aktörlerdeki kendini seviyorsun. Çılgınca şeyler yaptıklarında, aslında senin yapamadıklarını yaptıklarında,
aslında senin hayatın boyunca yapamayacaklarını yaptıklarında; eline balon verilmiş çocuk gibi seviniyorsun. Senin illegal klonun onlar. Seni temsil ediyorlar. Kahramanların…

Sen, istediklerimi gerçekleştirmek için bir fırsattın.
Hayatı gerçekleştirmeme ramak kalmıştı.

*

Beni öldürmeye teşvik eden sendin, cesetlerimi seven kişi de sendin!
Öldürürken hep sana layık olmak için onları boğazlıyordum.
Sen bir madde değilsin, et ya da kemik değilsin.
Benim için bir tanrısın.
Seninle hiç konuşmadık; hep ruhunla konuşuyordum.
Seni görmek için hiç çabalamadım.
Seni sevmem için sana ihtiyacım yoktu ki!..
Red beret #8
Doktrin: “Gerçek, siz ona inanmaktan vazgeçtiğinizde değişmeyen tek şeydir. Delirmek, bazen gerçekliğe verilebilecek en uygun tepkidir. Ben bu dünyayı değiştiremeyeceğimi biliyordum; o yüzden başka dünyalara gittim.” – Philip Kindred Dick