Bu uyarlamada gerçek olaylardan esinlenilmiştir.
Bazı sahne, karakter, isim, iş, vaka, yer ve olaylar
dramatik gerekçeler sebebiyle hikayeleştirilmiştir.

Cast
Karım: Alara
Çocuklarım: Haziran, Asya
Bakıcımız: Meyra
Son (Geçici) Bakıcımız: Ada
Evliyken Yan Komşumuz: Nefaset Teyze
Asistanım: Omay

Alara’nın Kardeşi: Veli
Alara’nın İlk Avukatı: Diablo
Alara’nın Son Avukatı: Talo

Kardeşim: Ceo
Ceo’nun Karısı: Yasmin
Ceo’nun Çocukları: Mart, Çakıl
Ceo’nun Aile Dostu: Öner Abi

Ablam: Özgür
Ablamın Kocası: Haldun Abi

İlk Avukatım: Erto
Son Avukatım: Ece Hanım

Müteahhit: Thousandali Abi
Müteahhitin Kızı: Seylan
Müteahhitin Asistanı: İmge

Veli’nin Eski Karısı: Cansel
Veli’nin Eski Personelleri: Musto, Taro
Veli’nin Eski, Musto’nun Yeni Patronu: Cemal Abi

Bahçıvanımız: Fahri Abi
Dostlarım:
İsrafil Abi, Genco

Kangal Kutik: Boza

*

1. BÖLÜM
06 Temmuz 2019 Cumartesi

Siyah arabamla Kayınpeder’i Bodrum Yalıkavak’a götürüyorum.
Yol boyunca tatlı sohbetiyle bana yarenlik ediyor.
Kısa kollu beyaz hakim yaka gömlek giymiş,
dünkü altılıda beşte kaldığından yakınıp duruyor.

Gençliğinde onu pavyon kapılarında karşılayanları, İzmir’in lacivert gecelerini,
çapkınlıklarını, at yarışı sevdasını anlatıp duruyor.
Ganyanda 7’li oyuna kafayı takmış:
– Eski 6’lı kötüydü. Plan yaptım; 7’liyi zehir gibi çözdüm, diyor.
Nasıl çözebilir ki?..
Makineleşmiş tavırlarla radyodan at yarışını açıp yanımdan soyutlanıyor.
Kristalize kumar sevdası kozasından çıkıyor…

– Dükkanımda hep hayvan resimleri asılıdır. Ben hayvanları çok severim, diyor.
Telefonundan iş yerinin fotoğraflarını açıyor.
Sahiden duvarlar hayvan resimleriyle dolu.
Otlardan kafasını kaldırmış bir at, su içen bir at ve tımarlanan at. 🙂
Resimlerde attan başka hayvan görmüyorum.
Şaka mı yapıyor diye gözlerine bakınca, oralı bile olmuyor…

İlk lambalarda arabayı çok sert kaldırıyorum.
Baba korkuyor, ben üzülüyorum…
Radyoda Tanju Okan – Hasret çalıyor.
Birlikte cips yiyoruz. Baba bira içiyor.
Paslı kamyon kasasından sarkan sarışın Kürt çocukları gülerek el sallıyor.

Yol boyunca karısı hakkında tek kötü söz söylemiyor.
Oysa kayınvalideden, onun gıyabında ne tenkitler işitmiştim.
– Şimdilerde kulaklarım düştü, eski rüzgarım kalmadı, diyor.
Kırlaşmış saçlarıyla Alain Delon’a benzeyen güzel bir adam bana bakıyor.
Sürekli “Anadın mı ve Yaani” zarfını kullanan bu sempatik çocuk, yan koltukta oturuyor. 🙂

Yerleşim yerlerine yaklaşırken saman dolu traktörler,
su dolu tankerler, ovayı kaplayan solgun ekinler tabloya giriyor.
Fakir, kimseye zararı olmadan, bir yandan püsküğütünü yiyor,
öte yandan cama dayadığı üzüm gözleriyle dağları, ovaları seyrediyor.
Bayırda rüzgar gülleri dönerken, o, çimenlerde seken bebek kuzulara gülüyor….
Onda hoşuma giden taraf, derinlerde sakladığı çocukluğun kendisinde uyanmasıydı.
O an o adamı çok sevdim; hem de tüm hayatından sıyırarak sevdim onu…

Cuma, Cumartesi kalıp Pazar döneceğiz.
Ceo ve Yasmin arayıp yarın geleceklerini söylüyorlar.
Alara,
– Ben onlarla dışarı çıkmak istemiyorum. Bugünden beni Bodrum merkeze götür, gezelim, diyor.

Gece 04.30’a kadar Bodrum sokaklarında el ele dolaşıyoruz.
Mayoyla gezen turistler, çığırtkan esnaflar, tasmalı hayvanlar,
sosis kokuları, lavantalı parfümler, kızarmış tuzlu balıklar,
sahilden yığılan yağlı insan teni kokusuyla çarşı dev bir akvaryumu andırıyor.

İçinde büyük bir buz parçası eriyen kadehin arkasından onu seyrediyorum.
Mercekleşen yüzü iri ve sevimsiz görünüyor.
Birden içimde eski bir sıkıntı filizleniyor.
O an sihirli bir şey oluyor; bir türlü kendimi ona ait hissedemiyorum…

Misafirlerimiz Cumartesi günü geldiler…
Ben, karım Alara, Kayınpederim, Ceo, karısı Yasmin, çocukları Mart,
bakıcımız Meyra, büyük kızım Haziran ve küçük kızım Asya; hep birlikte tatile başlıyoruz.
Akşam, tüm aile yeşil bir havuzda ıslanıyoruz.
Bulutlar çekilince Ay, tam tepemizden havuzu altın suyuyla dolduruyor.
Havuzun dibinde bakır rengi suda el ele yüzüyoruz…
Su samurları sarmaş dolaş uyurlar, su altında el ele tutuşup yüzerler…
O gece su öyle güzel ki, sanki şerbet gibi…

Ceo ve karısı akşam dışarı çıkmak istemesin mi!..
Alara, “Beraber gidelim,” diye tutturuyor.

Dün, onlarla gezmek istemiyorum, diye yalvarana bak hele!
Senin karşında yıkık bir cüce olduğunu mu sanıyorsun?
– Ben çıkamam, sen istiyorsan onlara katılabilirsin, diyorum…

Delirip çıldırıyor ve bir yılan gibi sokup gidiyor…
Gerçekten belki de insan insanın cehennemidir.
Baba, olanları duymamış gibi rakı kadehindeki buzlarla oynuyor.
Bense şu güzel yaz gününü bana zehreden mukadderatıma isyan ediyorum!..
Cuma başlayan tatil, pazar sabahı pederle evden ayrılmamızla son buluyor.
İçimde “çıt” diye yeşil bir dal kırılıyor.
İlk kez ondan ayrılmayı şiddetle düşünüyorum…

Doktrin: “Nefret; ancak sinek avlarken işe yarar.” – Rusya

 


 


2. BÖLÜM
09 Temmuz 2019 Salı

Şehre, işimin başına dönüyorum.
Bodrum gecelerinde aylak aylak gezmekten hoşlanmıyorum.
Sonuçta tatil başka şey, dinlenmek başka… Bana göre tatil, insanı yormaya yarıyor…

Türkiye’nin en büyük reklam şirketini yönetmeye konsantre olmalıyım.
Alara’nın saldırgan tavrı ben kente dönünce de devam ediyor.
Ben de kötüleşerek hiç olmadığım birisine bürünüyorum.
Müflis tüccar eski defterleri açarmış.
02 Ocak 2019 tarihinde kardeşine verdiğim 30 bin lirayı geri istiyorum. (5.660 $)

Şartlar
Boş zamanlarında hobi olarak kuaför dükkanı batırmaya
bayılan erkek kardeşi Veli’ye 30 bin lira (5.660 $) veriyorum
Tanesi 1.500 liradan (283 $) 20 senet
Ödemeler 2019 Haziranda başlıyor
Faiz yok
Dilersem, senet yerine iş yerinden %10 hisse alırım

O an kabul etmiş ve sevindirik olmuşlardı.

Ben de Alara’dan o senetleri istiyorum. Malum Haziran’ı geçip Temmuz ayına girdik.
– Director’ü gönderiyorum. Senetleri hazırlayın, yazıyorum.
Para değil ha, boş senetleri alacağız.
Anlık ileti programından yazdıklarından bir ince kitap çıkar.
Destanlar yazıyor öbek öbek…

Ertesi gün…
– Neden köpeğini gönderiyorsun da kendin gitmiyorsun?
Veli’ye ayıp olmaz mı? Bence kendin git, Director’ünü göndermen doğru değil!..

Bir gün sonra…
– Dün Veli tüm gün dükkanda beklemiş… ne gelen olmuş ne giden… diyor.
Peki, böylesi hararetle beklediyseler neden bana kendileri ulaşmıyorlar?.. diye düşünüyorum.

– Sen bizi yanlış tanıdın!.. Biz öyle insanlar değiliz!..
Biz mi?.. Biz derken!.. Seninle biz değil miyiz?..
Ailen ve sen bir hizip yaratıp “biz” mi oldunuz?..
Yoksa aileden yeni bir fraksiyon mu doğuyor?
Bunların beynini kuşa taksan hayvan suda yüzer… diye içimden söyleniyorum.

Sesinde, azarlamaktan çok bir egemenlik belirten sertlik görüyorum.
Kafamdakileri ürpertici içgüdüsüyle kavrıyor.
– Seni ya adam ederim, ya da yok ederim!
Düşüncelerini güzelce anlatıyor…
Daha ne masallar, ne herzeler…
Samimiyetsizlikte bir dünya markası olduğunu düşünüyorum…
Belki davasında haklıdır; fakat bu ona hiçbir şey kazandırmıyor…

Doktrin: “Savaşa giderken bir, denize girerken iki, evlenirken üç defa düşünün.” – Rusya

 


 


3. BÖLÜM
19 Temmuz 2019 Cuma

Anlık ileti programındaki tartışma bardağı taşıran son damla oluyor.
– 3 ay tatil yok size. Üç gün sonra, 1 ay kalacağız, diye ev sahibine söyleyin, çıkın gelin… diyorum.
(Ev sezonluk kiralanmıştı.)

