33204568233_5c657a575e_o.jpg
1997 senesinin yazı, Haziran ayı, zehir gibi sıcak… 17 yaşımdayım. Yaşımı yazarken yaşındayım mı, yaşımdayım mı yazmam gerektiğini bilecek kadar bilgiliyim. 17 senede, okulda bana ders veren öğretmenlerimin hayatlarında okumadıkları kadar kitabı okuyup bitirmişim.

Göztepe Susuz Dede Parkı’na Sedat’la buluşmaya gidiyorum. Ikarus körüklü otobüsün içindeyim. Otobüs salına salına büyük bir uğultuyla giderken, ortamdaki sıcaklık giderek dayanılmaz hale bürünüyor. Otobüsün içi öylesine kalabalık ki, herkes balık istifi birbirinin üstüne çullanmış. Koridorda ilerlemeye çalışırken, toz kokulu körüğün oraya vardığımda sıcaklık ve havasızlık üst seviyeye çıkıyor. Pencerelere baktığımda, bazısının açık olduğunu, bazısının da eskimiş lastiklerinin onu sıkıştırdığını ve kapalı kaldığını gördüm.

Biraz daha arkalara ilerlediğimde sıcak, ıslak, demir kokan, dikey uzanan bir tutamağı 60 yaşında bir amcayla paylaşmak zorunda kaldım. Kısa Samsun içmiş bıyıklarıyla, ağzından nefes alan bu amcamız sürekli suratıma üfleyerek hırıltılı nefes alıyordu. Terden ıslanmış tutamaktan vazgeçerek arkamı dönmemle, kısa boylu bir kızın kalçalarının bacak arama dayanması bir oldu. Hava sıcak, sevgi-saygı taban, testosteron hormonu tavan, arzular şelale, zaten ben demire deydirsem kıvılcım çıkar, o derece abazanım. Daha milli bile olmamışım; ereksiyonum hemen başladı…

Ben, ne zaman arkasını dönecek diye düşünürken, bir yandan da yaptığımdan utanıp biraz yana çekilmeye çalışıyorum. Sanki ona 10 saniyelik değdirmemem, bana 1 saniye değdirme hakkı veriyor… Ama o da ne!.. Kız da arkamdan gelmez mi… Ben yana kaydıkça o da kalçalarını yana kaydırıyor. Giderek daha sert dayamaya başladım. Ama hiç dönmüyor, yüzünü göremiyorum. Bir an içime bir kurt düştü. Kolay yol mayınlarla doludur. İyi hücumlar pusuya gebedir. Dedim bu gay olmasın!.. Saplı sultanlardan olması fikri içimi ürpertiyordu. Mamafih bir kadını elde etmek bu kadar kolay olmamalı.

Bu tür azimli şoförlerin duraklarda durmasına ve yolcu alma çabasına her zaman hayran olmuşumdur. Otobüs o kadar kalabalık ki, bırakın yolcuyu yalnızca bir cüce veya yavru bir kedi sığar.

Bu arada aklıma şu meşhur cüce fıkrası geliyor. Kıs kıs gülüyorum:
Bir hayat kadını mesleğini bırakmak istiyor ama bunu bir türlü gerçekleştiremiyor. En son kadın, arkadaşlarına yeminler ediyor ve ‘artık erkeklerle beraber olmak yok’ diyor. Bir hafta sonra dostları kadını bir cüce ile yatakta basıyorlar. “Hani söz vermiştin, bu işleri bırakacaktın,” diyorlar. Kadın ne dese beğenirsiniz: “Birden bırakamam işte, yavaş yavaş bırakıyorum.”

Tüm bu ıslak, terli, vıcık vıcık, yağlı etli insanlara karşın şoförümüz, nizami her durakta durup yolcu alımına devam ediyor. Aldığı her yolcu için prim alsa ancak bu kadar çalışabilir. Sonra durakta durduk ve orta kapıdan bir sevgili bindi. O denli neşeliler ki, sanki otobüste değil de kendi özel limuzinlerindeler. Belki beklentileri çok düşüktür. Böylece hayal kırıklıkları da en aza iniyordu. Hayatta bizim önümüzü kesen en önemli engellerden birisi beklentidir. Sabah evden çıkarız ve bizi mutlu eden şeylerin sayısı çok düşüktür. Kimse tüm uzuvları yerinde olduğu için durup dururken mutlu olmaz. Kendi ve sevdiklerinin sağlığı ile ilgili olarak minnet duymaz. Oysa bizi mutsuz edecek şey sayısı sonsuzdur:

Otobüsü kaçırmamak için yolda koşarken ayağımız takılır ve düşeriz. Otobüs bu yüzden kaçar gider. Hava yağmurludur ve şemsiyemiz yoktur. Ya da şemsiyemiz vardır ama yağmur yağmaz ve tüm gün onu taşırız. Gideceğimiz yere gecikiriz. Bizi bekleyen arkadaşımız bizi bekleyip çekip gitmiştir. Cebimizde az bir paramız vardır, onu da yolda düşürürüz. Ziya Paşa’nın dediği gibi:

“Bî-baht olanın bağına bir katresi düşmez.
Bârân yerine dürr ü güher yağsa semâdan”

Yani efendim diyor ki:
“Gökyüzünden yağmur yerine inci ve mücevher yağsa talihsiz olanın bahçesine bir damlası bile düşmez.”

