16282762525_97b21ca3b1_o.jpg
Deniz kıyısında ormanın kucakladığı eşsiz bir ev düşünün… Şatoyu andıran görkemli yapının dış cephesinde, sarmaşıkların doğal kaplaması göz dolduruyordu. Uzaktan bakanlar tülle örülmüş pitoresk bir manzarayla karıştırabilirdi. Pencerelerde renk renk antika damaskolar dalgalanıyordu.

Üç merdivenli ahşap girişten sonra geniş bir hole giriliyordu. Evin yüksek tavanı, sola yükselen kırmızı halılı merdivenleriyle baş döndürücüydü. Sağa dönerek yüksek tavanda parlak avizelerin bulunduğu geniş bir salona geçiliyordu.

Evde yalnızca ben ve Lord kalıyorduk. Ona böyle demeyi uygun görüyorum: Lord’um… Ne güzel bir sahiplenme fiili…

Bir insanı ilk gördüğünüzde, karşı koyulmaz bir yakınlık duyduğunuz, onu uzun zamandır tanıdığınızı sandığınız, daha önce nerede tanışmış olduğunuzu sorduğunuz, fakat yeri ve zamanı asla hatırlayamadığınız anlar olur. Ona, önceki yaşamınızda rastladığınıza inanmaya başlarsınız. İşte, bu olağanüstü adamı ilk gördüğümde, ben de böyle hissettim.

On dokuz yaşında, ince belli, gri saçlı, deniz gözlü, sakin yapılı, annemdeki eşsiz zarafetin izlerini taşıyan bir genç kızım. İnce parmaklı beyaz ellerim, mermer gibi parlak boynum, benekli şeftali yanaklarımla masallardan fırlayan peri kızlarını andırıyordum. Hafif müzik eşliğinde, şiirsel adımlarla göldeki yansımasını hayranlıkla seyreden sedef renkli bir kuğuydum.

*

Lord hiç çalışmazdı. Parayı nerden bulur bilmiyorum. O’na yalnızca ben bakardım ve hep misafirleri olurdu. Gerekli tüm hizmet tarafımdan karşılanırdı. Onların yanında başka bir kılığa bürünür. Bana karşı çok despot ve otoriter, onlara karşı sevimli ve misafirperver…

Bir insanı kaç defa yeniden tanıyabilirsiniz? Onun arkadaşı olmak çok yorucuydu, hem de çok… Birden fazla kişiliği vardı. Bazıları diğerlerinden farklıydı. Kimisi öyle şefkat doluydu ki, o bedene tutulurdunuz. Bazen farklı kişilerle konuştuğumu hissederdim.
Onu seviyordum ama hangi benliğini sevdiğimi bilmiyordum. Bu durumda onu değil, o sandığım birini sevmiş olabilirim…

İçtiği gecelerde beni yanına çağırır ve sohbet ederdi. Öyle sevinirdim ki… Çünkü bu, ayda bir kereden çok olmazdı. Sanki benimle misafirleri kadar ilgilense büyü bozulacaktı. Bence en çok beni seviyordu, diğer herkese yabancıydı. Bana anlatırken gözlerinde parlayan gri alevler sahte olamazdı.

Tartışmalarımızda onu alt edemezdim. Sizi ikna edecek öyle argümanlar sürerdi ki, tartışmanın başında ondan nefret ederdiniz. Ortalarında aynı fikirde olurdunuz. Sonunda, ona yapılanlar yüzünden kendinizden nefret eder, ona acır ve bağlanırdınız. Büyüleyiciydi…

İnsanın birkaç hareketini izlerseniz, tüm davranış disiplinine hakim olursunuz, derler. Bu sav, onun için geçerli değildi.
Ufak detaylarla bile bir insanı tanıyabilirsiniz, derler.
Bense her gün yeni biriyle tanışıyordum.
Ya da onu her gün yeniden tanıyordum.
Geçimsiz miydi? Hayır.
Aslında onunla geçinmek çok kolaydı, kişi ölü olsun yeterdi. 🙂47677325882_391a709df7_o.jpgBir akşamüzeri misafirleri gittikten sonra eve bir sessizlik hakim oldu. Sonra onu anahtar deliğinden izlemeye başladım. Lord’um uyuyordu. Uyurken bile kaşları çatık ve sinirliydi. Kontrolü elden bırakmak istemeyen bir hali vardı.
“Psikolojisi bozuk insanlar, kontrol edilemedikleri gibi kendilerini de kontrol edemiyorlar. Aslında onların da en büyük şikayeti bu.” sözü aklıma geldi.
Heyecandan yükselen kalp atışlarımı duyabiliyordum. Bir cesaretle odaya girmek için kapıyı araladım. Parmak uçlarımda birkaç adım attıktan sonra geri döndüm.