Delirip kafayı yiyor. Bir sürü şey yazıyor. Hiçbirini okumuyorum.
Birkaç gün sonra,
– Çocuklar havuza girmek istiyorlar. ‘Anne; babama söyle, biraz daha kalalım.’ diyorlar… yazıyor.
Benden cevap dahi alamıyor…

Birkaç gün sonra şirket kartından 2.750 lira (474 $) yüklü para çekiyor.
Tatilden ayrılıp babasının evine yerleşiyor.
Yangından mal kaçırır gibi ona verdiğim kredi kartının limitini tüketiyor.
Sonraki her gün kartı sokup bakiye kontrolü yapıyor.
Yaptıklarına anlam veremiyorum.
Karımın sorun çıkarmaması için her akşam şükür namazı kılmam ve
dört hafta düzenli olarak hayır işlemem gerekiyor.
Bir daha asla eve dönmüyor!..

Doktrin: “Zayıf insanlar intikam alır, güçlü insanlar affeder, zeki insanlar umursamazlar.” – Konfüçyüs

 


 


4. BÖLÜM
22 Temmuz 2019 Pazartesi

Bana çekişmeli boşanma davası açıyor!
Duyduğum an müteessir oluyorum.

Toplum, kötü yönde kabuk değiştiriyor ve karım da bu güruha dahil oluyor…
Bu davalar beni, yeniden tehlikeli sulara itiyor.
Bazı fiiller gerçekleştirip yasal önlemler alıyorum.
Çözdüğüm kritik operasyonlar için 24 saat kafi geliyor…
Arabamın haciz ihtimali, bir çocuğun bonbonlarının çalınmasına benziyor.

Hayatımdan, O gidince çok şey kaybedeceğim doğrulanıyor…
Fakat… Her şeyimi kaybetmeyeceğim de doğrulanıyor!..

Doktrin: “Kurtlarla dost ol, ama baltayı elinden bırakma.” – Rusya

 


 


5. BÖLÜM
23 Temmuz 2019 Salı

Ceo ile birlikte, Alara’nın babasının evine gidiyoruz.
Apartman kapısını şifreyle geçiyoruz.
Fakat Alara, daire kapısını bize açmıyor.
Durumu kameraya kaydederek kapı önü iti gibi bekliyoruz.
İçeriden çocukların,
“Babamız geldi, Amcamız geldi.” feryatları kulaklarımızı tırmalıyor.
– Polis çağırırsak göstermek zorundasın… diyorum.
– O zaman polisi ben arıyorum… diyor, Alara.
5 dk. paspasta sinen kedi gibi bekledikten sonra, asansörden nefes nefese Veli çıkıyor.
Ben elimi uzatıp “Merhaba” deyince sakinleşip tokalaşıyor.
Veli, Alara’ya kızıp bizi içeri alıyor.
Korkan çocuklar, benim ve amcasının kucağına tırmanıyor.
Bir yandan bizi öpücüklere boğuyor, diğer yandan tokatlayarak kızıyorlar.
Hayatımın en ilginç anlardan birindeyim.
Uyuşan elde parmakların kontrolünü kaybetmek gibi…
Kontrolümü kaybediyordum…

Sonra, öyle bir davranışta bulunuyor ki, onun izi bende yaşamım boyu sürecek.
Polisler tarafından kapıya çağrılıyorum!
Kimliğim sorgulanıyor; bir suçlu gibi üzerim aranıyor.
Alara’ya, şikayetçi olup olmadığını defalarca soruyorlar.
Film gibi sahneler yürek burkuyor.
Zaten masum olan ben, polislere gülümsüyorum.
Aklanmak için yapay bir sempati maskesine bürünüyorum
Mide krampları ve kusma isteğim körükleniyor.
Sadece çocukları sevmek istemiştik; onlar da bizi…
Çok şey istemiyor, ama onu da alamıyoruz.

*

Veli,
– İstersen salonda Alara’yla konuş… diyor.
Salonda tanımadığım birisini buluyorum.
Uzun eflatun süngerli koltukta poz kesiyor.
Bacak bacak üstüne atmış, ağzından alevler püskürüyor!..
Bir saate yakın konuşuyoruz. Sürekli manipülasyonlar deniyor.
Travmalarım genelde böyle başlar; hiç yanılmam…
Bu sefer ben çocuk oluyorum, o ise annem; sinirinin geçmesi için hakaretlerini dinliyorum…

– Avukatlarının işi bitik!
Onlara her an her şey olabilir.
Ceo benim düşmanım. Ondan uzak dur!
Ailen de düşmanım. Ya sen ölürsen bize kim bakacak!?
Bana ev, araba ve tazminat vermeden bu iş olmaz!” diyor.
Ne sayıklamalar, ne sayıklamalar…

O konuşuyor, ben susuyorum… Adeta susta duruyorum…
Sesinde, sinsi bir hileyle gizlenen aldatıcılığı seziyorum…
Önce kanım ısınıyor: balıkçı misinaları damar duvarlarımı yırtarak dolaşıyor.
Bütün kanım beni boğmak isteyerek yüzüme tırmanıyor.
O konuştukça ben, çıplak vücudu saran alçının aniden donması gibi taş kesiliyorum.
Betonları giyiyorum. Hiddet, isyan, nefret, nobran…

O konuşuyor…
Damlardan kiremitler düşüyor.
Asansör halatı kopuyor.
O konuşuyor…
Çatıdaki martı intihar ediyor.
Tavandaki lamba yere düşüp patlıyor.
O konuşuyor…
Camlar tuz buz oluyor.
Bense tevekküllü bir apatiyle durumu karşılıyorum.

Bakıcımız Meyra, Ben ve Ceo’ya düşman gibi bakıyor.
Oysa maaşının yarısını ben veriyorum, yarısını da Ceo ödüyor…
Müşkül düşmesinler diye mutfak masasına 600 lira (105 $) bırakıyorum.
Kardeşimle, şaşkın ve katatonik bir halde evden ayrılıyoruz…

Doktrin: “Tanrı karıncayı yok etmek isteyince, ona kanat takarmış.” – Almanya

 


 


6. BÖLÜM
26 Temmuz 2019 Cuma

Veli Efendi, benimle konuşma isteğiyle mesaj atıyor!
Bornova Mado’da bekliyorum…
Kısa boylu, arkası dönük garson kız masamı siliyor; yüzünü görmüyorum.
Gözleri yerde, bana hiç bakmıyor. Onun gözünde masa benden daha mühim.

Canım sıkkın; şehir mırıldanıyor:
Araç kornaları, köpek havlamaları, arka masanın kahkahaları,
garsonların tabak şangırtıları, havaya yayılan sigara dumanı,
rüzgar uğultusuna sarılan ses yumağının içinde başım dönüyor…

Akşamüstü renkler solarak çekiliyor.
Araç camlarından yansıyan güneş ışınları,
metal masalarda gümüşi bir parıltı yaratıyor.
Katı cisimler cıva gibi eriyecek sanıyorum…
İlerde bir bahçıvanın yeşillikler arasındaki kambur sırtı…
Deliriyorum…

*

Bir saate yakın konuşuyoruz:
– O gün için kusura bakmayın!
Ablam adına sizden özür diliyorum.
İyi arabalara bindiğin için herkes sende çok para olduğunu sanıyor… diyor.

– Er dediğin aslanın bileğine imrenir, postuna değil… diyorum.
Paslı bir zemberek kırılmış gibi hırıltılı gülüyor…
– Ama benim çok param yok… diyorum.
– Biliyorum; ama öyle görünüyorsun… diyor.
Neler verebileceksin? Bence Ablamla bir araya gelip kararlaştırın… diyor.
Ondan donanımlı olduğumun verdiği güvenle onu alt edeceğimi sanıyorum.
– Eğer çok paranın seni mutlu edeceğini düşünüyorsan, daha önce hiç çok paran olmamıştır… diyorum.
Sokakta mikrofon tutulup,
“12 Eylül Darbesi ne zaman olmuştur.” diye sorulsa,
“Haziran’da,” diyecek çocuk beni imtihana çekiyor.
Beyninin %1’ini kullanmak bu olsa gerek…

Bir süre susuyoruz…
Sonra, onu anlamaya çalışıyorum.
Belli ki haklı olduğunu düşünüyor.
Kendimi onun bedeninde hayal ediyorum.
Sadece benimle konuşarak ve tek gözünü kısıp sigara içerek,
birkaç ay sonra bir servete konmayı hedefliyor.
Veya hayatının hatasına yelteniyor!..

Göğsünü şişiren derin bir nefes alıyor,
nefesini boşaltmadan soğumuş çaydan bir yudum içiyor.
Sonra, Veli, bir sırrı ağzından kaçırmamak için bir saniye tereddüt ediyor;
hatta enstantaneden kısa bir an bekliyor;
ve sonra, bile bile yalan söylüyor…
– Ailece seni çok seviyoruz… diyor.
Hayalimde, kırmızı bir ayna paramparça oluyor;
aynadaki suret de yok oluyor…

*

Hikayemi gizlemek faydasız, söylemek de öyle; seçeneğim kalmadığı için bunalıyorum.
– Dinle!.. diyorum.
Şu anda ne olduğunu anlamak için geçmişte neler olduğunu anlamamız gerekiyor…
Ben 25 yaşındayken, Ablam evlenerek Marmaris’e yerleşiyor.
O zamanlar Haldun Abi; 40 yaşlarında, esmer, yakışıklı,
son model siyah Mercedes Elegance sahibi, komple altın saat takan,
oldukça zengin bir beyefendi.

Peki ya biz?..
Ulukent’te; çorak dağ manzaralı, yüz metre ötedeki ahırdan kötü kokular gelen,
sineklerin içeri girmek için telde delik aradığı, gam ve nemden duvarların pul pul döküldüğü,
şehrin uzak banliyösünde, kredisi henüz bitmiş bir kooperatif evinde yaşıyorduk.
Arabamız yoktu; ama borcumuz da yoktu…

Ablam bir gün beni Marmaris’ten aradı;
“Haldun bana küfür ediyor, dövüyor.
N’olur beni kurtarın.
İzmir’e gelmek istiyorum, ama izin vermiyor!”

Diyorum ki;
“Abla, sen evlenirken bana sormadın, şimdi de sormamalısın.
Ayrıca, seni bir erkeğin elinden alamam.”

“Olur mu öyle şey,” diyor. “Sen benim kardeşimsin!”
“Evet ama o da kocan. Oraya gelemem. Ama bize gelmek istersen kapımız sana açıktır.”
“Benim gelmeme izin vermiyor işte Ablacım.”
“Beni arayabiliyorsan, polisi de arayabilirsin.” deyip telefonu kapatıyorum.