Sokak jargonuna göre söylenişi şu şekildedir:
“Gökten yağmur olup *m yağsa başımıza y*rak düşer, o da yerden teper g*tümüze girer…

Kız birden tek eliyle kalçasının bir lobunu ayırdı ve benimki iyice araya girmeye başladı. Kül rengi gri bir kot şort giymişti ve altında burnu sivri, siyah renkli bir topuklu ayakkabı vardı. Kamışım kürek sapı gibi oldukça ona daha yaklaşmaya başladım. Burnumu, su yolu gibi kıvırcık, saman sarısı gibi parlayan kumral saçlarına yaklaştırıp kokladım. Sabun, şampuan ve kokulu silgi karışımı bir rayihası vardı. Ondan gelen feromon beni büyülüyordu. Bir deneyde de geçer:

10 erkeğe beyaz tişört giydiriyorlar. 3 gün üstlerinden çıkarmaları ve banyo yapmaları yasak. 3 günün sonunda kendilerini asla görmeyen 10 kadına koklatıyorlar. 10 kadından 7’si fiziksel özellikleri en güzel olan, estetik açıdan en erkeksi, hafif kaslı ama kesinlikle çok sağlıklı olan erkeği seçiyorlar. İçgüdüsel olarak en güzel çocuğu kendilerine verecek olan adama yöneliyorlar. Doğanın kanunu bu! Zayıfa acımak doğaya ihanet.

Kokusunu alınca gözlerimi kapatıyorum ve birkaç saniye göz bebeklerim geriye doğru devriliyor… Sanki etrafımızda onlarca insan yokmuş gibi birbirimize sürtüyor, gözümüz kimseyi görmeden dans ediyorduk. Halit Ziya Uşaklıgil’in dediği gibi:
“Gözümün içine baka baka birbirlerini seviyorlar. Ölüyorum anne anlasana!”

Sonra birden, o zamana kadar fark etmediğim bir şey gördüm. En arka kapıda 30 yaşlarında bir adam ve etrafında kimse yok! Herkes sıkış tepiş giderken, onun bu kalabalıktan soyutlanmış yolculuğu öyle anlamsız ki. Sonra, kirden parlamış lacivert kumaş pantolonun arkasında elips şeklinde bir ıslaklık olduğunu fark ettim. Üstünde kirli bir atlet vardı, saçları birbirine yapışmış ve kir içindeydi. Yüzü, koyu renk ve kararmıştı. Terlemiş olması suratına grafit rengi bir parlaklık katıyordu. Yeşil renkli gözleri onun en güzel yanıydı. Bu, sokaklarda yatanlar kadar kirli değilse de kağıt toplayanlardan halliceydi. Belki tiner çekmişti ya da uyuşturucu… Altına işediği için herkes ondan uzaklaşmıştı. Oysa bu durumdan hiç rahatsız görünmüyordu. Orada herkesten azade yolculuk ediyordu.
Ben etrafı gözlerken kız da ritmik hareketlerle kalçalarını bana sürtüyordu. Sonra büyük bir durakta çok sayıda yolcu indi ve herkes serbest alanlar bulmak için ilerledi. Ben de yerimi kaybetmiştim. Kız, hızla yürüdü. Dönerse yüzünü ilk defa göreceğimi düşünerek heyecanlandım. 1 metre uzaklıktan aniden döndü ve bana baktı:

