Journalist:
Merhaba. Röportaj talebimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederim.
Öncelikle kendinizi tanıtır mısınız?
Baran: Tanıtmam.

Journalist: Peki… Sizinle birçok konuyu konuşmak istiyorum.
Akşamdan sorularımı hazırladım. İzninizle başlıyorum.
Baran: Tabii efendim, buyurun.

1. Zaman
Journalist: Zaman nedir?
Baran: Borges’in bir sözü aklıma geldi:
“Zamana direnebilenler, içinde yer almayanlardır!”
Zaman, üstünden aktığı her şeyin üzerinde yıkıcı etki yapar.

Virüsler için 10 dakika, insan ömründe 50 yıla eşdeğerdir.
70 yıllık ömür bizim için uzunken, 5 milyarlık Dünya’mız için ehemmiyetsizdir.

Yanan sobaya elinizi basmanız
ya da sevdiğinizle büyülü bakışmalar;
zaman nosyonunun işlemediği yerlerdir…

Nazım Hikmet’in harika bir şiiri var:
Ben içeri düştüğümden beri, Güneş’in etrafında on kere döndü dünya.
Ona sorarsanız: “Lâfı bile edilmez, mikroskobik bir zaman.”
Bana sorarsanız: “On senesi ömrümün.”

Bir kurşun kalemim vardı, ben içeri düştüğüm sene.
Bir haftada yaza yaza tükeniverdi.
Ona sorarsanız: “Bütün bir hayat.”
Bana sorarsanız: “Adam sen de, bir iki hafta.”

Journalist: Nazım’ın bir dönem akrostişe ilgi duyduğu doğru mu?
Baran: Evet, hatta bir tanesini İrfan Emin’e armağan etmişti. Fakat sevemedim.

Journalist: Ama sizin de yazılarınıza akrostişle mesajlar gizlediğiniz söyleniyor.
Baran: ‘Akrostişi sevmiyorum’ demedim; ‘Nazım’ın akrostişini sevmiyorum’ dedim.

2. Film
Journalist: Filmler hakkında ne düşünüyorsunuz?
Baran: Filmler sesini duyurma saikiyle çekiliyor.
İnsan, Neolitik Çağ’dan beri hep anlaşılmak istemiştir.
Yetenekli insanlar mağara duvarlarına resimler çizdiler.
XV. yüzyılda İtalya’da izleyiciler arasında alkış tutan insanlar olurdu.
İlk alkışı kar topu etkisiyle başlatıp, tezahüratı körüklerlerdi.
Günümüzün sitcomlarındaki (durum komedisi) kahkahaların atası bu gösterilerdir.
Hoş cenazelerde parayla ağlayanların da membağı onlar ya…

Sonra XVI. yüzyıla gelindiğinde Shakespeare’in çok uzun oyunlarını görüyoruz.
Uzun diyaloglara yer verilen oyunlar…
O zamanlar televizyon yok, internet yok, halkın tek eğlencesi gösteriler.
Fakat şimdi uzun filmlere insanlar zaman ayıramıyor.

Nuri Bilge Ceylan Cannes Film Festivali Jürisinin,
“3 saat 9 dakikalık Ahlat Ağacı’nı kısaltın” önerisini reddetmişti.
Sonunda ödülü alamadı.
Filhakika bu yüzden alamadığını söylemek güç.
Mamafih bir sene önce Jüri,
3 saat 17 dakikalık Kış Uykusu için de aynı kırpmayı istemiş,
NBC kabul etmemiş, Altın Palmiye’yi de kapmıştı.
Behemehal ödülü bu nedenle aldığını söylemek daha da güç.

Filmler dramatik olayların, katili müşfik bir insana dönüştürdüğü hikayelerle doludur.
Gerçek dünyada bu nadiren görülür.

Bir de filmlerde “Bu film yaşanmış olaylardan alınmıştır”
komedisi var ki akla ziyan!
Yahu yaşanmış olay olsun olmasın, film gerçek değil ki!
Hem gerçek olaydan alınsa ne olacak.
Dünyada sekstilyon tane olayın varyasyonu yaşandı.
İçlerinde ona benzeyeni vardır.
Diyelim gerçek olaydan alıntı:
1. Bunu bize kanıtlayabilirler mi? Satış stratejisi olamaz mı?
2. Asla aynısını çekemeyecekler! Binaenaleyh kandırıldık!

