38945039290_fcdcb94f39_b
Yerel bir gazetede köşe yazarıydım. Başlarda işler iyi gidiyordu, fakat sonra giderek çaptan düşmeye başladım. Baktım; büyük siyasilere laf atmadan gazete doğru dürüst satmıyordu. Ben de coştukça coştum ve işi Cumhurbaşkanına hakarete kadar götürdüm. Peşinden kodese tıkılmam gecikmedi tabii.

Ülkenin kuzeyinde soğuk ve nemli duvarlarla örülü bir hapishanedeydim. Başlarda zaman çok yavaş aksa da alıştıktan sonra kafa dinlemek bana fena gelmedi. Bir yandan cezaevi anılarımdan oluşan bir kitaba başlamıştım.

Ben koğuşumda yalnız kalıyordum. Yıllarca gazetecilik yapmanın iyi yanları da vardı. Kalantor tanıdıklarım sayesinde kebap hapis hayatı yaşıyordum. Tanıdıklarım yüksekti, ama çok yüksek değildi. En yüksekten olsaydı zaten, hiç yatmamam gerekirdi.

2 yıl hapsimin 6. ayı yeni dolmuştu ki koğuşa yeni bir çocuk geldi. Hapishane yönetimine rica ettim ve onu yanıma vermelerini sağladım. Kirli sakalları serçe parmağı uzunluğundaydı. Yüz yapısı aşağı akan bir su damlasını andırıyordu. Yuvarlak yüzü çenede sivrileşiyordu. 25 yaşlarında, orta boylu, zeki bakışlı, zayıf bir çocuk.

Bir hafta benle pek konuşmadı, ben de üstüne gitmedim. Ama onda gizemli bir hal vardı. Göz göze geldiğinizde hep konuşacak sanırdınız. Ama susardı. Sessiz ağız hareketleri vardı. Gece uykusunda annesini sayıklardı. Ama gündüz, hiç de annesini arayan süt çocuğu bir hali yoktu.

Benimle ilk konuşması için bir hafta beklemem gerekmişti.
– İsmim Kürşat.
– Benimki de Adil. Bir kitap yazıyorum. Belki bana yardım edebilirsin.
– Hayatımı yazmak ister misin?
– Seni dinliyorum…

Kürşat: Yıllarım hapishanelerde geçti. Bu benim 6. düşüşüm, belki de son olur. En son 2 sene önce uyuşturucudan girdim. Avantadan 1 sene yattım.

Adanalıyım. Cezaevine ilk girdiğimde 19 yaşındaydım. Hırsızlıktan 6 ay yemiştim. Bulunduğum yer şapşallar koğuşu gibiydi. Bir iki tehlikeli tip tahliye olduktan sonra, 12 kişilik koğuşta krallığımı ilan etmiştim. Aslında kötü bir insan değilim, ama kötülük hobilerim arasındaydı.

Aşırı sıcak bir yaz günü koğuşta tesbih sallıyordum. Hapse yeni birisi düştü:
– Kim ulan bu koğuşun ağası?
– Benim nolcak?
– İyi. Bundan sonra ayaklarımı sen yıkayacaksın!

Adil: Ouvv. Peki sonra ne oldu?
Kürşat: Adam safi tehlike. Koğuş ağası o oldu. Sonra dost olduk. Öncesinde sıkı bir dayağını yedim tabii. Ama ayaklarını falan yıkatmadı bana…

Ülkücülüğü takıntı haline getirmişti. Her yerinde Türk bayraklı dövmeler vardı. Herkesin bir saplantısı olur. Kimisi kendini aşırı dine verir; ona bir faydası olduğundan değil, hayatta oyalanmak gerek; belki bir meşgalesi olsun diye. Kimisi kitaplara, kimisi sigara ve içkiye, kimisi de milliyetçiliğe verir kendini. Her şeyin aşırısı gibi bu da zararlıdır.

Bizde koğuşa uyuşturucu ya da kaçak ürün sokmak çok kolaydı. Ağa hep şöyle derdi:
Bir şeyi parayla çözemiyorsan, daha çok parayla çözersin. Gardiyanlara para basıp istediğimizi alıyorduk. Bir gün koğuştaki parlak bir çocukta pahalı Amerikan malı bir telefon gördü. Ağa kıyameti kopardı:
“Ulan niye amerikan malı telefon kullanıyorsunuz hergeleler! Paranız Amerika’ya gidecek. Ülkemizin insanları kazansın.
“Abi bunu Amerikalıdan değil, Türk’ten aldım. Bizim telefoncudan. Parayı o kazandı yani.
“Hah aferin. Şimdi oldu.”