40 yaşlarında, açık tenli, renkli gözlü, kısa boylu ve zayıf bir kadındı. Kalçası kilosuna göre biraz iri sayılabilirdi. Karşıdan baktığınızda yandaki basenlerden bunu net görebilirdiniz. Minik bir suratı vardı. Yüzdeki duyularını sanki birisi eliyle tek tek koymuş gibiydi. Bana, bir tablaya oyun hamuru yapıştıran çocukluğumu anımsattı. Altın oranı anımsatan eşsiz bir muntazamlık vardı. Minik ve kalkık burnunun üstünde küçük bir kemik onu daha çekici hale getiriyordu. Kara kirpikleri kıvrılamayacak denli kısaydı. Beyaz ve temiz boynu bir kuğuyu andırıyordu. Boynun bittiği yerden az aşağıda terden parlayan göğüs çatalı tahrik ediciydi. Saçları arkadan toplansa, küçük yüzünü daha çok ortaya çıkarabilirdi. Seksi bir kumral, çıtı pıtı bir fındık kurduydu. Üstünde askılı beyaz bir tişört vardı. Tişörtün üstünde, siyah nokta nokta puantiyeler göze çarpıyordu. Kolunda kahverengi çiçek desenli küçük bir çanta takılıydı. Çanta askısının tokayla birleştiği yerin derisi kullanılmaktan yıpranarak hafifçe havaya kalkmıştı. Sonra birden gülümsedi. Ahhhh oro*pu, nasıl da güzel gülüyordu… Hayatında, ona dokunan herkes için bir şanstı. Napolyon’un dediği:
“Talih bir oro*pudur,” sözünü mü dinlemeliydim. Yoksa, Aldous Huxley’nin:
Şans bukalemun gibidir; biraz zaman tanı, mutlaka değişecektir.”‘ini mi… Yoksa kamyon arkalarında yazan:
Kaderin izin vermediğine şansın gücü yetmez.”‘mi daha çok beni anlatırdı. Bense, olduğu kadar olmadığı kader, diyerek ineceğim durağı çoktan kaçırmıştım. Kararım kesindi, onun peşinden gidecektim. Çünkü herhangi bir otobüsle, daha birçok durağa istediğim kadar yolculuk edebilirdim. Ama böylesi bir fırsat insanın ayağına ömründe bir, en çok iki kez gelirdi. Sydney J. Harris’ın dediği gibi; “Yaptığımız şeyler için pişmanlık zamanla geçer. Ne var ki yapamadığımız şeylere pişmanlığın çaresi yoktur.”

Ayağınıza gelen güzel fırsatları hemen değerlendirmelisiniz. Sonra o yaptığınızı beğenmeyebilirsiniz; işler istediğiniz gibi gitmeyebilir. Hatta daha sonra çok daha iyi başka bir fırsatı da yakalayabilirsiniz. Ancak denemeseydiniz, daha iyisiyle kıyaslama şansınız dahi olmazdı. Ve hiç denemeseniz, sizi daha iyilerini bulmaya teşvik edecek süreç başlayamazdı. Yapmazsak sonradan pişman olacağımıza, yapıp şimdi pişman olalım.

Otobüs boşalmaya başlamıştı. Neyse ki henüz ben boşalmaya hazır değildim. Kapılardan birine yürürken gözleriyle beni süzüyordu. Altımda siyah bol bir kargo pantolonu vardı. Pantolonumun bol ve uzun paçası, ayakkabı altında ezilerek yırtılmış ve eskimişti. Ayaklarımda Cott marka, yassı taraksız spor ayakkabılarım vardı. Kolları katlı, çok yıkamaktan hafif solmuş, vücudu saran siyah tişört giyiyordum. Sol kulağımda kıskaçlı gümüş bir küpe vardı. Durakta indi ve ardından takibe geçtim.

Yolda yürüyen insanlar, market, manav, emlakçı… Sonra bir ara sokağa girdi. Topuklarını tıkırdata tıkırdata yürürken hiç arkasına bakmaması bende tedirginlik uyandırdı. Acaba takip ettiğimi bilmiyor muydu, takip etmemi istemiyor muydu? Gösterip vermeyen kadınlardan olma olasılığı beni boğuyordu. Bugün ben, bu ihtimaller denizinde boğuluyordum.

Aslında uzak gördüğünüz olasılıklar size çok yakındır. Partnerinizin sizinle ilişkiye girme olasılığı en düşük olduğu an ilişkiniz başlar. Yeter ki doğru zamanda, doğru hamleleri yapmasını bilin. Her kilidin anahtarı vardır. Bazen doğru anahtarı bulmanız zaman alabilir. Onun evinin anahtarıysa bende yoktu…

Gösterişli dış yapısıyla diğerlerinden hemen ayrılan bir apartmanın büyük siyah camlı kapısının önünde durdu ve dönüp bana baktı. Gözleriyle bir şeyler anlatmak ister gibiydi. İkimiz de arka arkaya girdik. Apartmana girdiğimde ilk dikkatimi çeken içerisinin oldukça serin olmasıydı. Asansöre doğru birlikte yürürken zemin kattaki dairelerden burnuma, haşlamış patates kokusu geliyordu…

Birlikte asansöre bindik ve en üst kata çıkmaya başladık. Düğmeye basarken gözüm ellerine ilişti. Parmakları öyle küçüktü ki, yalnızca eline bakan birisi onların bir çocuğa ait olduklarını söyleyebilirdi. Buz beyazı parlak ojeleri vardı. Sol yüzük parmağında sarı gri bir evlilik yüzüğü taşıyordu. Mahallemizde otobüsten indiğimde apartman kapısında karşılaştığımız herhangi bir komşumuzla aynı asansöre birlikte binmemek için harcadığım sahte çabayı anımsadım. İçi zaten boş olan ve yüzüncü kez kontrol edilen zavallı posta kutumuzu düşündüm. Sonra da komşumuza siz çıkın diye el işareti yapışımı. Ne olurdu yani binseydim… Klostrofobim olmamasına karşın, neydi bu korku? Yani bu neyin fobisi… Bu fobinin de bir adı olmalı…