Akşam, Ablam ve kardeşimi evde görünce, kimin ikna edildiğini anlıyorum.
Ceo gitmiş ve Ablam bavuluyla evden çıkmış.
Haldun Abi, yağmur sularını seyreden kedi gibi pencerede beklemiş…

Ertesi gün Ablam, evde bizimle kalacağını söylüyor,
Gamsızlar gibi “Sen bilirsin,” diyorum.
Birkaç hafta sonra Ablam,
“Ben işe girip çalışacağım.” diyor.
Bir lakayıt gibi diyorum ki “Sen bilirsin!”
Ben çalışıp paramı biriktireceğim,” dediğinde,
“Tamam Abla, sen bilirsin, biz sana bakarız.” diyorum, bir nihilist gibi…

Birkaç ay geçiyor…
Ablam beni kenara çekip,
“Haldun geldi ve iki gündür arabada yatıyor. Beni götürmek istiyor. Ne dersiniz?”
Tıpkı bir bohem gibi, “Sen bilirsin!” diyorum.
“O zaman ben Marmaris’e dönüyorum!”
Dünyanın en kayıtsız insanı Bezgin Bekir kılığına bürünüyorum ve hiçbir reaksiyon göstermeden,
“Sen bilirsin.” diyorum.

Ablam arabaya atlayıp gidiyor. Bir daha da hiçbir kavgasında beni aramıyor.
Hep sadakatle kendisi çözüyor…

Ben araya girseydim, hem Haldun Abi ile kötü olacaktım,
hem de araları düzelse dahi bana kin güdeceklerdi.
Ayrıca, iki büyüğüme birden saygısızlık yapmış olacaktım.

Ablam zaman zaman kocasını şikayet ediyor.
Haldun Abi münazara sırasında,
“Ayrılırsan, kotunu giyer annenin evine dönersin.” diyor. 🙂
Bence doğru söylüyor. Şimdi o adam zenginse, o parayı kazanmasında Ablamın bir dahli olmamıştır ki!

Masadan kalkıp uzaklaşıyorum.
Ve arkamdan bir şehir uğultuyla ağlıyor…

Doktrin: “Hepimiz yalnız olduğumuzu düşünüyoruz; fakat bu, birlikte olduğumuz anlamına da gelir.” -CK-

 


 

7. BÖLÜM
28 Temmuz 2019 Pazar

Alara ile Forum’da güzel bir pastanede buluşuyoruz.
Konuşma ılımlı geçiyor, fakat manipülasyonlar devam ediyor.
Zarflama, yemleme, ağızdan laf alma yöntemleri kullanıyor…

Kafa Karıştırıcı Sorular
Bir fotoğraf gösteriyor:
– Sen dün Alsancak’ta mıydın, ve bu kızı tanıyor musun?
– Tanımıyorum…
– Bu kızla dün gece aynı anda Whatsapp’ta online oldunuz!
Annemin arkadaşı program kurdu ve senin telefonuna bağlandı.

“Bir insan kimin yanında susuyorsa, en çok onunla konuşmak istiyordur.”
sözü aklıma geliyor. Susuyorum, ancak konuşmak istediğimden değil,
susmak istediğimden!..

Pastanenin kapısı, böcek kanadı gibi kendiliğinden kapanıyor.
Bir garson, ağzında kaşıkla yumurta taşır gibi koşuyor.
Sıcak teflonda eriyen tereyağı misali kayıp yere düşüyor.
Ölüm sessizliği… Kimse gülmüyor…

Alara, çevresiyle ilgilenmiyor.
Yüzüme bakıp, sinirini paylaşacak bir söz bekliyor.
Sanki olanlar, sihirli bir biçimde yalnız bana görünüyor!..

Telefonunda, Whatsapp giriş çıkışlarını kaydeden bir program görüyorum.
Babası ve Veli’nin ortağı Semih’in de aynı saniye online olduklarını görüp,
– Bak… demek ki bunlar da sevgili!.. diyorum…
Aynı anda online olmak neyi kanıtlar ki?..
– Senin içinde iyi olan bir yan var, sorun onu bulamamamda… diyorum.

Devam ediyor:
– Annemin tanıdığı senin Whatsapp konuşmalarını bana atacak!”
Dua et de internet paketleri bitmesin bebeğim, diyorum. 🙂

– Sen benim ve Meyra’nın telefonuna casus programı kurdun!
O gün eve geldiğinizde çocukların tabletine de vürüz doldurdunuz!.. diyor.

Gözleri sabit bakan, ama kuyruğu sallanan bir kedi görüyorum.
Çıngırağı titreyen bir yılana dönüşüyor…
– Seni öldürmek isteyenler var; dikkatli ol!..
– Ben ve Canavar Hulk zamanında iddiaya girdik ve kaybeden kendini yeşile boyayacaktı… 🙂 diyorum.
Beni bırak öldürmeyi, o fikrin gölgesini aklından geçireni karım yapacağımı söylüyorum!..

Bilinçsizce yatıştırıcı bir sesle konuşmaya başlıyor.
– Dikkatli ol. O evde de oturma, kimsenin bilmediği bir yerde otur, diyor…

Annesiyle kahve falı bakıp gördüklerini bana üflüyor.
Tüm konuşma bir mizah şelalesinden akıyor…
– Devamı Bücürük Tv’de… diyerek gülümsüyorum. 🙂

Onu araçla babasının evine bırakıyorum.
İnerken verdiğim 400 lirayı (70 $) nazlanarak kabul ediyor…
Artık avukatıma danışmadan onunla görüşmek istemiyorum.
Sevgilim, sanırım ben senin sevgilin değilim artık!

Doktrin: “İtimat, önleme mani değil.” – Almanya

 


 


8. BÖLÜM
30 Temmuz 2019 Salı

Ben, Alara, bakıcımız Meyra, Haziran ve Asya; Sığacık’taki lunaparka gidiyoruz.
Bir ara kızımla dönme dolaba biniyorum.
Büyük kızım Haziran, korktuğu için bana sarılıyor.
O, Meyra ve Asya bir kafeden bizi izliyorlar.
Masalarında, yağda yüzen minik mantı bohçaları parlıyor.
Gece karanlığında, dönme dolap sarsıldıkça yıldızlar yeryüzüne düşüyor.
Gülüyor… Yağmurda mum alevi dişleri de gülüyor…

Sonra tüm aile deniz kıyısına yürüyüşe çıkıyoruz.
Sahilde kum yok, çelimsiz dalgalar yorgun gibiler.
Yaşlı adamların, ahşap masalarda bira içip ömür çürüttüğü bir köy tavernasını geçiyoruz.
Adamlar birilerinin babası… ölüyorlar… ama bizim kadar aceleleri yok…
Masalarında at yarışı kuponları ve buruşturulmuş sigara paketleri duruyor.
Yağlı Trabzonspor tarağı, ziftli kül tablası, plastik tesbih, yeşil taşlı maganda modeli yüzük…
Işıklı çakmaklarla yakılan turuncu izmaritli sigaralardan nefesler çekiliyor…
Altın kanlı ışık, taverna camlarından sekip yüzlerine ateşten maskeler giydiriyor…

*

İş yerine dönüp günü tamamlıyoruz…
Alara ve Meyra bazı eşyalarını almak için benden izin istiyorlar.
Evde bir saat kalıp, anahtarları Fahri Abi’ye teslim ediyorlar.
Buruk Sığacık gezisi böylece sonlanıyor…

Not: Birkaç gün sonra Fahri Abi ve asistanım; evde,
kameraların kör baktığı noktada sigorta kutusunun üstünde büyü bohçası buluyorlar.
İçinde neler mi var:
Yılan derisi, çörek otu, meyan kökü, düdük makarnası, at b*ku tozu ve gergedan suyu.
Araştırmalarımız gösteriyor ki, “kör talih ve şanssızlık” büyüsüymüş!
Birden, Hun İmparatoru Attila’nın “Korku, büyü kadar etkilidir.” sözü aklıma geliyor…
Ne korkutabildiniz, ne büyüleyebildiniz…
Size göre lanetleniyorum!
Belki bir roketle daha kolay geberirdim…
Büyü bu kadar etkiliyse, tam tersini kendinize uygulayın da talihiniz şenlensin…

Doktrin: “Şansın yaver gitmiyorsa, bir muz bile dişini kırabilir.” – Afrika

 


 


9. BÖLÜM
2 Ağustos 2019 Cuma

Anlık ileti programından, “Aylık giderlerinizi hesaplayın,” yazıyorum.
“Dışarıdayım, bir saate yazarım,” diyor.

Sonra:
“Aylık giderlerim: 26 bin lira X 12 Ay: 312 bin lira
Ben bunu 10 yıllık peşin istiyorum.
3 milyon 120 bin lira
Bankaya atıp faiziyle geçineceğim.
Çocuklarıma da birer ev aldığında tazminat talep etmiyorum.” diyor.
Bu para tam tamına 556.149 $ ediyor…

“O paraya kavuşma ki değ bütün dünyalara!” diyorum…
“Fatih, İstanbul’u fethettiğinde mutlu olmadı ki, fethederken mutluydu!..”
İnsanların yaptığı en büyük hata:
Haklılıklarına olan inançları, haklarının çok üstünde!
Bu durumda haklı olmalarının ne önemi kalır ki?!..

Doktrin: “İşte o zaman içten sözler dökülür yürekten, maske düşer yüz kalır ortada.” – Lucretius

 


 


10. BÖLÜM
6 Ağustos 2019 Salı

Avukatım Erto ile mahkemeden dava dilekçesini ve delilleri topluyoruz:
Çocukların velayeti
Ev
Araba
Tazminat
Çocukların; okul, sağlık ve tüm ihtiyaçlarını karşılayacak kadar nafaka

Ayrıca dava dosyasına eklediği 2 video var.
Büyük Video
Boyut: 2,40 GB
Süre: 17:02

Küçük Video
Boyut: 1,53 GB
Süre: 10:52

Erto ile planlar yapıyoruz.
5.000 TL – 2 Çocuğun Özel Okul Aylık Maliyeti
1.125 TL – Üçünün Özel Sağlık Sigortaları Aylık Maliyeti
5.000 TL – Nakit para
Toplam: 11 bin lira (1.918 $) Nafaka
300 bin lira ( 51.700 $) civarı bir ev
Şu an babasıyla oturdukları evin rayici de bu kadar.