Güçlü ama saf birisiydi… Bir gün kendisine gelen paketi ona ulaştırmadığı için isyan çıkardı ve başgardiyanın boynuna neşteri dayadı.
Gardiyan, “Yemin ederim bir daha yapmayacağım, başkasının sandım,” deyince Ağa,
“Ananı s*kerim senin, bana ‘Baba’ de.”
“Tamam baba. Nolursun bırak!”

Başgardiyanın gözlerime acıyarak bakışını yakaladım. Silah kimdeyse üstün kişi oydu. Ama bir süreliğine. Bizi hep ezen birisini yenik görmek hoşuma gitti. İçimi zehirli bir sevinç dalgası kapladı. Sonra gardiyanlar neşteri elinden aldılar. Bunun için ceza almadık.

Bir gün Ağa ile oturuyorduk. Radyomuzda Kürtçe şarkılar çalıyordu.
– Sigara kullanıyor musun, diye sordum.
– Sadece içerken.
– İçince halloluyor mu?
– Hallolmayınca içiliyor.
– Bırakmayı düşünmedin mi?
– Bırakıyorum zaten. Ama o beni bırakmıyor.SONY DSCKürşat: Şu halime bak?
Boynundaki akrep dövmesini gösterdi. Göz altında kanlı bıçak dövmesi. Sonra kollarını açtı. Façalar ve belli belirsiz solgun yeşil dövmeler…
Kürşat: Şu tipe bak hele. Veresiye defterinden kabarık sicilim var. Gerçi bizim oralarda herkes eşkal… Bana kim iş verir? Polis beni durdursa yazacağı cezayla Türkiye’nin cari açığını kapatırlar. Ben bildiğim işi yapmak zorundayım!..

Adil: Neden bu ülkede en çok suç bu bölgede işleniyor. Bunun nedeni sence ne?
Kürşat: Adanalıların ortak özelliği, hepsinin Adanalı olmasıdır. 🙂

Adil: Adana’yı bana üç harfle özetler misin?
Kürşat: A-da-na.
Adil: ???

*

Kürşat: Senin hırsızlık dediğin şey bizim oralarda herkesin ana mesleği, ekmek kapısıdır. Bir gece mahallemizin 3 arka sokağında bir markete üç arkadaşımla girdik. İçerde ne varsa talan ettik. Açık büfe gibi, her şey bedava. Normalde canımızın çekeceği ne kadar abur cubur varsa karşımızdaydı. O duyguyu sana anlatamam. Sigaralar, içkiler, renk renk cipsler, kolonya şişeleri, pahalı şampuanlar. Rüyada gibiydik.

Bir hafta eve kapandık. Ama nasıl yiyoruz. Şeker komasına girip evde tüm gün uyurduk. Sigara ve içkileri satıp, gece de pavyona eğlenmeye giderdik.

Bir ay sonra aynı markete yeniden girmek üzere hazırlık yaptık. Soğuk bir geceydi. Adam uyanık. Market sahibi bu sefer kapısının önüne köpek bağlamıştı. Eve döndük ve çaldığımız tavuk etlerinden götürdük. Köpek öyle acıkmıştı ki. Hepsini yedikten sonra mayıştı. Kırma bir Alman kurduydu. Biz o gece köpeği de çaldık.

*

3 ay sonra…
Aradan zaman geçti ama biz yerimizde duramıyoruz. Soygun yapmak istiyoruz, ama artık işimiz daha zor. Çünkü market, alarm ve kamerayla daha sıkı korunuyor. Günlerce keşif yapıp kör noktaları belirledik. Hem kameranın almadığı, hem alarm gözlerinin kör baktığı noktaları not ettik. 3 kişiydik. Bekir, marketin arka kapısından içeri sızdı. Önce alarmın aküsünü söktü ve kablolarını kesti. Sonra kamera odasına girip kayıt cihazını aldı. Ardından komple alarm sistemini yürüttük.

Önce soygun yapıp marketteki malları çaldık.
Sonra kapıdaki köpeği götürdük.
Daha sonraysa alarm sistemini kökünden söktük.

*

Birkaç hafta sonra kahvede arka masamda dönen şu muhabbete kulak kesildim:
Adam lüks arabasını muhtarlığın önüne adres sormak için yanaştırmış. Artık ne olduysa işi uzamış ve içerde biraz oyalanmış. Dışarı çıkıp aracına binmiş. Vitese takmış, araç ilerlemiyor. Geri vitese takmış, yine yok. Arabadan inmiş ki ne görsün? Arabanın tüm tekerleklerini çalmışlar. Aracı da takoza almışlar. Tüm bunlara sadece 5 dk. yetmiş. Hatta siz şu an bunları okurken bile cüzdanınızdan para eksilmiş olabilir.

*

– 1 hafta sonra ötedeki karakol önlemlerini artırdı. İkinci bir nöbetçi kulübesi daha dikti.
– Bu işe yaramıştır.
– Evet yaradı. Bu kulübeyi de bir gecede çaldılar. Bunu gerçekten biz yapmadık. Nöbet değişiminde bi yarım saat boşluk bırakmışlar. O sırada birileri kulübeyi söküp götürmüş.