Beyaz çelik kapıyı açıp içeri girdiğimizde, daire, değişik mimarisiyle beni şaşırttı. Dış kapı ilginç bir şekilde koridorun tam ortasındaydı. Eve girer girmez eğilip ayakkabılarımı yerden kaldırdı ve içeri aldı. Sonra bana döndü ve sanki kapıyı içerden bana kendisi açmış gibi tek elini açarak koridorun sağını gösterdi. İçeride yürürken arkadan gözlerini tüm bedenimde gezdirdiğini hissediyordum. Benim için en zor yürüyüşlerden birisiydi. Gözlerinin sıkı markajı altında stres olmuştum. O ana kadar hiç konuşmadığımızı fark ettim. Acaba dilsiz miydi, belki de sesi çok çirkindi. Şu durumda benim gibi bir bakir için ne kadar önemlidir bilmiyorum ama, benim sesimin kalın olmasının onun için önemli olduğu kesindi. Kadınlarda ses telleri kısa ve incedir, erkeklerde ise biraz daha uzun ve kalın. Bu genetik farklılık, onları bize, bizi onlara daha çekici kılar…

Bana hiç bitmeyecekmiş gibi gelen koridorun sonuna geldiğimde kırmızı-siyah desenlerle bezeli kapıyı geçtim ve yatak odasına girdim. Kahverengi saten kumaşla örtülmüş kocaman yatağa oturdum. Yatağın tam karşısında duvara gömülmüş, metalik gri çerçeveli ince bir televizyonda Eurosport snooker maçı oynanıyordu. Yatak odası cam bir kapıyla dikdörtgen bir balkona açılıyordu. Balkonla cam kapı arasında krem rengi bir puf duruyordu. Duvarlar, altın rengi ve siyah karışımı kabartmalı duvar kağıtlarıyla kaplanmıştı. Tam o sırada bir sifon sesi duydum. Ve ardından kapının zil sesini… Birçok okulda o zamanlar bu zil çalınıyordu. Beethoven’dan Für Elise… Daha önemlisi kapı çalınıyordu ve saklanmam gerekliydi.

Hızla yerimden kalkarak önce yatak odasının büyük ve gıcırtılı kapısını kapattım. Ardından gardırop kapaklarını telaşla açmaya başladım. İlk gardırop giysilerle doluydu… Telaşla ikincisini açtım; bu, yarı yarıya boş bir dolaptı. İçine girdim ve korkuyla beklemeye başladım. Derken kapı zili acı acı ikinci kez çalmaya başladı. Bu melodi de tanıdıktı. Bu seferki Beethoven’ın 9. Senfonisi’ydi. İlk zil apartman kapısına bağlı olan, 2. zil ise daireye aitti. Malum zat, belli ki dairenin kapısına dayanmıştı.

Böyle pisi pisine ölebileceğim olasılığı saç diplerimi kaşındırıyordu. Korkudan ağlamak isteyip ağlayamıyordum. Bazı resimler çizilirken sonunu görmeden yüz gülecek mi ağlayacak mı bilemezsiniz. Sonuna konan bir küçük ayrıntı tüm tabloyu değiştirebilir. Bir filmde de öyle… Bazen filmin tamamı, katilin kim olduğunu tahmin etmekle geçer. Oysa yönetmen, sonunda bizi ters köşeye yatırır. Kontrol ondadır ve tereyağlı tavada karidesleri kızartan şef gibi sizle oynar. Sevgi ile nefret arasında çok kısa bir mesafe vardır. İnsan, dakikalarca ağladıktan sonra, kendisiyle konuşanlara artık rahatça gülebildiğini fark eder. Daha da ilginci var; gülme son sınırına varınca göz yaşlarıyla karışır…

Derken kapının kilidi iki tur döndü ve dairenin kapısı açıldı. Zangır zangır titreyen dişlerimle dudaklarımı ısırdım. Çenemi zaptedemiyordum. Sonra birden bir şey oldu… Pembe, saten bir elbiseyi ağzımın içine teptim ve duyulmasın diye ağlayarak gülmeye başladım. Hayat film şeridi gibi gözlerimin önünden geçmeye başladı. Bana göre hiç şerefli bir ölüm değildi. Dış kapının kapanma sesini duydum. Hiç işim yokmuş gibi, evin zillerinin eşsiz sanatçısı Beethoven’ın hayatını düşünmeye başladım:

Beste yapmadan önce, nöronlar daha iyi çalışsın diye kafasını soğuk suya sokardı. Beste yapamadığı zaman, üç saatlik uzun yürüyüşlerde ilham bulur ve gelip yeniden denerdi. Duyma yetisini yavaş yavaş kaybetmişti. Ölümüne yaklaştıkça artık o kadar az duyuyordu ki, ağzının içine bastonunun sapını koyuyor, diğer ucunu da piyanonun ayağına dayıyordu. Bir bisküvi yediğimizde, çıtırtılar bize korkunç gelir, oysa dışarıdaki insanlar sesi aynı şiddette duymazlar. Bunun nedeni kemiklerin iletim gücüdür. Alman besteci, ömrünün sonlarına geldiğinde büyük oranda sağır olmuştu. Daha da ilginci 9. Senfoni’yi yaratırken tamamen sağırdı. En iyi eseri buydu. Belki de yeniden doğmalıydı…

Zeminde yürüyen çıplak ayaktan gelen çıtırtıları duyabiliyordum. Kemik kütleme sesi, göğüs kafesime vuran kalp çarpıntılarımı bastıramıyordu. Yatak odasının cızırtılı kapısı ciğerimi kazıyarak ardına kadar açıldı. Kalın bir taşı, tüm gücümle çiğnemiş gibi oldum. Karanlık gardırobun içinde, ayakkabılarımı evin içinde yerde unuttuğumuzu anımsadım. Bazen ölmek daha kolaydı. Asıl ölümden daha acı olan, yaşarken içimizde ölen şeylerdi. Ama benim deliliklerim bitmiyordu… Aklıma şu fıkra geldi:
“Adamın biri yurt dışı iş gezisinden sürpriz bir şekilde gece geç saatte evine dönüyor. Sonra birden yatak odasına girip bir bakıyor ki ne görsün… Sehpanın üstünde yanık halde iki tane puro dumanları tüterek ona bakıyor. Karısına bağırarak soruyor:
“Nerden geldi bu purolar?” Karısında çıt yok, korkudan ağzını açamıyor. İkinci defa daha yüksek sesle evi inletiyor ve yine soruyor.
“Çabuk söyle, sana sesleniyorum, nerden geldi bu purolar?”

Gardıroptaki dayanamıyor ve dolabın içinden yüzsüz bir şekilde sesleniyor:
“Havana’dan geldi kardeş, Havana’dan…”
Gardırobun önünde bir gölge beliriyor. Benim için eğlence bitti ve artık sonum geldi… Derken, bir el gardırop kapısını usulca açıyor!..Hayatımda bu kadar sevindiğimi hatırlamıyorum. Bu O. “Gelen kapıcıydı,” diyor. Sesini ilk kez duymamla yanaklarımda gevşek bir gülümseme, kocası tarafından basılmamış olmakla yaşadığım derin sinir boşalmasına karışıyor. Ağzımda ıslanmış saten elbisesini çekip elimden alırken söyleniyor:
– Ben yokken onunla mı idare ediyorsun.
– Henüz ismini bile bilmiyorum, dedim.
– Adım Mine.
Ben de ismimi söylüyorum…
Komodinin üstündeki kitap dikkatimi çekiyor. Kadınlar – Charles Bukowski…
– Yoksa sen de hava atmak için başucunda kitapla uyuyanlardan mısın? diyorum.
Müstehzi bir gülümsemeyle yanıtlıyor:
– Ne kadar okuduğumu zamanla anlarsın, deyip kitabı eline alıyor. Ahşap bir kitap ayracı ortalardan kayıp yere düşüyor.
– Evet, bu kitabın yarısındayım, birkaç güne bitiririm. Ama gel önce biz şu işi bitirelim!

Önüme diz çöküp kargo pantolonumu indiriyor. Bugün cinsel birleşme yapamayız. Çünkü saha maça kapalı. Ölmüş annemin pazardan aldığı Seher Yıldızı marka boxerımı görünce basıyor kahkahayı!. Bu ne ayol?.. Yanaklarıma ateş basıyor. Aslında haklı… Ben de bunu her giydiğimde Belkıs Akkale ve Arif Sağ düetini düşünüyordum. Seher Yıldızı, bu öğleden sonra benim yaşadıklarımı duysa bana sponsor olabilir…

Aletimi çıkarıp ağzına almaya başladı. Diliyle frenuluma yaptığı temaslar beni zevkin doruklarına çıkarıyor. Gerçekten işini iyi biliyor. Ara sıra kafasını kaldırıp kendini acındıran edilgen göz çukurlarıyla bana bakıyor. Bense havaya girerek saçlarını tutup çekmeye başlıyorum. Seviştiğimizde sanki bizi kayda alan hayali bir kamera durmadan tepemizde dönüyor. Kameraların görüntü açısıyla, dıştan bir gözle bizi seyrediyorum.

Bir süre sonra şöyle dedi:
– Spermlerini dudaklarıma boşaltıp, dişlerimin arasından akmasını mı izlemek istersin, yoksa köküne kadar boğazlayıp direkt yutmamı mı istiyorsun?