*

Bunları düşünerek eve doğru yürüyorum.
Hayat çok garip!.. Her şeye sahibim, ama dünyanın en mutsuz insanıyım!..
Dallarda tüneyen kargalara taş attığım kederli bir gün yaşıyorum.
Karnım ağrıyor, altında yürüdüğüm ağaçlar bile, ağaçtan başka her şeye benziyorlar.
Islak ağaçlardan rutubet kokusu alıyorum.
Oturduğum taş soğuk ve nemli; sırtımdan aşağı ürperme iniyor.

Doktrin: “Islak adam yağmurdan korkmaz.” – Rusya

 


 


11. BÖLÜM
11 Ağustos 2019 Pazar

Bayramın 1. günü çocukların bana selam gönderdikleri bayramlaşma videosunu yolluyor.
1 saat sonra büyük bir alışveriş sepetiyle çalışanımı gönderiyorum:

Çocuklara
Oyuncak ve boyama kitabı.

Çiçekçi
“Bayramınız Kutlu Olsun” yazılı bir kart içeren çiçek demeti.
“Bukete asla yapay koku sıktırma.” diye tembihliyorum.
Papatya sever, fakat  mevsimi değil,
papatya benzeri iri pembe çiçekli renkli bir buket hazırlatıyorum.

Adamım zili çalıyor ve poşetleri; Alara, annesi ve Haziran’a teslim ediyor.
Teşekkür ediyorlar…

Bir saat sonra anlık ileti programından,
“İnsanlar söylediklerinizi ya da yaptıklarınızı unutur, ama onlara neler hissettirdiğinizi asla unutmaz.
Teşekkür ederiz.” mesajını yolluyor.
O an içime güneş doğuyor, ama istifimi bozmuyorum.
Hemen boynuna sarılmak istiyorum.
Acaba mesajlar bir aşk teminatı yerine mi geçiyor?
Fakat, geçmişin olağanüstü korkunçluğunu düşündükçe
bunların teselli olduklarını anlıyorum!
Kederim katbekat artıyor…

Doktrin: “Ten ve göz rengimiz farklıysa da, gözyaşlarımızın rengi aynıdır.” – Afrika

 


 


12. BÖLÜM
13 Ağustos 2019 Salı

16.00’da Point Bornova’da buluşuyoruz.
Görüşme ılımlı başlıyor.

Hislerim beni yanıltmıyorsa istedikleri:
12 – 15 bin lira (2.700 $) arası nafaka
700 – 800 bin lira (144.000 $) civarı havuzlu bir sitede lüks daire
100 – 200 bin lira (36.000 $) arası nakit para

Toplu para isteme nedeni, ben ileride ölürsem tembellikten aç kalma korkuları.
Nafaka bedelleri kadar senet bile versem razı.
Çünkü bir ara,
“Nafaka vereceğine dair bir şeyler imzala,” türünden laflar geveliyor.
Ölürsem senetleri öbür taraftan öderim artık…

Görüşme 2 saat sürüyor.
Beni sinirlendirip olmadığım birine dönüştürüyor.
Dayanamayıp kafeyi terk ediyor.

Peki, neydi onu böylesi sinirlendiren:
Geçtiğimiz Nisan, kumpasa çekildiğim iftira davasında avuç açtığım Veli efendi,
“Bu boşanma, tazminat ve para işlerini çözmeden sana yardım mardım yok.” diyerek,
ablasından aldığı suni vekaletle benden desteğini esirgemişti…
Ardından benim ültimatomum ipleri iyice germişti…

Peki kimdi gayriihtiyari korudukları?
Öyle adamlar vardır ki, “Anneni s*keyim!” dersin.
“Beni rahatsız etme dostum. Bu konuyu annemle aranızda halledin.” der.
Mezbelelerde uyuşturucu çeken işte böylesi bir müptezel…
Maalesef Alara, kim doğru söylerse ona inanmıyor, kim doğru söylediğine inandırırsa ona inanıyor.
Dolayısıyla bu oyunda, en güzel yalanları söyleyen, rakibini galebe çalıyor…

Ben de;
“Kardeşine aylar önce gönderdiğim 30 bin lirayı (5.660 $) faiziyle istiyorum!” diyorum…

Özet
Üzerime kayıtlı hiçbir şey yok
Davayı senelerce uzatırım
Kazancımı kesip “Nafaka Azaltma Davası” açarım.
Kendimi borçlu gösteririm
Benden zorla para koparılırsa kimseye yedirmem
Canımı ortaya koyarım
Gece gündüz kabusun olurum

Benim paramla sana ve ailene bir kahve bile içirtmem
Ben o paraları kazanana dek gözlerim kör oldu
Hadi gücü yeten gelsin, alsın da görelim

Bir tazminatı kazanman ödeneceği anlamına gelmez
Kendimi işsiz yaparım
Bu işe kellemi koyarım
Benim canım yanarsa herkesin canını yakarım

Benim tüm bunları yapacak kudretim de var.
Bunu en iyi sen biliyorsun.
Bundan sonra devlet benim!

Doktrin: “Yaşlı köpeğe yeni numara öğretemezsin.” – İngiltere

 


 

13. BÖLÜM
15 Ağustos 2019 Perşembe

Anlık ileti programından çocukları görmek istediğimi yazıyorum.
Hiç sıkıntı çıkarmadan kabul ediyor.
Meyra’yla göndermesini isteyip Fahri Abi’yi yolluyorum.
Araçtan çocuklarla birlikte Meyra yerine kendisi iniyor.
Ceo ve Annem ile çocukları seviyoruz.
“Ben bahçede, arkada çardakta beklerim,” diyor.
Sıcakta kalmasın diye onu üst kata, klimalı odaya çıkarıyorum.

Yolda bir marketten Ülker Dankek pasta ve mum almışlar.
Benim eniklerle fikir odasında doğum günümü kutlayıp eyleniyoruz. 🙂

Bahçede çocuklarla oynarken, bana anlık ileti programından upuzun bir mesaj gönderiyor.
Barışmaya meyyal koca koca cümleler renkli ekranı karartıyor.
Teselliyi yanlış yazılan “de” bağlacı ve muhtelif imla hatalarında arıyorum.
Fakat soru kiplerini doğru kalıba oturtuyor.
Sevmediğimi bildiğinden sonlarına (?) koymuyor.
Soru işaretini hiç sevmem.
Çünkü sonunda hesap vermek zorunda kalırım.
Ki bu, liberter karakterime aykırıdır.

Cevap dahi yazmıyorum!

Doktrin: “Sağır bir kocayla kör bir kadın mutlu olur.” – İngiltere

 


 


14. BÖLÜM

16 Ağustos 2019 Cuma

Bugün doğum günüm…
Yazışmalar:

Alara:
Bi kamyon yazı…

Ben:
Özet ne?..

Alara:
Bir şeyler bizi koruyor. Mucizeyi görmemek için kör olmak lazım.
5 bin lira (900 $) – Okul giderleri
13 bin lira (2.340 $) – Özel sağlık sigortalarımız
10 bin lira (1.800 $) – Nafaka
500 bin lira (90.000 $) – Manevi tazminat
1 milyon lira (180.000 $) – Çocukların üzerine bir ev

Herhalde bunun bahsettiği, pireyi bile deve gösteren,
Türk filmlerinde kör gözleri açan mucizevi doktor darphanede çalışıyor. 🙂

Düştüğü ahval…
* Boşanma depresyonu
* Yalnızlık
* Pişmanlık
* Orta yaş krizi
* İlgi çekme isteği

Eski avukatım rahmetli Erkan Abi’nin sözleri yankılanıyor:
“Ben bir kadınla evlenirken kendime şunu sorarım:
‘Bundan nasıl ayrılabilirim? Başıma ne çoraplar örer?'”

Ben:
Mahkemede görüşürüz.

Alara:
Tamam hayırlısı olsun!

Doktrin: “Boş insanlarla içi dolu hayaller kuramazsın.” – Charles Bukowski

 


 


15. BÖLÜM

24 Ağustos 2019 Cumartesi

Aradım ve açmadı, ardından zehirli bir sesle,
“Ne oldu niye aradın. Çocukları görmek istiyorsan görüntülü ara görüştüreyim.”
diye tıslıyor.

Yeniden arayıp ondan kurtulma vaatlerimi sıralıyorum:
650 bin lira (117.000 $) havuzlu bir daire
Ömür boyu aidat
Toyota Yaris araba
Kasko ve sigorta bir yıllık
On saatlik sürüş dersi eğitimi
13 bin lira (2.340 $) nafaka
Alara ve çocukların sağlık sigortaları
Özel okul paraları

Ne mi oldu? Ne olduğunu size hemen söyleyeyim:
2 kere “şerefsiz” 1 defa da “karaktersiz” kelimelerine maruz kalıyorum.
Bir anama küfür yemediğim kalıyor.
Bir kunduzun kütüğü ısırışı gibi etlerimi kemiriyor.
Sesi öyle fazla çıkıyor ki aksi hala kulağımda yankılanıyor!..
Sıcak bir sözcüğün, usulca elinden tutulmasının,
tatlı bir bakışın mutluluk doğuracağını düşünüyorum.
Bi s*kime yaramıyor!

“Bu tekliflerime kararın ne; ve cevabını bana ne zaman bildirirsin?” diye sorduğumda,
“İstediğim zaman cevap veririm. Olumlu olsa bile, ister ararım ister aramam.”
gibi harika yanıtlar alıyorum.
Kafamda düşünceler kasırgaya tutulmuş gibi birbirine karışıyor.
Seviyesi düşük bir dil kullanıyor. Hicap duyuyorum.

Doktrin: “PIanı oIan bir adam gibi mi duruyorum? Ben, arabaIarı kovaIayan köpeğim. YakaIasam biIe ne yapacağımı biIemem, sadece yaparım.” – Joker

 


 


16. BÖLÜM

29 Ağustos 2019 Perşembe

Anlık ileti programından Haziran’ı, gezdirmek istediğimi yazıyorum.
12.00’deki mesaja 15.48’de cevap veriyor.
“Tamam doktordayım eve geçince hazırlarım, kaç gibi gelirsin?”
Sonraki hiçbir mesajıma cevap vermiyor.
Fahri Abi arıyor, gene açmıyor!
Hayatımda ikinci defa, kendi çocuğumu göremiyorum.
Üstelik minik çocuğun bu çırpınışlardan haberi olmuyor.
Belki sarı gül yapraklarıyla döşenmiş bir yatakta yatıyor.
Belki ekmeğini buruşuk bir gazete kağıdına sarıyor.
Bilemiyorum!..