*

YEMEK MOLASI!

Gardiyanın uyarısını duyduktan sonra bize uzatılan boşluktan sırayla tabldotlarımızı almaya başladık. Gardiyan tablayı öyle hızlı itekledi ki yemeklerin bazıları kayarak birbirinin içine aktı. Bu durumda patates yemeğiyle üzüm hoşafı artık bir bütündü. Yemekten sonra birer sigara içtik, çay yaptık ve kaldığımız yerden devam ettik…

*

Kürşat: Soğuk bir aralık akşamıydı. Hapisten yeni çıkmıştım. Bir haftadır cami avlusunda kalıyordum. Biriken yağmur suları, yerdeki çöplerle dere olup akıyordu. Toprak yolda araba lastiklerinin bıraktığı boşluklara sütlü kahve sular doluyordu. Karla karışan yağmur, rüzgarla yüzüme bıçak gibi saplanıyordu. Ayakkabılarımın altları delikti ve bastıkça ses çıkarıyordu. Üşümekten uyuşan kulaklarımı hissetmiyordum.

Hapisteyken beni çok seven Ağa, benden 2 ay önce tahliye olmuştu. Çıktığımda onu aramamı istemişti. Hapishane arkadaşlığının orada kaldığını düşünüp rahatsız etmek istememiştim.

Saat gecenin ikisiydi. Cezaevinde biriktirdiğim paraları saydım. Yeteri kadar vardı. Pembe mor ışıklı tabelaları alev alev yanan bir pavyona girdim. Dışarısı soğuk, içerisi sıcak ve kalabalıktı.

Kuytu bir masa seçip demlenmeye başladım. Masaları yalayan yoğun tütün dumanı, taş zemini antik kilim gibi sarıyordu. Canlı orkestra davulları dan dan diye kafama vuruyordu. Yüksek müzik, renkli ışıklar, güzel kadınlar… Zaman kavramı yok, duvarda asılı saat yok… Bir insan burdan neden çıkmak istesin ki?..
10039080665_8876af15bf_b.jpg
Bu büyülü ortamda 9 tane kadın saydım. Bunlardan ikisi orta yaş üstü, yedisi genç ve güzeldi. Hele bir tanesi reşit olamayacak kadar küçüktü. Kimisi şort, kimisi kısa etek giymişti. Saçlar uzun, postişli, renk renk boyalı ve bol parfümlü. Hayat kadınlarıyla işim olmaz, onların sadece güzel parfümlerini koklarım. Bunu demek çok güzel ve havalı… Bunu uygulamaksa zordu.

En güzellerini gözüme kestirdim. Bu, yaşlı olanlardan birisiydi. Çekik gözlü, parlak siyah saçlı, gri kot pantolonlu ve dik bakışlıydı. Onu diğerlerinden ayıran özellikleri vardı. Buraya ait değil gibiydi. Hem arkadaşlarıyla konuşmuyor, hem de çağrılan masalara isteksiz gidiyordu.

Gece, boğazı kesilen horozun kanı gibi hızla aktı geçti. Bense kafası kesilmiş tavuk gibi bir o yana, bir bu yana koşuyordum. Hepsini masama istiyordum. Hiçbirini görmek istemiyordum. Karmaşık bir nevroza sürüklenmiştim. Gençlerden birini yanıma aldım. Olgun olanı çağıracak cesaret bende ne gezerdi? Ne zaman el kaldırıp garsona seslenecek olsam, heyecanla geri indiriyordum.

Duvarda asılı büyük bir yazı vardı:
Paranız yoksa pavyona gelmeyin. İnsanlar sizi saatlerce dövmek zorunda değil!
Bir an gülesim geldi. 🙂

Gece ilerliyordu. Sonra o güzel olgun, bir yere oturdu. Masada maytaplar, fişekler patlatılıyordu. Yağmur gibi ışıklar isli saçlara yağıyordu. Onu yanağındaki çiçek bozuğundan tanıdım. Ağa’ydı. Yerimden kalkıp masasına gittim. Beni görünce çok şaşırdı. Sevindi mi, sevinmedi mi emin değilim. Ama beni, sanki az önce ayrılmışız gibi karşıladı. Bu bana cesaret verdi. Tam olgun kadınla göz göze gelecektim ki elinin tersiyle havayı iterek onu masadan kovdu. Bu durum, ondan çok beni rahatsız etti. Ama bunu dile getiremedim.

*

Masa donatılmıştı. Meyveler arasında buz gibi ananaslar, ballı muzlar vardı. Soğuk bir çikolata şelalesi kenarda akıyordu. Ağa konuşmaya başladı:
–  Şu kapıda dikileni görüyor musun?