Bu işi öyle iyi yapıyordu ki meslek edinip bu özelliğini kullansa, gecede en çok parayı kazanan fahişelerden biri olabilirdi. Orospular ikiye ayrılır:
a) Kaliteli orospular
b) Kalitesiz orospular… İkisi de aynı kalitededir!

Böyle kalitelisine rastlamak mucizeydi. Hani, yüz bin yılda bir samanyolu galaksisinde büyük çarpışma olur ya, işte öyle bir şeydi. Ama tekrar etmesi binlerce yıl sürebilirdi…

Bu soruya nasıl yanıt verilirdi ki? İki elimi havaya kaldırıp kafamı salladım. Tam o sırada patlamaya başladım. Köküne kadar gırtlağına sokarak yutmaya başladı. Bir iki üç, tüm taşkınlarımı boğazıyla zapt ederek durduruyordu. Sonra işini bitirince ağzını açtı ve ağız kenarlarında görünen birkaç spermi daha yedi.
– En son tatlı şeyler yemişsin diyerek ayağa kalktı.

Giyinmeye başladım. Orada daha fazla durmak istemiyordum. Az önce beni dünyanın en mutlu insanı yapsa bile bu sahte mutlulukla yaşamak istemiyordum. O ne olursa olsun yalnızca benim olmayacaktı. Benimle olması, benim olduğu anlamına gelmiyordu. Vücudunun nerede olduğunun hiçbir önemi yok; eğer bunu gerçekten istersen, beynin nerede olmanı isterse orada olursun. O, fiziksel olarak benimleydi, ama ruhu başka yerlerde geziyordu.
– Seninle olmak, seni başkalarıyla paylaşmak istemiyorum, dedim.
– Bir düşünsene; 3 kişiyle birden aynı anda seks yapıyorsan, o güne dek dünya üzerinde bunu yapmayan herkesi geride bırakıyorsun, dedi.

Belki kocası yurt dışında başkalarıyla fingirdeşiyor olabilir. Fakat bu, benim onunla yatmamı etik kılmıyor. 1 trilyonda bir şanslı sperm! Neden kocası ben değilim? O’nun hayatını yaşayamaz mıydım, o da benimkini yaşardı. Şu an yarım saatliğine de olsa onun hayatına dokundum. Onun bundan haberi olmazsa, benim hayatıma asla dokunamayacak.

Uzun koridora doğru yürüdüm. Arkamdan bağırdı:
– İşini bitirdin diye mi böyle oldu. Nereye gidiyorsun. Benim gibi birini bırakabilir misin? 
Geri dönüp koridordan yatak odasına başımı uzattım. Şuh bir şekilde yatakta yatıyordu. Dizleri kırık bir şekilde kıçını bana dönmüştü…
– Makyajına ve yüzündeki boyalara fazla güvenme. Yollar da güzeldir. Ama altından kanalizasyon akar. deyip evden çıktım.

*

10 günden sonra Mine’yi özlemeye başladım. Her gece Oscar’a aday, yüksek çözünürlüklü, seks kokan rüyalar gördüm. Ona olan tutkum azalacağına daha da arttı. 11. günün akşamı kendimi evinin önünde buldum. Elbette, insanı yürüten ayak değil beyindir. Beynime hükmedemiyordum. Kapı zilini çalmaya başladım. Apartman kapısına Beethoven’dan Für Elise melodisi kısık kısık ulaşıyordu. Fakat evde kimse yoktu. Biraz sokaklarda oyalanıp bir saat sonra tekrar eve döndüm.

Küçükken zillere basıp kaçtığım zamanları düşündüm:
Zilleri çalışmayan apartman sakinleri bizi mutlu etmiyordu. Çaldıktan sonra balkona çıkıp sinirlenmeyen daireler bize keyif vermiyordu. Evde olmayanlarla ilgilenmiyorduk. Hışımla apartmanın kapısını açıp da peşimize birisini takmazsak tatmin olmuyorduk. Okulda da hep öyle  değil midir? Bizi en çok eğlendiren, yaptığımız şakaya en sert tepkiyi veren arkadaşımızdır. Hiç tepki vermeyenlerde durum şu şekildedir:

Onu sinir edeceğimize, o sinir olmadıkça biz küplere bineriz…

Boynum bükük mahalleden uzaklaşırken gri bir Bmw önümde durdu. Oydu!
– Arkadaşımla bir yemeğe davetliyim ve sen de benimle geliyorsun, dedi.
Arabaya bindim. Tarkan’dan Şımarık çalıyordu. Aracın içinde nefis bir müzik ziyafeti vardı. Camları açtık. Bir elimi pencereden dışarı çıkardım. Şu ana kadar yaşamadığım ve belki asla yaşayamayacağım hayatı bana yaşatıyordu. Onu çok özlediğimi bile unutmuştum. Acaba benim sevgim ona mıydı? Yoksa… Bana yaşattığı bu çekici hayata mı?..