Hollywood filmleri en aptalların bile anlayacağı biçimde çekilir.
(Christopher Nolan filmleri hariç. :))
Çünkü zekiler zaten anlayacaktır.
Gene de para için çekilecek dert değil.

3. Sanatçı
Journalist: Sanatçı Kimdir?
Baran: Charlie Chaplin’dir.

Journalist: Peki neden?
Baran: Şarlo ısrarlara rağmen sesli film çekmeyi reddetmiştir.
“Beni tüm dünyanın anlaması için sessiz çekmeliyim” demiştir.
Dünya dili, pandomimdir.

Barış Manço’nun da bunla analojik bir sözü var:
“İlk öğrenmeniz gereken dil, tatlı dildir.”

Journalist: Bu arada “Chaplin’e Benzeyenler Yarışması”nda 3. seçilmesine ne demeli?
Baran: Aslında cevabı basit!.. 2 nedeni var:
1. Hepimizin nevi şahsına münhasır vasıfları vardır.
Başkası, seni sen yapan özellikleri alacak ve daha iyisini yapacak.

Yetenek yarışmalarında Michael Jackson’ın  “Ay yürüyüşü”nü öyle iyi taklit ederler ki…
Michael Jackson, nefes alan, yaşayan bir canlı.
Tüm hayatını o dansa adamıyor.
Oysa o taklit, bu çocuğun hayatı!..
İnsan kendini dışarıdan asla gözlemleyemez;
ama taklitçi, idolünün her karesini ezbere bilir.
Ve çocuk öyle ustalaşıyor ki, Michael Jackson bile şapka çıkarıyor. 🙂
Bu yüzden Şarlo 3. de seçilir 5. de…

2. Gayriihtiyari bazı huylarımız değişir.
Şarlo 1920’de şemsiye çevirme şakasını yaparken,
1935’te koşarken düşme konusunda ustalaşmıştır.
Taklitçi, Şarlo’nun en belirgin özelliklerini, onu Charlie Chaplin yapan anları çalacaktır.
Herkesin aklında kaldığı hali de budur.
Bu yüzden taklit söz konusu olduğunda, kişinin kendisi yarışmanın kaybedenidir.

Benzer örnek Atatürk için de geçerlidir:
Hayatını konu alan filmleri çeken yönetmenler muzdariptir.
Çünkü her yaşta farklıdır; her yaşta başka güzeldir.
Filmlerinde birkaç aktöre ihtiyaç hasıl olur.

4. Adalet
Journalist: Adalet nedir?
Baran: Hakkının yendiğini fark ettiğinde, nefret ettiğin kişiyi korumaktır;
haksızlık yaptığına inanıyorsan, en sevdiğini cezalandırmaktır!

Journalist: Peki bunu nasıl yaparız?
Baran: Immanuel Kant güzel söylemiş:
“Beni yaşarken iki şey kendine hayran bırakmıştır; üzerimizdeki gök kubbe ve içimizdeki vicdan.”

Journalist: Adaleti iyi tanımlayan başka feylesof biliyor musunuz?
Baran: Çok var, ama favorimi aktarayım:
“Adalet yoksa devlet koca bir çeteden başka nedir ki?” diyen Augustinus,
devleti tanrının yeryüzündeki temsilcisi olarak tanımlar.

5. İnanmak
Journalist: İnanmak hakkında konuşabilir miyiz?
Baran: Müezzin‘de geçiyor:
“Dünyanın en güzel yeri camidir. Çünkü, gitsen de gitmesen de bir şey fark etmiyor.” 🙂

Al Capone da çözümü şöyle bulmuş:
“Her akşam yatmadan önce tanrıya bana bir bisiklet vermesi için dua ederdim. Bir gün tanrının çalışma prensibinin bu olmadığını anladım. Ertesi gün gittim kendime yeni bir bisiklet çaldım ve her akşam yatmadan önce tanrıya günahlarımı affetmesi için dua ettim.”

Tanrının bir yumurtaya bile can verdiğinden söz ederler.
“Yumurta dıştan kırılırsa yaşam son bulur; içeriden kırılırsa yaşam başlar.”
der, Halil Cibran.
Yaşamı neyin başlattığı müphemdir.