Bense o gün, İsrafil Abi ve Director’le, ona ve çocuklara hediye edilecek evin pazarlığını yapıyorum.
Çok sevdiğim arabam 1 milyon lira (180.000 $) + 100 bin lira (18.000 $) vererek evi satın alıyorum.

Doktrin: “Seni besleyen eli ısırma.” – Almanya

 


 


17. BÖLÜM

05 Eylül 2019 Perşembe

Çocukları göstermemesi bardağı taşıran son damla oluyor ve düğmeye basıyorum.
Yasal olarak tüm davaları açmaya başlıyoruz.
Aynı akşam arıyor ve ılımlı bir konuşma yapıyoruz.
Protokolü ona paylaşıma açıyorum.
Okumaya başlıyor…

Doktrin: “Eğer gitmen gerekiyorsa… Bir gülümsemeyle git!” – Joker

 


 


18. BÖLÜM

06 Eylül 2019 Cuma

Anlık ileti programından,
“Bugün 14.00 gibi Haziran’ı gezdireyim.” yazıyorum.
“Kabul ediyor.”

Babasının evinin önünden 14.30 gibi çocuğu alırken tuhafça;
“Önce Allah’a, sonra sana emanet!” diyor.
Forum Bornova’ya, Asya’ya oyuncak almaya gidiyoruz.
O yaz sıcağında Forum’un bir ucundan öbür ucuna oyuncak poşetini Haziran’a taşıtıyorum.
Tek omzunu kaldırıp zorlanarak yürüyor ama şikayeti yok. 🙂
Hayatı öğrensin diye yapıyorum.
Mado’dan evdekilere dondurma yaptırıyoruz.
Çıkarken dondurmaları da ona yüklüyorum.
“Ama baba benim sağ elim dolu, Asya’nın oyuncağını taşıyorum,” diyor.
“Onu sol eline al, sağ elinle de dondurmayı tut,” diyorum.
“Tamam,” diyor.
O yanımdayken içime büsbütün acı düşüyor.
Kızımın saflığına hem gülüyor, hem korkuyorum!..

Evlerinin önüne geldiğimizde Alara’dan diğer çocuğu apartmanın önüne indirmesini söylüyorum.
Asya hemen kucağıma atlayıp bana sarılıyor.
Yerdeki kaldırım taşları üzerinde aldığım oyuncaklarla oynuyoruz.
İlginç bir şekilde havuz ve kumlarda eğlenen bir aile simülasyonu.
Oyuncağı Haziran seçmişti; şaşırıyorum.

Asya, onu neden gezmeye çıkarmadığıma kızıyor.
Haziran,
“Ama biz hastaneye gittik, ondan seni alamadık. Ama bak size dondurma getirdik,” diyor.
Asya üzülmesin diye annesinin böyle öğrettiğini anlıyorum.
Bu yaşta çocukların hem saf, hem yalancı olmaları yüreğimi burkuyor…
Afrika’da yalan söylemeyen, ne olduğunu bilmeyen kabileleri hatırlıyorum.
Antropologlar, yerlilere ‘yalan’ kelimesini dahi tarif edemiyorlar.

Herkesin bir yaşadığı gerçekler, bir de anlattığı yalanlar var.
Sizce hangisi doğru? Bence ikisi de yalan!

*

Sonra kayınvalide elinde poşetlerle yanımızdan geçiyor.
Hemen eline davranıp öpüyorum.
Aniden suratı düşüyor ve şaşırıyor.
Ateş etsen mermi yön değiştirir; o derece!..
Bana dünden kalmış bir tabak suşi gibi bakıyor.
Konuşmadan eve doğru giriyor.

Size, bir gün evvel 1 milyonluk (180.000 $) varlık sözü veren adamım ben.
Kapınızın önüne kadar gelip kaldırım taşında yoluk tüylü uyuz it misali bekliyorum.
Çocukları severken yukarıya davet edilmiyorum.
En azından aşağıya bir çay getirseydiniz ya, diyorum.

İşlediğin suçu haklı çıkarmak için kurbanı kendine düşman etmen kafi.
Sonra bu bahaneyle dilediğin kötülüğü yapabilirsin!

Doktrin: “Tetiği çekmek gitar çalmaktan daha kolay, yok etmek yaratmaktan daha kolay.” – Joker

 


 


19. BÖLÜM

10 Eylül 2019 Salı

Aydın’dan bir satıcıdan Toyota Yaris satın alıyoruz.
“Annenin arabası var, benim yok,” diye mızıldanıyordu.
Kendisine 2015 model bir araba aldık.
Oysa Annem 2013 model Yaris’e biniyordu.

Director, ona ve çocuklara aracı gösteriyor, evi gezdiriyor.
Hepsini çok beğeniyor.
Çocuklar da evi ve arabayı seviyorlar
Okuldan alacağımız 9 bin lira (1.600 $) için hala imza atmak istemiyor.
Sürekli, “Ben size haber vereyim,” gevezeliğiyle oyalayıp duruyor…

Doktrin: “Ne kadar yaInız oIduğunuzu anIamak, sizi üzüyor mu?” – Joker

 


 


20. BÖLÜM

14 Eylül 2019 Cumartesi

Anlık ileti programından,
çocukları neden okula yazdırmadığını soruyorum.
İmza ertelediği için eski okuldan paramızı alamadığımızı söylüyorum.
Protokolü neden imzalamadığını soruyorum.
Saat 15.03’te, ona 24 saat süre tanıyarak nota veriyorum!

Gece anlık ileti programından mıymıy, sinek vızıltısı kabilinden mesajlar sallıyor…
Bedenen gelişmiş ama zihnen gelişmemiş yazılardı.
Maalesef iki taraftan biri akıllı olduğunda, diğerinin payına salaklık düşüyor.
Ben de insan alçaklığının korkunç uçurumları karşısında, yumurtadan çıkmış masum civciv değildim.
Çoğu erkek, kadından hoşlanmanın bir erkeklik gücü belirtisi olduğunu sanır.
Belki de hatalarımdan birisi buydu…
Bana inanıp inanmaman doğruları değiştirmez.
Belki senin karı olarak kötülüklerin, benim koca olarak eksikliklerimdendir!..

Doktrin: “Bir kez olsun yanıldığını kabul et! Benim de egom tatmin olsun.” – Kasımda Aşk Başkadır

 


 


21. BÖLÜM

15 Eylül 2019 Pazar

Anlık ileti programından,
“Evlere temizliğe gider çalışırım. Avukat tutarım.
Bu ülkede iyi hakimler de var. Davayı kazanırım.”
minvalinde iletiler gönderiyor…

Arayıp çok sert konuşuyorum.
Ama nasıl hırslı, beni hiç konuşturmuyor…
Son derece sert ağzı, bıçak yarası gibi kesiyor.
O konuşurken hiçbir şey bana zarar veremez gibi geliyor.
Sanki bağışıklık kazanıyorum; ağzından çıkan sözler beni koruyor.
Protokolde ev sahibi olarak isminin yazılmasını istiyor.
O maddeyi istişare etmek zor muydu?
Onun yerine kavga etmek daha kolay…

Bir kılıç için boğuşuyorsanız, sapı tutan kazanır.
Seviyesi düşük bir dil kullanıyor.
Asıl amacını gizlemek için kendine hakim oluyor.
Soğuk su içer gibi yalan söylüyor.
Çırpındıkça batıyor.

Doktrin: “Bilirsin, son anlarında insanlar sana gerçekten kim olduklarını gösterir.” – Joker

 


 


22. BÖLÜM

17 Eylül 2019 Salı

Director dairenin kapısında dakikalarca bekliyor!..
Kapıyı çaldığında kimsenin açmaması, kimsenin olmadığı anlamına gelmez.
Geç de olsa kapı açılıyor…
Yalvar yakar, binbir nazla protokolü ve Haziran’ın,
Urla’daki eski okuluna verilecek dilekçeyi imzalıyor.
Burası çokomelli… Hatta ileride etipuflu bile olabilir…
Director, evlerinde, balkonda kendisine imzalatıyor.
Kendisi, Veli, annesi ve babası da evde bekliyorlar.

Söz verdiğim gibi sağlık sigortalarını son gününde yeniliyorum.

Doktrin: “Gerçekten verecek sevgim var; ama bunu hak edecek kimsem yok.” – Charles Bukowski

 


 


23. BÖLÜM

18 Eylül 2019 Çarşamba

Biz ona,
“Bunları imzalayacaksın, mahkemeye çıkıp boşanacağız;
sonra ev, araba, nafaka ve eşyaları vereceğiz,” diyoruz.

Peki o ne yapıyor?
Adliyeye giderim.
Hakimle konuşurum.
Ortalığı karıştırırım.

Hakim’e soruyor:
“Protokolü imzalarsam mahkemede ‘bunları aldın mı,’ derseniz ne diyeceğim? Henüz almadım.”

Cevap geliyor:
“Ben anlamam. Mahkemede, ‘boşanmak istiyor musunuz,’ diye sorarım.
‘Evet,’ derseniz boşarım. Yok ‘hayır’ derseniz, çekişmeli davayla aylarca sürünürsünüz!”

Telefonda bana:
“Günlerdir, ‘hadi tapuya gel, hadi notere gel,’ demeni bekliyorum.
Sense durmadan kağıtlar imzalatıyorsun.”
Sonra zır zır ağlamaya başlıyor…

Bana güvenmiyor. Tüm mesuliyeti üzerime alıyorum.
Yalnız bu, 1 milyon 300 bin liralık (234.000 $) bir mesuliyettir.
Bu dert spektrumunda risk almak gerekiyor.
Ondan kurtulmamın başka yolu yok gibiydi.
Bazen mutlu olmayı hak etmiyormuşum gibi geliyor.
Çevremde öyle çok insanı hayal kırıklığına uğrattım ki…

“Tamam, yarın tapuya gel!” diyorum.

Fakat sonra ilginç bir şey oldu.
Telefonda sanki, aldıklarının maddi değeri kadar sevinmedi!
Daha yapay bir sevinmeydi bu!..

Eski apartmanımızdaki yöneticiyi hatırlıyorum:
Karanlık yüz çizgileri var. Ağzı testere gibi.
Şişik göz kapakları mosmor. Kaşlar düşük, gözler sönük…
Girintili kafası hayvan kemiği gibi.
50 yaşlarında ateşli bakışlı bir adam…

İlk tanıştığımız gün apartmana girerken önümü kesiyor:
“Sizden önceki kiracının 3 aylık aidat borcu vardı, 60 lira.”
“Abi benim de eski çıktığım apartmandan 4 aylık aidat alacağım kalmıştı.” diyorum.
Hemen cebinden çıkarıp 20 lira veriyor.
Toplu iğne başı kadar beyni var sanıyorum… 🙂

Bir hafta sonra…
Kırbaç gibi yağmur damlaları şehri tokatlarken
apartman önünde şemsiyeyle çiçekleri suluyor.
“Kolay gelsin Abi,” diyorum…
“Eyvallah… Şu yağmur dinmeden yetiştireyim,” demesin mi!..
“Süpersin abi.” diyorum.