Aslında zengin ya da yetkilerle donatılmış birisinin yaşadığı en büyük kabus buydu. Bilirsiniz; patronun zengin oğlu, fabrikasında çalışan kızı beğenir ve sevgili olmak ister. Kız da ona karşı boş değildir. Para her kapıyı açmaz… Fakat birçoğunu aralar. Çocuk, kızın kendisini para ya da güç için sevip sevmediğini asla bilemez. Ondan bu paranoyayla ayrılsa, istemeden kendisini seven birini terk etmiş olabilir. Ayrılmasa, kendisini sevmeyen yalan gözlere bir ömür boş yere bakacaktır. Erkeği perişan eden de işte bu içine düştüğü paradokstur. Bu cenderede bir köşeye sıkışır kalır…

Şimdi de bu kadın benim ona olan sevgimi ölçemeyecekti. Birden ona acıdığımı duyumsadım. Gülümsedim. Komik olan şuydu:
Acınacak halde olan bendim; ama kendimi bırakıp ona acımaya başladım. Sonuçta benim böyle sorunlarım olamazdı. Ölmüş eşek kurttan korkmaz ki. Benim kaybedecek pek bir şeyim yoktu. Beni sevip sevmediğini bilmem benim için fark etmez. Onun içinse ederdi!..

Bu acımayla birden ona döndüm ve yanağından öptüm. Yan gözle bakıp gülümsedi. Kalabalık trafikten sıyrılıp şehirden uzaklaştık. Kırsalda, bir dağın eteklerini dolana dolana yükseliyorduk. Bense sürekli arka camdan bizi izleyen olup olmadığına bakıyordum.

– Paranoyak olmak takip edilmediğin anlamına gelmez. dedi. Suskunca dışarı bakıyordum.
– Neden sustun?
– Yeterince konuştuğumu düşünüyorumdur.
– İkimizin, birbirine olan ilişkisinde diğerine verdiği paye farklı, dedi.
– Ben seni başka seviyorum, sen beni başka seviyorsun.
– Beni ben yapan özellikleri alırsan ortada ben kalmaz.
– Sana normal gelen, ilginç bir hayatın var.
Benimleyken hayattan zevk alırsın ama tam olarak mutlu olacağın söylenemez, dedi ve güldü…
– Neden böyle söyledin?
– Beni en tanıdığını zannettiğin anda, aslında hiç tanımadığını fark edeceksin.Dağın tepesine vardığımızda bizi lüks bir restoran bekliyordu. Yeşil ve maviyi buluşturan harika manzara heyecan vericiydi. Ama aynı zamanda da ürkütücü. Yapı, dik yarların ve kılıç gibi sert kayaların arasından sütun gibi yükseliyordu. Rezervasyon yapıldığını söyledi ve arkalardan cam kenarı bir yere geçtik.

Biz bir şey söylemesek de garsonlar masayı donatmaya başlamıştı. Beyaz, gül rengi ve kırmızı şarap masadaydı. Kabuklu minik patatesler, barbekü sosları, rengarenk salatalar… Pirzolalar geldi ve yemeğe başladık.

1 saat sonra…

İyice sarhoş olmaya başlamıştım. Havadan sudan sohbetlerle zaman akıp gitmişti. Gözleri üstümde dikiliyken benim için zaman mefhumu yoktu.

– Seni düşündüğüm bazı geceler gökyüzüne öyle yakınım ki yıldızlar başıma çarpıyor.
– Sen özgürken nefes alabilirsin. Eğer bir şekilde bana bağlı olduğunu hissetseydin muhtemelen benden nefret ederdin.
– Hayır! Sana delicesine bağlıyım. Beni kendine aşık ettiğinin farkında değil misin?
– Aşk denen duyguyu ufak yaşlarımda kaybettim. Bunları bana 20 sene önce söylemeliydin. Neden karşıma bu kadar geç çıktınız minik bey?

İşaret parmağıyla havaya bir soru işareti çizdi. Soru işaretlerinden nefret ederim. Çünkü bana cevaplama zorunluluğu verir. Zapturapt altına alınmaktan hoşlanmam. Benim sevdiğim noktalardır. Noktayı koyar ve sıra bana geçer. Bense konuşmamı üç noktayla bitiririm… Bu, daha söyleyeceklerim var demektir. Sonrasına her hakkım saklıdır.

Dirseği masadayken pembe şarap dolu kadehi sallanıyordu. Suratıma bakarak kaşlarını kaldırdı. Kadehi masaya koydu ve bardağın tepe yuvarlağında nemli işaret parmağını gezdirdi. Çıkan ses içimi gıcıklıyordu. Tepeden bakan tavrı, hastalıklı bir köpeğe ekmek atan birine benziyordu. Hafifçe dudakları aralandı ve yüzüne boş bir ifade yerleşti. Ama konuşmadı. Çünkü ben konuştum.