6. Baba
Journalist: “Baba” sizin için ne anlam ifade ediyor.
Baran: Bunu İbrahim Tatlıseks’e sorsaydınız, elinde çiğ köfte dürümle başlardı ağlamaya…

Journalist: Bu arada yeni programı başladı; izliyor musunuz?
Baran: Evet. Hiç televizyon izlemeyen biri olarak her hafta denk geliyorum.
Yalnız program hasta ziyaretleri gibi geçiyor.
Eskiyi yad eden konuklar hep bi refakatçi havasında…
Ve her izlediğimde pe*evenklerin elinden alınır gibi oluyorum.

Journalist: “Baba” sözcüğünü sormuştum.
Baran: Pazar sabahı erken uyandığı için tüm evi, ülkede darbe olmuşçasına uyandırmasını mı anlatayım? 🙂
Yoksa sevip de sevgisini gösteremeyişini mi?
Çocuklarının bağlılığının, sadece 1/3’ine sahip olduklarını mı soruyorsun?
Yoksa onların kimseye bağlı olmadıklarını mı?
Dünyaya sadece çoğalmak için gelmiş gibiler.
O hayatta olsa bile daima yalnızsınızdır.

Küçükken bir gün babama,
“Baba sen bizi bıraktın, ama biz büyüdük ve iyi yerlere geldik.” dedim.
“Gördün mü bak oğlum; ben, işte bu yüzden sizi bıraktım!”
Aslında olmayan bir şeydir, hep terk edendir.
Düştüğü camdan bir fanusun içinden kurtulamaz.
Çıkmak isterken elleri, ayakları kayar.
Siz yardım eli uzattığınızda, önünüzde saydam duvarlar yükselir.
Hülasa “Operadaki Hayalet” gibidir…
7. İnsan
Journalist: İnsan kimdir?
Baran: İnsan… Güzel soru.
Bunu yansız anlatmak için, insan olduğumu unutmam gerek.

Annesinden yemek bekleyen kurt yavrularından en bencilinin yaşama şansı yüksek.
Kardeşlerinin yemeğini çalan hayatta kalıyor.
Bizi benci olmaya iten, bencil genlere sahibiz.
Etrafta gördüğümüz çocuklar en egoist ataların yavruları.
Bir insanı sevmemiz, tamamen çıkarlarımıza bağlıdır.
Sizi tanımayan için de aynı, anneniz için de…

Journalist: Sevmek bir ihtiyaç değil mi sizce?
Baran: İhtiyaç, ancak bir noktadan sonra karşılık bulmaya tabi.

Hazlar için yaşıyoruz:
Bir korku filmi izlediğimizde katil tv. camından odaya giremez,
ama korkuyoruz.
Bizi etkileyen, kurbanla aramızdaki empati köprüsü.
Beynimizde yarattığımız distopya içimizi ürpertiyor.
Aynı filmi bir deli, beyni gelişmemiş bebek veya bitkisel hayattakine izletin,
etkilenmeyecektir…
Bizi etkileyen, gerçekler değil, gerçekleşme olasılıkları…
Bizi korkutan, beynimizde yarattığımız kimyasal tepkime.
Bizi etkileyen, yapışkan beyin kıvrımlarının renkli fırçalarla çizdiği hologram.
Bizi şaşırtan, nöronlar arasındaki veri transferleri.

Burayı anlatmak biraz zor:
Porno film izlerken etkileniriz.
Filmdeki anları zihnimizde canlandırırız.
Biriyle gerçekten seks yaparken de aynı canlandırma ile tahrik oluruz.
Tekrar ediyorum! Gerçekte edim olarak yaptığımız seksin,
bizi tatmin etmek için zihindeki ütopyaya ihtiyacı var.
Ne yaparsak yapalım, beynin yarattığı hayali dünyadaki anı yaşarız.
Gerçekte yaşamayız!
Ölünün canının yanmaması öldüğü için değil, beyni canlandırmadığı içindir.
Bitkisel hayattaki insanlar yaşarlar, ama acı duymazlar.
Konuyla ilgili Peter Kurten’ın*  kulak yırtan feveranı var.
Beyin sağ değilken acı yoktur.
Beyin hayal kuramazsa acı hiç yoktur.
Bir animasyonun içinde yaşıyoruz.