Biliyorum ki bunlarla anlaşmak,
yürüyüş bandında koşarak bir yere varmaya benziyor…

Doktrin: “Roma’daysan Romalılar gibi davran.” – İngiltere

 


 


24. BÖLÜM

19 Eylül 2019 Perşembe

Kasvetli rüyalarla dolu kurşun bir uykudan uyanıyorum.
Sabah 09.00’da tapuda buluşuyoruz.
İlk anda kurtarıcımı görmüş gibi seviniyorum.
Az daha kırılgan tavır takınmam gerektiğini unutuyordum.
Yapay bir mutsuzluğa bürünüyorum.
Üzüntüm, küçük bir çocuğun, evde üç kardeş için ayrılmış ikişerden altı muzun,
üçünü gizlice yedikten sonra, kalan üç taneden birini hakkı olmayarak,
annesinden nazlanarak alışı kadar var…

Görevli, çocukların üzerine ev alma işlemlerinin prosedürlere tabi olduğunu
ve bu formalitelerin haftalarca süreceğini anlatıyor.
Vezneye onun kimliğini uzatıyorum:
“Evin 2/3’ü annelerinin, 1/3’ü benim olacak!”
Yaşlı görevli, gözlük üstünden bakıyor.
Konuşmak isteyip nefesini tutuyor.
Zaman kazanmak için çayı dudaklarına götürüyor.
Çay dudaklarını bile ıslatmadan indiriyor.
Bir şeyler anlatmak istediği belli…
Sonra bana, her şeyi bilen insanüstü bir yaratıkmışım gibi bir kağıt uzatıyor.
İşaret parmağını havadaki kağıda vuruyor.
İmzalıyoruz. Evin ruhsatını Alara’ya verip, çıkıyoruz.
Tapunun önünde arabasının anahtarını sürprizle veriyorum.
“Hadi Director’le gidin, arabayı senin üstüne yapsın,” diyorum.
Sarılıp kafasından öpüyorum. Başlıyor ağlamaya…
Üç kere daha öpüyorum.
Mavi gökyüzünde süzülen bir kuşun gölgesi yerde hızla kayıyor.
Saçlarını okşuyorum. “Ağla! Ağla!” diyorum.
Kendimi dev gibi hissediyorum. Omuz vurup bir duvarı yıkabilirim.
Onu yeterince tanıdığıma seviniyorum. Hatta onun hakkında,
bir bedevinin kum hakkında bildiğinden daha çok şey biliyorum.

Director,
Notere giderken de arabada hep ağladığını söylüyor…

Akşam bana yazıyor,
“Ev ve araba için teşekkür ederim.”
Ben, daha ‘selam’ yazamadan,
“Parayı ne zaman göndercen,” yazmasın mı?..

“Göndereceğim,” diyorum. “Merak etme, Param olsun, en kısa zamanda göndereceğim.”

Doktrin: “Selam verdim, rüşvet değil diye almadılar.” – Fuzuli

 


 


25. BÖLÜM

20 Eylül 2019 Cuma

“1 Ekim 2019 – 1 Eylül 2020 Arası 12 Aylık Nafaka Bedelidir”
açıklamasıyla 90 bin lirayı (16.200 $) şahsi hesabına havale ediyorum.
Veli’ye 2 Ocak 2019’da verdiğim parayı, 30 bin lirayı (5.405 $) düşüyoruz.

*

Telefonda,
“Bazı eşyaları evden almayayım, hem yenilerini alırız, daha iyi olur.
O ev bembeyaz, ben de yeni ve beyaz eşyalar istiyorum.
Yeni bir sayfa açmak için…” diyor.

Nasıl olsa parasını ödeyen kişi ben olduğum için,
beyaz rengin de bir sorun teşkil etmeyeceği düşünülüyor. 🙂

Doktrin: “Asya’da Hindistan cevizinin içine, maymunun sadece elinin açıkken sığacağı bir delik açılır ve tatlı yiyecek konur. Yiyeceği alan hayvan yumruk olan elini çıkarmaya uğraşır durur. Adeta bir yumru olan ele delik dar gelir.
Avcılar geldiğinde maymun, açgözlülüğünden, yiyecekten vazgeçemediğinden kaçamaz ve yakalanır.
İşte bizi tuzağa düşüren de arzularımız ve bağımlılıklarımızdır.” – Joseph Golstein

 


 


26. BÖLÜM

22 Eylül 2019 Pazar

TAŞINMA GÜNÜ
“Bizim resmimizi yaptırdığın tabloyu atmadım…
Evlilik cüzdanımız çekmecede…
Anılarımıza saygısızlık etmedim,” diyorum…

Ne cüzdanı götürmüş, ne tabloyu…
Sehpayı yüklendikleri için tablo tozlu zemine bırakılıyor…
Evlilik cüzdanı çekmeceye terk ediliyor.

Kendi diş fırçası banyoda duruyor.
Ters darbukaya sokulan, ışıklı hortumlu saçma sapan bir yılbaşı lambası yapmıştı.
Onu da bana yadigar bırakmış.
Çünkü nefret ettiğimi biliyordu.

*

Charles Bukowski’nin, Kadınlar Kitabı’nda şu bölüm geçiyor:
Sf: 127
32 dolar kaybettikten sonra Vosvos’a binip eve döndüm. Park edip avluya yürüdüm ve anahtarı kapının kilidine soktum. Bütün ışıklar yanıyordu. Etrafa baktım. Çekmeceler açılıp evin altı üstüne getirilmiş, yatak örtüleri yere atılmıştı. Kendi yazdığım 20 tane falan dahil kitaplıktaki kitaplarımın yerinde yeller esiyordu. Daktilom, ekmek kızartma makinem, radyom, resimlerim ortada yoktu.

Lydia, diye düşündüm.
Sadece TV’yi bırakmıştı.
Çünkü seyretmediğimi biliyordu.

*

Ertesi gün fark ettik ki:
Benim tüm yedek yorganlarımı, yastık kılıflarımı, nevresimlerimi, havlularımı da götürmüşler.
Montlarla dolu bir bavulum vardı, onu da almışlar.
Evde kalanlar:
Çamaşır makinesi
Kurutma makinesi
Elektrikli süpürge
Yatağım
Giysilerim
Kitaplarım

İyi ki o gün evde değildim. Yoksa beni de götürürlerdi.
Fakat özgürüm. Buna mukabil eşyalar ehemmiyetini yitiriveriyor…

Doktrin: “İnsanIar, dünyanın onIara izin verdiği öIçüde iyidirIer. İşIer çığırından çıktığında, sözde medeni geçinen bu yaratıkIar, birbirIerini yiyecekler.” – Joker

 


 


27. BÖLÜM

25 Eylül 2019 Çarşamba

Bugün hayatımın en güzel günü olabilir.
Bir parazitten kurtuluyorum…
Henüz davaya girmeden bu satırları yazıyorum, sevgili günlük. 🙂

*

Birkaç saat sonra…

Davaya gelmedi, boşanmadı…
Peki neden olmadı?
Ancak insan bazı şeyleri hiçbir zaman bilemez!
Sırılsıklam dolandırılıyorum…

Denize düşüp yılana sarılan tavşan gibiyim.
Birini kırmak bana her zaman ızdırap vermiştir.
Yastık kafamda taşlaşır, birkaç gece uyuyamam.
Tanrının yarattığı, hayat gailesinde, mutlu olma telaşında bir ruh…
Peki neden kandırıldım! Gene de hiç intizar etmedim!

Aradığımda,
“Ben seni seviyorum, boşanmak istemiyorum,” diyor.
Telefonda dakikalarca hakaret ediyorum, bana mısın, demiyor…
Tavşan, dini tilkiden öğrenirse hırsızlığı sevap sanırmış.

Erto karşımda,
“Ben demiştim abi! İşte korktuğum başıma geldi!
Boşanmadan her şeyi üstüne yapmayacaktın!
Güvenmeyecektin.” diyor.
Ölüm yargısını duymuş suçlu gibi donakalıyorum.
Aslında ne dese haklı…
Hiçbir şey demese, gene haklı…

23 yaşında ilk evliliğimde (benim gibi evliliği beceremeyen birinin sürekli evlenmesi. :D)
Bir Alman çoban köpeği satın almıştım.
Dişi, üç aylık, maskeli suratlı, orijinal bir hayvan…
İlk evlendiğim kız Alara (ki onun da adı Alara;
gerçekten iki kez evlendim; ikisinin de ismi aynıydı. 🙂
Karım ve ailesi köpeğe benden daha düşkünler,
iki kız kardeşi ve bir erkek kardeşi, anne ve babası kutiği her gün tarıyorlar.
Tüyleri öyle parlak ki…

Birkaç ay geçti.
Çiğli’de çalıştığım serviste duruyordu.
Ramazan ayıydı, daha yeni pide ve süt yedirmiştim.
Zinciri açıkken yola atlamış.
Yolda bir araba çarpmış.
Beş dakika sonra kara haberi geliyor.
Koşa koşa kucağıma alıp taşıyorum.
Hayatta değildi ve öyle ağırdı ki zor taşıdım.
Ofisin arkasına gömdük, başına da filmlerdeki gibi tahtadan haç koyuyoruz.
Alman Kurdu olduğundan Hıristiyan olabilir çünkü.

Günlerce üzülüyorum.
Ama kimse üzülmesin diye yalnız ağlıyorum.
Üstün empatili kişi, karşısındakinin ruh halini anlar ve
onun mutluluğu için kendini feda etmekten çekinmez.

Alara ve ailesine, sattığımı söylüyorum.
Her gün beni arayarak taciz ediyorlar.
Bir akşam işten eve geldim ki ne göreyim…
Kayınpeder salonda, elinde kaçak çayla beni bekliyor.
Hardallı bir vaziyet olduğunu anlıyorum…
“Köpek nerde?” diye soruyor.
Alara salon eşiğinden bizi dikizliyor…

“Köpeği Narlıdere’de birine sattım Baba,” diyorum.
Ayağa kalkıyor…
“Yürü o zaman, köpeği almaya gidiyoruz.”
Gülesim geliyor. La hangi parayla alacaksınız! 🙂

Benim gibi aptallar böyledir.
Devlet dairesinde bu işlere bakan oda bizi hiç es geçmez.
En ufak korkumuz bile g*tümüzde patlar!
Düşüncelerimi anlatan kelimelerin gitgide anlamsızlaştığını fark ediyorum.
Yeter artık!..