– Aşığın aşktan hiçbir kazancı yoktur; beklentisi de yoktur! O kendi sevgisinden beslenir zaten, kimseye ihtiyacı olmaz. Ben sana gönlümü vermişim. Daha ne verebilirim ki? Bir insanın daha değerli neyi var!?..
– Sen bana değil aşka aşıksın. Bir tutku seninkisi. Ben yerine herhangi birisiyle de yaşayabilirdin. Beni değil, sana yaşattıklarımı seviyorsun. Yani bende bulduğun kendini…
– Peki sen bende neyi seviyorsun?
– Bana olan sevgini seviyorum. Ama uzun sürmesini istemiyorum. Hastalıklı sevgiye dönüşen her aşk kendi içinde birini yer bitirir. Bana bu olayın nasıl sonuçlanmasını istediğini söyler misin?
– Seninle evlenmek istiyorum!

Öyle bir kahkaha patlattı ki restorandaki 2-3 masa bize baktı…

– O zaman tüm sorunların çözüleceğini düşünüyorsun demek. Yahu ben zaten evli değil miyim? Sormaz mısın bana burada işin ne diye? İnsanlar evlenince sihirli bir değnekle her şeyin düzeleceğini sanıyorlar. Tıpkı masallardaki gibi…
– Dostoyevski veremli dul Mariya ile sırf ona acıdığı için evlenmedi mi?
– İyi de ortada sana acımamı gerektirecek bir durum yok ki. Olayları çok karıştırmıyor musun?

Uzun bir süre sessizlik oldu. Restoranda çatal bıçak sesleri ve bardak şıkırtıları geliyordu. Ara sıra mutfağa geçilen kanatlı kapıya çarpan garsonların sesleri geliyordu.

– Buna daha fazla katlanmayacağım. Hesabı ödeyip gidiyorum!

Ne “git” demek geliyordu içimden, ne de “kal.” Aslında bittiği için üzülmüyordum, ama hep bitmeyeceğine inandığım için üzülüyordum. Garsonların alaylı bakışlarını üstümde hissediyordum Kafamı kaldırdığımda silah sesiyle zıt yönlere fırlamış hayvanlar gibi bakışlarını kaçırıyorlardı.

Restorandan çıktım. Patika yolda gece karanlığında yürümeye başladım. Ay ışığı yerdeki taşları cam gibi parlatıyordu. Charles Bukowski p*çi yerimde olsa napardı. Kayalıklarda otuz bir çekip evine mi koşardı. Cemal Süreya bunu yaşasa hemen bir şiir yazardı. Aziz Nesin ilk terk edildiğinde nasıl atlatmıştı? Öykülerde yolunu kaybetmiş şövalyeleri anlatan Herzen olsa ne b*k yerdi?

En sevdiğim arkadaşım Güven’i aradım. Telefona yanıt vermiyordu. Bir daha, bir daha aradım. Sonra bir daha…

Mine’yi aramaya başladım. 1-10-50 Telefonu açmadı. Arıyordum ve o, telefona çıkmadıkça deliye dönüyordum. Belki açsa, konuşacak cesaretim olmayacaktı. Tüm renkler silinmişti. Dünya onsuz siyah-beyaz bir kasvete bürünmüştü. Benim için güneş, onunla doğup onunla batıyordu. İnsan, sevgisinin miktarını onu kaybetmeden ölçemiyor. Aşık olduğunu ayrılmadan anlayamazsın ki! Aşıktım ve başım müthiş derecede beladaydı.

Yürüyerek uçurumun başına geldiğimi fark ettim. Dik kayalıklardan aşağısı görünmüyordu. Ay yüksekte kalan belli bölgeyi parlatıyordu. Küçük bir bölge. Hayatımda mutlu olduğum şu küçük zaman dilimi kadar. Ve telefon çaldı. Sevinçle ekrana baktım! Arayan Güven’di.

– Ölürsem anneme onu çok sevdiğimi söyle!
– Ama annen öldü!..
– O zaman kendim söylerim!

Binalar yanar, şarkılar susar, insanlar ölür; ama aşklar ölümsüzdür. Gerçekte öyle zayıftı ki, durmadan gücünü deneme ihtiyacı hissediyordu. Sonu olmayan aşkın bedeli buydu demek! Suratımdan üzüntü akıyordu. İçimde öyle bir sızı vardı ki, göğsümü yarsalar içinden çıkan acı tüm dünyayı kaplayacak sanırdınız. Neden beni bırakmıştı? İntihar duygusu şimdiye dek hiç bu kadar sıcak gelmemişti. Belki bu dik uçurumdan, boşluğa savrulmak en iyisiydi!..
Doktrin: “Ben onun hayatında bir yerdeydim, oysa hayatımın tamamıydı!.” -ck-