Neden korkuyordum ki. Beni öldürmezdi ya. O zaman neden? Gizli bir suç işlemişim gibi gözünden düşmek beni ürkütüyordu. Ondan değil, kendimden korkuyordum. Kendime bir şey olmasından. Çünkü beni eskisi kadar sevmeyecekti. Ben ondan çok kendimi seviyordum. Sonra bir cesaret geldi.
Ona doğru korkusuzca yürüdüm. Yanında durdum ve baktım…
Öylesine asil ki!.. Mavi boyun damarları, nefes alıp veren göğüs,
kapalı ağız ve burundan nefes alınıyor. Her an gözlerini açacakmış gibi tetikteydi.
Uzaklardan bir inşaattan yankılı çekiç sesleri geliyordu. Yakınlarda bir köpek uluması duydum.
Bana karşı güçlü değildi ve istediğimi yapabilirdim. Özgürce onu izliyordum ve buna engel olamıyordu. Birden çok mutlu oldum! O an bozkırda her yere yayılmış papatyalar gibiydim. Kendimi tamamen dünyadan soyutlanmış hissettim. Çünkü gördüğüm şey çok saf, güzel, içten ve neşeliydi…

*

O akşam ziyaretine bir kadın geldi. Çok kişiyi görmüştüm ama bu, başka bir gezegenden gelmiş gibiydi. Öyle güzeldi ki gökten inmiş sanabilirdiniz. Lord’un en sevdiğim özelliği gelenin kimliğiyle, güzelliğiyle ilgilenmemesiydi. Ya da bana öyle gelirdi. Bazen çok ilgilendiğiniz insana açık vermemek için hiç ilgilenmiyormuş görünür ve duygularınızın tersini yaparsınız. Ama bu sefer de iyi bir gözlemci, davranışlarınızın kontra olduğunu anlar ve sizi yakalar.

Lord, “Karakterini öyle sakla ki seni tanımaları mümkün olmasın,” derdi. Geçmişte, karakterini çözenlerin zaaflarını kötüye kullandığını anlatırken…

Kadınla her zamankinden çok vakit geçirdiler. Kahkahaları odamın duvarlarını deliyordu. Sonra sessizlik oldu ve bir daha kahkahalar. Beni bile bu kadar güldürmemişti. Onu her kıskandığımda kendime kızıyordum. Onu sevdiğimi fark etmesin diye göz teması kurmazdım. Ama anladığına eminim… Gece kimseyle kalmazdı. O gece ilk kez bir kadınla sabahladı!..

Sabah odaya sütlü çay götürmek için girdiğimde uyanmış kitap okuyordu. Kadının arka kapıdan çıktığını, gece yalnız uyuduğunu anladım. Hayatımda böyle mutlu oldum mu, hatırlamıyorum!.. Karnımda ağlama ve gülme titremeleri hissettim. Karşıma çıkan herkesi kucaklayıp öpmek istiyordum. Gökyüzü yarılsa ve karanlık dünyaya bir ışık hüzmesi inse, yalnız beni aydınlatırdı! Sevincimi belli etmeden hizmet edip odayı terk ettim.

*

Bir ay geçti. O kadından sonra hiç misafir görmedim. Ziyaretçiler arka kapıdan girip çıkıyorlardı. Benden yalnızca yiyecek içecek istiyor, odasında içerden misafir odasına geçiyordu. Tepsileri kendisi taşıyor diye üzülüyordum. O ise benim için üzülüyordu. Son gelen güzel kadından sonra kıskanmamı istemiyordu. Önceden beni sevmediğini düşünmüştüm. Beni sevmeyen birisi, üzülmemem için niye çabalasın ki?