8. Ezber
Journalist: Ezber nedir?
Baran: Okulda öğretmenim ezberci çocuklara kızardı.
“Bir şeyi okuyun, öğrenin, aklınızda kalanı anlatın” derdi.
Ezbere bayılırım. Hayat ezberdir.
Adını ezberlersin, evinin adresini. Akşam dönerken aldığın yolları.
Bir şarkıyı ezberlersin.
“Günaydın” kelimesini ilk duyduğunda şaşırdığını unuttun, ama ezberledin.
Sevdiğinin adını ezberlersin.
Onunlayken her anı beynine sivri uçlu kalemle kazırsın.
Eve geldiğinde, geçirdiğin her anı enstantanelere bölersin.
Enstantanenin, saniyeyi 25 parçaya böldüğünü söylerler.
Sekanslar arası süreyi öyle kısaltırsın ki,
onunla geçirdiğin 5 dakikayı, 25 dakika hayal edecek kadar hatıra yaratırsın.

9. Ego
Journalist: Egoist kimdir?
Baran: Ben’im, Sen’sin, hepimiziz.

Bugün kağıt toplayıcısına beş lira verebilirdim,
ama onun yerine dondurma alıyorum.
Onu sevmiyorum, ama kornet çıtırtılarına bayılıyorum.
Fakir küçüklüğümü hatırlayıp yağ depolamamı isteyen bedenim,
dilimin kremadan aldığı zevkle beni ödüllendiriyor.

Cuma günü bir saatimi camide namaz kılmaya ayırarak
öbür dünyadaki kurtuluşumu garantiye alabilirim.
Aynı bir saati, Çocuk Esirgeme Kurumu’na oyuncak taşımak
veya pazar sabahı yaşlılara Monte Kristo Kontu’nu okumakla geçirebilirim.
Çok özel insanlar hariç bu seçenekler,
beyninizdeki haz noktalarını dondurma kadar uyuşturamazlar.
İşte egoizm budur!

Doğa tarafından yetenekleri sınırlandırılmış insan, isteklerinde sınır tanımaz!
Karbon ayak izi nedir ki?
İnsan her yere kan ve gözyaşı götürür…

Antrparantez…
New York Bronx Hayvanat Bahçesi’nde primatlar için ayrılmış bir bölüm var.
Türlü şempanze ve goriller ziyaretçileri ağırlıyor.
En arkadaki kalın parmaklıklı kafeste şu yazı asılı:
“DÜNYANIN EN TEHLİKELİ PRİMATI”
Orada kendi yüzümüzü görürüz.
Çünkü kafesteki aynada şu yazar:
İnsan, bilinen tüm hayvanların yok ettiğinden çok daha fazla türü yok etti!

10. Ölüm
Journalist: Ölüm!
Baran: Ölüm!

Ölüm kimine göre yaşamama halidir.
Aslında karanlık yoktur, o, ışığın olmamasıdır.
Doğan birisi hem yaşamaya, hem ölmeye başlar.
Ölüm yoktur, o da hayatın olmamasıdır.
Doğmamış biri her an doğabilir ve yaşayan biri her an ölebilir.
Aslında iki durumda birden kalamaz.
Eğer bir olay gözlemlenemiyorsa ve tam anlamıyla sonuca ulaşmadıysa,
her ihtimal saklı tutulur.

Journalist: Schrödinger’in kedisini kast ediyorsunuz.
Baran: Ne kedisi len. Benim için kediyle ilgili en iyi erek,
terek ve merek, Urla’da pisik gerek.

Murph Kanunları’nda dikkat çeken bir madde var:
“Eğer düşman dışında her şey azalıyorsa savaştasınız demektir!”
Ve ben de diyorum ki:
Sizin dışınızda herkes ölüyorsa, yaşlanıyorsunuz demektir.
Birkaç yıl önce, yakınım ölünce böyle söylemiştim…

Journalist: !!! Bir de izleyicilerimizden gelen reenkarnasyon sorusu var.
Baran: Eğer birini, şimdi bahçede oynayan kedinin, orada üç yüz yıl önce aynı şekilde hoplayıp zıplayan ve aynı oyunları yapan kedinin aynısı olduğuna ciddi ciddi ikna etmeye çalışsaydım, bana çılgın gözüyle bakacağını gayet iyi biliyorum. Fakat şunu da biliyorum ki, bugünkü kedinin üç yüz yıl önceki kediden bütünüyle ve temelli olarak farklı olduğuna inanmak çok daha saçmadır.

Journalist: Baksana, söylediklerin ne kadar güzeldi. Ben bunları asla yazamam.
Baran: Ben de yazamam. Bunlar Schopenhauer’dandı…
Doktrin: “Söylesenize! Siz kafamı kestikten sonra, kısa bir süreliğine duyabilecek miyim? Boğazımdan fışkıran kanın sesini duymak büyük bir zevk olurdu.” – Peter Kurten