Kapıya baktım, Yusuf’tu bu. Hapisteyken uyuşturucudan 3 yıl almıştı.

– Buna içerde, “Cinayeti üstüne alacaksın!” dediler. Hapse yeni giren bir çocuktu. Para istediler, vermeyince de bu hale getirdiler. Ranzalar arasından akan sıcak kanların buğusu tavana dek tütüyordu. Çocuk ne cinayeti üstüne aldı, ne bir şey. Yönetime söyleyip hücresini değiştirtti. Lise tuvaletinde sigara içerken kapıya diktiğimiz adamlar burda Pablo Escobar olmuş.

Bir heyula gibi dikilen adamı süzdüm. Çok da ilgilenmiyordum açıkçası. Bir yandan pistte dans eden kadınları kesiyordum. Belgeselde çiçeklerin aniden açılıp kapanması gibi, kamera oyunlarıyla hayatımı hızlandırmak istiyordum.

Ağa el kaldırdı ve 2 kişiyi masamıza davet etti. Birisi olgun kadın, diğeri de genç bir sarışındı. Onlar masamıza geldikten sonra hareketlerimiz değişiverdi. Karşı cinsimize karşı doğanın bize bahşettiği rekabet gücünü kullanıyorduk. Artık birer hasımdık.

Ağa iki kadınla konuşurken ben camdan yolu seyrediyordum. Dışarıda şehir, elektrikli uğultular, sarhoş çığlıkları, korna gürültüleri, polis sirenleri… Aniden masamızda şampanyalar patlamaya başladı. İçkilerin meyve kokan köpükleri havada, bir dantel gibi dağılıyor ve ılık bir alkol çeşmesi, tül tül yüzümü yalıyordu. Birden kendimi yağmur damlası gibi hafiflemiş hissettim.

Ağa masamızdaki genç kızla, derin bir sohbete tutuştu. Kız onu daha iyi duymak için kulağını Ağa’ya yaklaştırıyordu. Ağzında çiğnenmiş meyveleri ve dudaklarındaki sinirli diş izlerini görebiliyordum. Olgun ve güzel kadın ise hiç konuşmuyordu, ama bana da bakmıyordu. Bense onu izliyordum. İnsanlar konusundaki keskin duyularımla bu kadındaki gizemin varlığını hissetmiştim.

Ona döndüm ve konuşmak istedim. Dilim tutulmuş gibiydi. Gece karabasanlarda nefes alamadığım zamanları yaşıyordum. Ağzımı bile açamıyordum. Sanki dudaklarımı yorgan iğnesiyle dikmişlerdi de ağlıyordum. Domuzun karşısında tüfeği tutukluk yapan avcıydım. Kumsala yeni vurmuş balık gibi çırpınıyordum. Düşüncelerimi anlatan kelimelerin giderek anlamsızlaştığını fark ettim. Sonra bir şey oldu… Bana parıldayan gözlerle baktı. Ne o konuştu, ne de ben…

*

Ayağa kalktım ve mekanı terk ettim. Ağa kıza yumulmuş, gözü bir şey görmüyordu. Kapıdan çıkarken soğuk rüzgar, çelik gibi suratımı kesti. Sokak lambaları ıslak kaldırım taşlarını parlatıyor, kah gülen kırmızı bir dudaktaki ıslak dişlere vuruyor, kah bir seyyar satıcının bıçağını sarıya boyuyordu.

Annem beni içki içtiğim için mi terk etti, yoksa beni terk ettiği için mi içmeye başladım, hatırlamıyorum. Kendimi hep kapana kısılmış gibi hissediyordum. Beni içine çeken bir girdabın içindeydim… Geçmişe özlem duymaktan şimdi’yi kaçırıyoruz. Şimdi’nin tadını çıkarmak varken, geçmişe özlem duyuyoruz. Böylece ne geçmişte, ne gelecekte, ne de şimdi’de mutlu olabiliyoruz.

Düşünmekten kendimi alıkoyamıyordum. Sanki o yokken hayat hiç yaşanmamış gibiydi. Doğa, yeniden renklenmeye başlamıştı. Bir ilkbahar sabahı yağmur sonrası çıkan gökkuşağına tırmandığımı düşündüm. O gün bugündür, o kadın hep aklımdadır.

Adil: Şu an ne düşünüyorsun?
Kürşat: Hiç…

Adil: Yoksa meyhanedeki kadında mı kaldı aklın?
Kürşat: Evet!..

Adil: Ayıp be ayıp; şimdi de anan yaşındaki kadınlara mı sulanıyorsun artık?
Kürşat: Anan yaşında dediğin kadın, annemdi benim.
Doktrin: “- Neriman teyze, köpekler bizi içimizde kemik var diye mi ısırıyorlar?
– Hayır, içimizde kalp yok diye ısırıyorlar.” – Korkuyorum Anne