“Köpek öldü Baba!”
“Yürü o zaman! Mezarını açmaya gidiyoruz!”
Ayağa kalkıyor… Ayağa kalkıyorum…
Koltuğa oturuyor… Geri oturuyorum…
Alara mutfakta anıra anıra ağlıyor…

Kayınpeder, 60 saniye hareketsiz televizyona bakıyor.
Televizyon açık değil ki…
Yüzündeki çizgilerde tren rayları görüyorum.
Raylara bakarak trenin ne yöne gittiğiniyse çözemiyorum.
“Geçen hafta anam öldü, ona ağlamadım bir ite mi ağlayacam!” diyor.
“Haydi kalkın bize gidek…”

*

Ofiste olmadığım ilk pazar günü,
köpeğin mezarını açıp kemiklerini saydıklarını duyuyorum!
Benimki tilki ininde yaşamaya benziyor.
Biz güveniyoruz da millet bize güvenmiyor…

Doktrin: “Seni daha önce hiç bırakmadım. Kalmamı sağlamanın tek yolu, beni bugün terk etmendi!” -CK-

 


 


28. BÖLÜM

26 Eylül 2019 Perşembe

Belki kaderimi ben yazmadım, ama en iyi şekilde oynarım!..
Onun kötü olmasını istemiyorum, ama iyi olmasını da istemediğimi keşfediyorum.
Yeni evlerinin yedek anahtarı bende de var.
1/3’üne sahip olduğumu unutuyorlar.

Director eve giriyor. Tüm eşyaları görüyor.
Gece evde kalma planları, taşıma şirketi ayarlanıyor.
İçeriden kapıyı kilitleyip beklemeye koyuluyor.
Ev boş ve kimsecikler gelmiyor.
Gece karanlık, gece soğuk ve gece uzun…

Birkaç saat sonra Director arıyor:
“Çocukların odasında oyuncak bebekler yuvalarında duruyor,
yatakları kurulmuş, pembe çarşaflar örtülmüş,” diyor.
Göğsüm kızgın demirlerle dağlanıyor. İçime kan doluyor.
Çık evden Director, eşyalarına da sakın dokunma!
Hayatlarında olmasam da bundan sonra onları koruyacağım, diyorum…

Doktrin: “Asalet ve soy sonradan kazanılmaz, doğuştan gelir.” – Türkiye

 


 


29. BÖLÜM

27 Eylül 2019 Cuma

Gece 05.00’e dek, 13 kritik telefon görüşmesinin ses kaydını yazıya döküyorum.
Ev, araba, para ve eşyaların hileyle alındığına ilişkin davayı açıyoruz.

Ayrıca,
Velayet davası
Evi terk ettiği için tazminat – 100 bin lira (18.000 $)
“Şerefsiz, karaktersiz” dediği için tazminat – 50 bin lira (9.000 $) davası açıyoruz
Peki neden sonuç çıkmadı?

Boşanma davası açarken annesinin adresini yazan hanımefendi,
o adrese gönderilen tebligatlara ne cevap verdi dersiniz?
“Tanınmıyor. Burada öyle biri yok.”
Şaşkınlıktan havada takla atıp annemi yedim. 🙂

Doktrin: “Ayağı kaymayan azizi, şeytan bile durduramaz.” – Meksika

 


 


30. BÖLÜM

30 Eylül 2019 Pazartesi

Bir gün önce Director’e şunları yazıyor:
“Yahu kocamın çarşaflarını da yanlışlıkla almışız. Onları uğrayıp alabilirsin.”

Director çarşafları almaya gidince, site güvenliği onu binaya sokmuyor.
Güvenlik Amiri;
“Alara Hanım’ın talimatı diyor.”
Hay amirini memurunu s*keyim!

İki saat sonra Alara Director’e yazıyor:
“Bir daha sakın sizi evimin önünde görmeyeyim. Yoksa polis çağırır, sizi savcılığa veririm bilmiş olun!”

Doktrin: “Tedavi edilemeyene sabredilir.” – İngiltere

 


 


31. BÖLÜM

03 Ekim 2019 Perşembe

Director’le odamda konuşuyoruz:
– Bu olaylarda sonuna kadar arkandayım abi…

Boşanmalarda bu tür olayları çok duymuş.
Hatta bizzat şahit bile olmuş.
Kendi akrabası boşanıyor diye g*tünden pıçaklanmış.
Olsun be abi, daha kötüsü de olabilirdi?” diyor.
– Olum bize kol girmiş, sen parmağın hesabını yapıyorsun.
G*tümüze göktaşı mı düşecekti, daha ne olacaktı ki!.. diyorum. 🙂

Bu arada bir şey tespit ettim:
Türkiye’de boşanmaların %100’ü evlendikten sonra gerçekleşiyor. 🙂

*

Mütebessim yüzüm düşer düşmez onun ve çocukların sağlık sigortalarını iptal ediyorum.
Arabalarının kaskosunu askıya alıyorum.
Annesinin evinin internet ödemesini durduruyorum.

*

Sigortacım arıyor:
– Alara sigorta merkezini aramış, sağlık sigortalarının devam etmesini istemiş.
– Eee…
– Kocamdan kredi kartı aldınız mı?… demiş.
Merkez; almadık, deyince; iptal edin, istemiyorum, diyerek telefonu suratlarına kapatmış.
– Acaba bu da mı sosyopat!.. diyorum.
– Olabilir. Hiç sorun yokmuş gibi konuşmuş…

Beni tanıyanlar bilirler.
Çıkarlarım söz konusuysa masamdaki çubuk kraker bile sosyopat olabilir. 🙂

*

Aynı akşam,
Hanımefendi’nin avukatı arayıp uzlaşma istiyor.
Eski şartlarla boşanmaya razı olduklarını söylüyorlar.
Peki ben razı mıyım?

*

Birkaç gün sonra…
Alara’nın Avukatı Diablo, Erto’ya anlaşmayı soruyor.
Kabul etmediğimizi söylüyoruz.
“Elimizde görüntüler ve tanıklar var, 2 milyon lira (350.000 $) verirseniz bu iş kapanır.
Vermezseniz siz bilirsiniz!” diyerek üstü kapalı tehdit ediyor!..

Doktrin: “Tanrının şeytanı yaratma yetkisi varsa, yok etme yetkisi de vardır!” – haz®eti

 


 


32. BÖLÜM

15 Ekim 2019 Salı

Çekişmeli boşanmalarda herkes sırayla dilekçe verir.
Verilen dilekçenin bir karşılığı olur.
Cevap dilekçesi, cevaba cevap dilekçesi…
Adım Bond, James Bond, Ajan James Bond, Gizli Ajan James Bond…

Erto beni arıyor:
– Verdikleri cevabımıza cevap dilekçesinde bizi zorlayacak iddiaları var!

Okuyorum… Neler yok ki!..
Sapık olduğum.
Can güvenliğinin olmadığı.
Kaldığım evin kamera kayıtlarını mahkemeye getirtecekleri.
Lüks araçlara bindiğimin bilgisi.
İki siyah lüks aracımın plakaları.
Boşanmak için 3 milyon lira (511.000 $) tazminat istekleri olduğu.
2 milyondu, 3 oldu… Dolardan hızlı yükseliyor.
Venezuela enflasyonu gibi, eksponansiyel… 🙂

Cinsel mobbing iddiasıyla savcılığa suç duyurusu yapacakları.
Benimle yatmış iki tane tanıkları olduğu…
İki kişi buldularsa yine iyi.
Kısacası benim gibi münzevi ve tek eşli birisine yapılacak her türlü iftira ve hakaret…
Bugüne dek asla bir kişiye ait olmadım.
Ama bana ait olan herkese, tek bir kişiye aitmiş hissini ölesiye yaşattım.
Bunları beni iyi tanıyın diye anlatıyorum…
Çünkü ben kendimi hala tanıyamadım!

Ve bilek güreşi başlamıştı…

Doktrin: ”Bizi gömmeye çalıştılar, ama tohum olduğumuzu unuttular.” – Meksika

 


 


33. BÖLÜM

18 Ekim 2019 Cuma

Evrakta sahtecilik iddiasıyla karakola çağrılıyorum.
Protokole ve Urla okul için hazırlanan dilekçeye hayatında, hiç atmadığı türden bir imza atmış.
22 Temmuz’da açtığı boşanma davasında iç içe karışık halkalardan oluşan gerçek imzası var.
Protokole ve okul dilekçesine, el yazısıyla büyük A ve ismini yazmış.
El Yazısıyla: A.lara

Başından beri nefret tohumlarını ekmişler.
Her şey planlıydı… Kaput!
Dev bir tuzak sarmalına çekildik.

“Protokol imzası bize ait değil!..” diyerek, Bayraklı Adliyesi’nde adıma bir dava açılıyor.
Urla Karakolu’na şikayet dilekçesi verip ikinci bir sahtecilik duyurusunda daha bulunuyorlar.

Hayatta dert sahibi olmayıp, dertli numarası yapmak ne komik.
Urla Karakolu’nda dilekçelere kızlık soyadını yazmansa trajikomik.
Ne kadar dikkatli olduğumu iyi biliyordun!
Detayları kaçırmayan bir ayrıntı mühendisiydim!
Çok mu istiyorsun eski soyadını?..
O zaman neden aylarca boşanamıyoruz?
Peki tamam… Müjde!…
Artık alabilirsin!..
Ama ben de yol alabilirim!..

Çünkü bir şey tespit ettim:
Sen varken hayatımda her şey tamdı.
Ama sen gidince hiçbir şey eksilmedi.

Diablo parasını peşin aldı.
Şimdi ben kazansam da parasını aldı.
Alara kazanırsa da parasını alacak.
Peki ne zaman kaybedecek?!..
Hipodromdaki tüm atlar sizinse, hangi atın kazandığının ne önemi var ki!

Vur dumana gel imana Bilo!..
İlk roundu sen kazandın Diablo!..