Delikten onu seyretmeye başladım. Kaşları çatık, ansiklopedi büyüklüğünde bir kitabı okuyordu. Yarısına dek ilerlemişti. Sol elini sert çene kemiğine dayamıştı. Parmaklarını gördüm, suratını… Öyle sinirli bir hali vardı ki… Kitapta okuduğunda hissettiklerini yüzüne yansıtmıyordu. Bir satırda bunca duygu karmaşası yaşanamazdı. Sanki sayfa boştu da, o, bambaşka şeyler düşünüyordu.

*

Birkaç gün sonra yine kalabalık bir grubu ağırladı. Görmedim ama hararetli sohbet seslerini duyabiliyordum. Fakat Lord, iki gün boyunca benden hiçbir şey istemedi. Artık onu özlemeye başlamıştım. Odasına girip artık yapamayacağımı deklare edecektim. Onu ve aptal misafirlerini istemiyordum. Aslında onu istiyordum, ama tek başına onu almam imkansızdı. Birisine ait değildi ki…

İki kere kapıyı çaldım, duymadı. Gürültüler çok yoğundu. Kapıyı yavaşça açtım ve sesler kesildi. Sanki gelmemden rahatsız olup susmuşlardı. Lord’un gizli odasının kapısına geldiğimde heyecanım tavan yapmıştı. Odayı açmamla müzik başladı. O ne güzel bir şarkıydı öyle…

Masada kurumuş bulaşıklar birikmişti. Yandaki ağaç masada küçük gri bir mızıka vardı. Kapının arkasına, açılınca müziği başlatan bir düzenek yerleştirilmişti. Banyodan su sesleri geliyordu. Yarıda kalmış bir satranç oynanmayı bekliyordu. Kiminle oynuyordu acaba? Bana satrancı o öğretmişti. Bazı geceler çekişmeli maçlar yapardık. Nadir yenilirdi, ama yenilince daha çok sevinirdi. “Kaybetmeyi bilmiyorsan kazanmayı hak etmezsin,” derdi.
Hep siyahlarla oynardı. Tablaya baktığımda oyun sonlardaydı. Siyahlarla sıkı bir Sicilya Savunması yapmıştı:
Bu, onun hayatında güvenliğin ne denli önemli olduğunu gösteriyordu.6817165191_f36706fa0f_bArdından at’la beyazların iç hatlarına kadar ilerlemiş, rakibin defansını dağıtmıştı:
Ülkeleri fetheden korkusuz komutanı oynuyordu. Ofansif bir edayla düşmanı markaj altına alıyordu.

Vezir düz, fil çapraz ilerlemek üzere tablada bekliyordu:
Bu, ne kadar güçlü olursa olsun zaman zaman onun da korunmaya muhtaç olduğunu gösteriyordu.

Üç tane piyonu gözünü kırpmadan feda etmişti:
Hayatında piyon olanların, daha öteye gidemeyeceklerini gösteriyordu.

Beyazların veziri, tek hamlede siyah veziri düşürebilirdi… Fakat bir sorun vardı:
Beyaz bu hamleye girişirse Şah’ı, siyah fil ve at tarafından mat edilebilirdi. Oyun öyle kilit noktadaydı ki, kazananın aynı zamanda da kaybedeceği bir savaş meydanındaydık. Oyun adeta Pirus Zaferi’ne dönmüştü. Şişedeki iki akrebe benziyorlardı. Diğerini öldürmek için hamle yapan, bedelini kendi hayatıyla ödeyecekti.

Tablada beyazların tarafına geçtim:
Beyazlar yarıya kadar yol almış, sağ taraftan fil ve atı yemiş, fakat siyahlara risk oluşturacak bir darbeyi henüz vuramamıştı. Beni asıl tedirgin eden hamle sırasının kimde olduğunu bilmememdi. Çünkü eğer oyun sırası beyazdaysa cüretkar bir gambit ile şah’ı koruyabilirdi. Yok eğer oyun sırası siyahtaysa, korkarım beyazlar için yapacak pek bir şey yoktu!

