Gözler yumuk, çocukluk zamanlarına bir yolculuk. İlkokul çantanla koşa koşa eve geldin. Baban evde yok! Ders programı yapmaya üşendiğinden haftanın tüm derslerinin kitap-defterleriyle dolup taşan fermuarı patlak çantanı koridorun bir ucundan diğer ucuna kadar aralıktaki yamalı yolluğunun üstünden kaydırarak fırlattın. Uçarak kahveye koştun.

Yokuştan aşağı koşarken rüzgar saçlarına vuruyor. Ara sıra çukurlardan zıplarken kendini uçar gibi hissediyorsun.

Kalabalık, sıcak. Babanı arkadaşlarıyla tavla oynarken yakaladın. Yanına vardığında oyunun  heyecanıyla sana sarılmayı unuttu… Olsun. Kahveciye bakıyorsun.. Mavi önlüklü, kulağında kalem, elinde saman kağıdından metal kıskaçlı bir defter. “Nasıl olsa babam ödeyecek” diye içinden geçirerek, babanın sana verdiği güven duygusuyla bir Huzur gazozu söylüyorsun.

Gözlerin etrafta. Cin gibisin. Birilerinin yanağından makas alıp “Bu senin çocuk mu?” diyerek babana takılmasını umuyorsun. Şımartılmak senin tıynetinde var.

Rutubet emerek kirden kararmış eski duvarlar. Duvarda iliştirilmiş olan vidaları gevşek, nemden tahtalarının bazı yerlerinden odun damarları fışkırmış tereğe gözün ilişti. Üzerinde camı çatlak ve buğulu, bir kısmını toz kütlesinin kapladığı, kanal grafiği okunmayan eski radyo. Saat başı haberleri. Haber spikeri o kadar saygılı ki, kahvedeki sinkaf küfürlerin sahiplerinin bundan ders almadıklarına hayıflanıyorsun.

Nargile, sigara, tabaka tütün. Filtresiz Birinci ve Maltepe yılları… Tekel’in hükümranlık günleri, henüz ecnebi sigaralar düşmemiş ayağa. Kısa Samsun içmekten bıyıkları sararmış, İhsan Yüce modeli adamlar eksik dişleriyle okey taşlarını ıstakaya vuruyor. Tüm ezilmişliklerinin acısını sonlandıran bir tuşa hınçla basar gibi.

Kahve: Hayatlarında sahte okey bile olamamış insanların kendilerini çift okey zannettikleri yerdir. Yalnızca oyunlarında başarılarıyla adam olur onlar. Oysa “Oyunun sonu oyundan öncedir.” – Sepp Herberger. Yani en azından sana göre öyledir!

Parfüm yok! Tek marka ucuz kolonyalı, tıraş losyonlu adamlar. Türk kahvesinin yanık, kül rengi kokusu. Ters çevrilmiş kahve fincanı göremedin. Kadınlar Matinesi mi lan burası?

İyi markaların porselenlerinin de bulunduğu fakat buradaki çay bardaklarının altındaki plastik çay tabağında erimiş, ıslanmış, esmer şekere kaçan çay rengine dönüşmüş beyaz şekerler. Kırılgan, beli ince bardağa çarpan çay kaşığı sesleri. Doğadaki her sesin aynı zamanda bir notaya eş olması. Şu anda tek düşündüğün yanındaki adamın çay kaşığından çıkan sesin hangi notaya denk geldiği. Karıştırdı, kaşığı diliyle emdi, tabağın yanına yapış yapış muşamba masaya bıraktı. Eski kokan, tütün kokan deri montuyla sigara kokulu gergin parmaklarıyla bardağı kavrayarak çayını höpürdetti. Bırakır gibi yaptı, havada geri çekti bir daha. İşte o an havaya yayılan dumanlı, kesif koku. Elinde şişe gazozunla tahta sandalyede oturan çocuksun sen!

Doktrin: “Ben 20 yaşımdayken babam dünyanın en cahil insanıydı. Fakat ben 30’uma geldiğimde bir de baktım ki 10 yıl içinde bizim ihtiyar inanılmaz kültürlü birine dönüşmüştü.” – Bilinmeyen