*

Oyuna dalarken zamanın nasıl geçtiğini anlamadım. 20 dakika geçmiş, su sesi hala kesilmemişti. Banyo kapısına kulağımı dayadım. Çaldım, defalarca çaldım, yumrukladım, ağladım. Sonunda dayanamadım ve kapıyı açtım. Kimse yoktu!

Gitmiş miydi? Son bir aydır kimse ziyaretine gelmemişti. Gözümle görmeden nasıl inanırım? Birileri varmış gibi benden içecekler isterdi. Neden üzülmemi istemiyordu? Beni sevmeyen birisi bunu nasıl düşünebilir? Aşık olduğumu anladığı günden sonra neden kimseyi kabul etmedi? Neden benimle konuşmadı? Şimdi ben onsuz ne yapacağım? Daha da kötüsü, ya hayatta değilse?

Bu düşüncelerle yüzüm sarardı, göğsümden acı bir inleme yükseldi. Sessizlikten daha dokunaklı gözyaşlarım yanaklarımdan süzülürken; kısa süren mutluluğumun bana pahalıya mal olduğunu düşünüyordum.

Ucuz bir lokantada herkese selam veren, tek başına yese bile çevresindekilere afiyet olsun diyen, güler yüzlü, neşe saçan biriydi.
“Hiçbir şeye bağlanma. Zamanı geldiğinde bırakıp gidebilmen lazım. Çünkü sen vazgeçebildiğin kadar güçlüsün.” derdi._o.jpgHızla geçen arabaların arasında kalmış, karşıya geçmeye çalışan masum bir kediye benziyordum. Ve o gidince tüm renkler siyah-beyaz görünmeye başladı. Bir şeyi zor beğenen insanlara kızarız, ama bu özellikleri sayesinde dünyayı değiştirdiklerinde ilk alkışlayan biz oluruz.

Sonra benimle konuştuğu uzun geceleri hatırladım:
– Filmlerde hapishaneden kaçan mahkumların tarafını tutarız. Polise yakalanmamaları için dua ederiz. Bize kötü adamları sevdiren yönetmenin kıvrak zekasıdır. Oysa normal hayatta hapishaneden kaçmış bir mahkumdan nefret ederiz; neden?
– Bu zor bir soru?
– Beynin bizi yönettiğini zannederiz; oysa zaaflarımız yönetir. O an bize göre hangi karakter iyiyse onu severiz. Doğru-yanlış, umrumuzda bile olmaz!
– Hatta çok sevdiğimiz filmleri defalarca izleriz Lord’um.
– Beni mi ikna etmek istiyorsun, yoksa kendini mi?

Onayına en çok muhtaç olduğum kişi benim en büyük hayranım değil, diye düşündüm.
– Kendimi. Peki siz de bunu yapmaz mısınız?
– Bir spoilerden korkan insanlar nasıl bir filmi 10 kere izliyor biliyor musun?
– Nasıl Lord’um?
– Önceden izlediğim filmi ikinci izleyişimizde “Ah bu sefer sonu başka bitse!” diye çok istemişimdir. Aslında bu umutsuz bir umut! Çaresizlik! Hem de asla olamayacağını bile bile… Hamlet her oynandığında “Ah bu kez Ofelya çıldırmasa, Hamlet canına kıymasa,” diye içimden geçiririm.

Hatta Leon filmini her izlediğimde de aynı duygular beni sarar.
“Ah bu sefer Leon ölmese; ya da ölse bile Mathilda, yaşlı Tony’ye sığındığında bu kez ona kapısını açsa… Leon, vasiyetinde ‘tüm paramı Mathilda’ya verin’ demesine rağmen yaşlı Tony, yetim Mathilda’ya sadece 100 dolar vermese.” diye hep düşünmüşümdür…

Bu kadar duygusal yaklaştığını bilmiyordum…
– Kimsenin canının yanmadığı bir filme bile bu kadar üzülmeniz tuhaf değil mi Lord’um?
– Bir film girdiği zihinlerin çoğundan daha büyüktür.
– Peki, bir son seçerek diğer sonları kaçırdığımız hissine kapılırız. Bu sizde hiç oldu mu?
– Yani birini seçerek diğerlerinden mahrum kalmak mı?
– Evet.
– Ben hep yanlış seçimler yaptığımdan üzülecek fırsatım pek olmuyor.

Güldü, ama gülüşü dondu! Bıçakla oyulmuş bir ifade yüzüne oturdu.
O gece başka konuşma olmadı!..47685577972_b979670b5f_o.jpgO günü şöyle hatırlıyorum:
Nefret dolu bir şekilde ziyaretine gelen erkek misafiri, güle oynaya odasından ayrıldı.
Bu adam kuşkusuz olayları etkileme gücüne sahipti.
Güneş, batmak üzere ormanda ağaçlar arasına gömülürken beni yanına çağırmıştı.
– İnsanların en çok istediği şey, onlara değer verildiğini hissetmektir.
– Odanızdan çıkan misafiri de bu şekilde mi mutlu ettiniz?
– Hayat katlanılmaz mıdır, yoksa ondan keyif almak bize yasaklanmış mıdır?
– Lordum, neden mutlu değilsiniz?
– Mutlu olmadığımı söylemedim!
– Ama mutluyum da demediniz.
– Evet bu şekilde mutlu ettim. Ama ben mutlu değilim!

Bazen konudan konuya atlar, ama sonunda cevapsız bırakmaz, geriye dönerdi. Bu sırada kafamı da allak bullak ederdi. Onunla konuştuktan sonra yorgun düşüp, saatlerce uyumak isterdim…
– Neden mutlu değilsiniz Lord’um?
– Zekan belli seviyenin üzerindeyse hayat çekilmez oluyor.

Bu kez ben de karman çorman sormaya başladım:
– Bir şeyleri nasıl benden iyi biliyorsunuz Lord’um?
– Örnek alan değil, örnek olan bir insanım. Çünkü bunun formüllerini iyi biliyorum.

Anılar gözümde çaresizce canlanıyordu…

*

Bu akşam anladım ki, aslında biriyle ilgili kötü şeyleri de sevebilir ve özleyebilirsin.
Cızırtılı sesi kulağımda yankılanırken parçalanmış anılar canımı yakıyor:
“Hayattaki en değerli şeyler en acizleridir ve korunmak için benim gibilere ihtiyaç duyarlar.” derdi.

“Bazı güçlü karakterlerin korkuları normal insanlardan yüksektir. Ancak onların korkularıyla mücadele yetenekleri de yüksektir.” derdi.

“Ben konuşurken empati yapıp karşımdakinin ne hissettiğini düşünmem. Bu kez, söylediklerimde samimi olamamaktan korkarım.” derdi.

“Ölümden herkes korkar, ama ben herkes kadar korkmam.” derdi.

“İnsan hafızası mükemmel, fakat bir hatası var ki tüm iyiliklerini alır götürür. O da istenmeyen anıların silinemiyor olmasıdır.” derdi.

Rüyalar, ona dokunmam için yeterli olur mu?
O gidince bu dünyada sadece umutsuzluk ve perişanlığın kaldığını söyleyebilirim.
Bazen kaybetmemek için çok seversin ve bu yüzden kaybedersin.
Gözlerim aşktan kör olmasaydı önüme serdiklerini görebilirdim.
Belki o güzel kadın odasındayken karşısına dikilip ilan-ı aşk etmeliydim!
Ancak, kadere müdahale edilince, daha iyi olduğu konusunda şüphelerim var.

Peki, bir aşkı unutmak için kaç sene geçmesi gerekir?
Bana verebileceği en ucuz şey sevgisiyken onu nasıl kötüye kullanabilirim.
Yasaklar çoğunlukla arzuyu kamçılar! Yasak aşklar bu yüzden mi daha çok arzulanır?
Hayat bazen, bezelye taneleri diye çiğnediğin taş parçalarıdır!

Senden sonra tüm günahları işlemek isterdim!
Çevrendeki kötülükleri göremedim, ama iyi insanları ayırmada iyiydim.
Yarın dünyadaki tüm kötülükler için masum bir çocuk ölecek.
Dünyaya sahip olsam bile sana ihtiyacım var sevgilim!..Doktrin: “İnsanların çoğu kaybetmekten korktuğu için sevmekten korkuyor.” – William Shakespeare