Doktrin: “Şeytanın yaptığı en büyük kurnazlık, tüm dünyayı yaşamadığına inandırmaktır.” – The Usual Suspects

 


 


34. BÖLÜM

30 Ekim 2019 Çarşamba

Erto’yu davalardan alıp, 19 yıllık hukuk deneyimine sahip Ece Hanım’ı tayin ediyorum.
Çok pahalı bir avukat olduğunu söylememe gerek yoktur.
Bir işte iyiysen, o işi asla bedavaya yapmazsın.

Erto’nun bana, “yapma” dediği ne varsa yaptım.
Eski karıma güvenerek hata ettim.
Dava kontrolden çıktı ve kaosa büründü.
Erto, yedindeki evrakları Ece Hanım’a teslim ediyor.
Kişi; karakterini, çıkarlarınız çatıştığında gösterir.
Bu davada Erto elinden geleni yaptı.
Hakkını teslim etmeden geçmeyelim.

Urla savcılığına verilen dilekçede “Avukatım yok!” diye mızıldanmış.
17 Eylül 2019’da telefonda “Ben daha bir avukat tutmadım,” demişti.
Oysa 19 Ağustos 2019’da Diablo dosyaya vekalet koymuş.
Aynı avukat, diğer vekaletini de tapu davasına 07 Ekim 2019’da sunmuş.

Murphy Kanunu,
“Hücumun iyi gidiyorsa pusuya düşmüşsündür.” sözü doğruymuş.
Protokol, malları almak için bir kılıftan ibaretmiş.
Zaten anlaşmalı boşanma niyeti yokmuş!..

22 Eylül 2019 Perşembe – Evin 2/3’ünü tapuda ona geçirdik.
22 Eylül 2019 Perşembe – Aracı noterde teslim ettik.
23 Eylül 2019 Cuma – Bankasına 90 bin lirayı (15.300 $) gönderdik.
Açıklama: “1 Ekim 2019 – 1 Eylül 2020 Arası 12 Aylık Nafaka Bedelidir”

O da aynı gün, 60 bin lirayı (10.200 $) benle savaşsın diye avukatına göndermiş.
“Çocuklarımın süt parası” diye telefonda ağlıyordu.
Bu avukat Sütaş’ta falan çalışıyor herhalde.
Belki de adam ucuz Sütaş hissesi satıyordur.

Ertesi gün, Veli’nin 1.350 lira (229 $) Turkcell faturasını ödüyor.
Babalarının parasıyla, dayılarının Iphone taksidini ödemek,
çocukları okula yazdırmaktan daha elzemdir.
“Çocukların süt parası” diye telefonda ağlıyordu.
Bu Veli de sütçü falan o zaman.
Benimleyken çocuklara para harcamakta beis görmeyen bu kişinin,
yolladığım paranın bir kuruşunu bile onlara harcamaması pek manidar.

Çocuklar için özel okul parası verdim.
Ayda 2’şer bin liradan yılda 48 bin lira (8.170 $) eder.
Avukat parasından ucuz.
Soruyorum, çocuklarım bu yıl hangi özel okula yazıldılar?

Yalan bunların g*tüne yuva yapmış.
Kendisi de öyle, avukatı da…
Yalan parayla olsa bunlar kredi çekerdi…

Peki sen, yolladığım 60 bin lirayı avukatına yolladın.
Benim paramla bana avukat tutulma acısını tattırdın.
Karşıyaka Cemal Gürsel Caddesi’nde gezip,
apartman tabelalarına göz atıp içeri girdin.
Karşıyaka Donanmacı Mahallesi 1. noterinde vekalet verdin.
Adamın kartvizitini alıp teşekkür ederek ofisinden çıktın da…
Her şeyi bilirkişi mi oldun sen?
Yoksa malumatfuruş musun?
Tilki kümesi iyi biliyor diye bekçi yapılır mı?

Rambo’da bir sahne var:
“Ben onu sizden kurtarmaya değil, sizi ondan kurtarmaya geldim.”
Peki o zaman kim daha akıllı bundan sonra bakak görek…

Doktrin: Ernest Hemingway,
“Dünya güzel bir yer ve uğruna savaşmaya değer.” demişti. Bu cümlenin ikinci yarısına katılıyorum.

 


 


35. BÖLÜM

01 Kasım 2019 Cuma

Ece Hanım’la karakola gidip Tapu davasına ilişkin ifademizi veriyoruz.

*

Boşanma davasına 328 sayfadan oluşan 2. cevap dilekçemizi teslim ediyoruz.

Ece Hanım, Tapu Davası’na yeni bir “Tahkikatın Genişletilmesi” dilekçesi ekliyor.
Kırk sayfalık dilekçenin, savcıyı iknaya kabil ifadelerini beğeniyorum.

*

Alara, yan komşumuz Nefaset Teyze’ye Whatsapp’tan yazmış.
Yeni evlerine davet ettiği konuşmada,
benim eve gelip gelmediğimi soruyor…
“Kocam bizi iyice bıraktı. Çocukları bile artık arayıp sormuyor.
Bi hayırlısıyla şu davalar bitsin teyzem,” serzenişleri göze çarpıyor.
Duyan da bu davaları uzatanın ben olduğumu sanacak!

Bu, 15 Ekim’deki nefret dolu cevap dilekçelerinden sonraki ilk iletişim oluyor.
Son temastan bu yanaysa tam 24 gün geçmesi gerekiyor.

Doktrin: “Atı zorla suya götürebilirsin, ama zorla su içiremezsin.” – Fransa

 


 


36. BÖLÜM

16 Kasım 2019 Cumartesi

Yarın Haziran’ın doğum günü.
Hangi evde kalıyorlar ki?
Babasının evine ve yeni evlerine birer pasta gönderiyorum.

İsimsiz paketlerde şu not yazılıydı:

doğum günün kutlu olsun pisikim.
kardeşin Çiyan’ı da öp.
babanız sizi hiç unutmadı ve unutmayacak.
hayatım boyunca hep arkanızda olacağım.

kutik

Pastalar ulaşınca onay mesajları geliyor.
Bir saat sonra Whatsapp’tan görüntülü aranıyorum.
Çocuklar beni görünce çok heyecanlanıyor.
Dinlemek yerine, iştahlı iştahlı doğum gününü anlatmaya başlıyorlar…
Biri konuşurken diğeri yatakta takla atıyor.
Yeni evde çocuklar, renkli balonlarla bezeli odada yaşıtlarıyla dans ediyorlar.
Bir oyun ablası hepsine tek tek sarılıyor.
Eski evden çıkan bordo koltuk takımının salona yakışmayan varoş görüntüsü içimi sızlatıyor.

Beş dakika çocuklarla beni konuşturuyor.
İkimiz de birbirimizi görmüyoruz; ta ki telefonu kapayana dek…
Son anda yüzünü 1,5 saniye gösteriyor.
Koyu göz makyajı ve ağlamakla gülmek arası muğlak bir ifadeyle bana bakıyor.

Akşam, doğum günü fotoğraflarını gönderiyor.

Reis’ten “Teşekkür ediyorum” komik sesini atıyorum.

Doktrin: “Biz böyle eğilmezdik… Ah çocuklar olmasaydı…” – Behçet Necatigil

 


 


37. BÖLÜM

21 Kasım 2019 Perşembe

Çocukların Anıtkabir’de çekilmiş fotoğraflarını benimle paylaşıyor.
Çizdikleri iki resmi ve ses kaydını bana gönderiyorlar.
Çocuklar iyi geceler dilerken, beni sevdiklerini söylüyorlar.
“Ben de sizi seviyorum pırlantalarım” ses kaydını yolluyorum.

Doktrin: “Parmak, yıldızları gösteriyorken, sadece aptallar parmağa bakar.” – Fransa

 


 


38. BÖLÜM

27 Kasım 2019 Çarşamba

Ece Hanım ve eski komşumuz Nefaset Teyze’yle ofiste buluşacaktık.
Açacağımız davaları anlatarak nabız yoklayacaktık.
Anlaşmaya ne kadar teşne olduklarını tartacaktık.
Oysa ben şimdi çook uzaklara gidiyorum…

Tatildeyim ve burada zaman dörtnala yol alıyor…
Otelin penceresinden dağlara yerleşmiş kibrit kutusu köy evlerini izliyorum.
Pastoral manzaraya sis ve bacalardan çıkan yılan dumanı eşlik ediyor.
Bahçedeki incir ağacı incecik dallarıyla penceremin camına vuruyor.
Odamın dışında rüzgar ve kulak sızlatan tipi kol geziyor.
Kulübede havlayan kalın tüylü iki sarı kutik var.

Dondurucu soğuk ve kulübe dışında vahşi hayvanlar olduğunu biliyorsak,
hayvanların her nefes alışında çıkan buhar duvarları küçültüyorsa,
soluk alırsa hayvan yavaşça ölür… Ama soluk alıp vermezse de ölür!..
Savaşsam da kaybedebilirim, ama savaşmazsam zaten kaybettim demektir!..

Belki de ömrünün, bir daha böyle güzel bir şeyi göremeyecek kadar kısa olmasından korkuyordu.
Aslında değersiz değildi; sadece peşinden koşmayı hak edecek kadar değerli değildi.

Ece Hanım’la konuşuyoruz. Hayatımdan geçen eski düşmanlarımızı hatırlıyoruz.
Galiba, düşmana dosttan fazla angaje olduğumuz alaka noktası budur.
O gün neler konuştuğumuzu hatırlamıyorum.
Fakat mesut olduğumu şuradan anlıyorum:
Ne avukat ne ben davalardan söz etmiyoruz.
Adeta, hayatımızda bunların hiçbiri yaşanmamış.
Herkesin hayatında zorluklar vardır, ama böyle iyi anlar da vardır.

*

Bayırın ortasında kayalarda seken oğlakları izliyorum.
Pencereme konan ıslak bir erkek serçe cama vuruyor.
Yan odadan kadınla erkeğin fısıltıları geliyor.
Mucizevi bir şekilde tüm konuşmalarını duyabiliyorum.
Kadın hıçkırarak ağlamaya başladı.
Kesik nefesinden artık ne konuştuğunu da anlayamıyorum.

*

Sonraki günlerde vazgeçtik.
Nefaset Hanım’la böyle bir toplantı asla yapılmadı.

Doktrin: “- Neden ağlıyorsun?
– Çünkü siz ağlamıyorsunuz.” – Üç Renk

 


 


39. BÖLÜM

04 Aralık 2019 Çarşamba

Karakoldan aranıyorum:
– Acilen buraya gelmeniz gerekli!
– Sorun nedir?
– Telefonda bilgi veremiyoruz!
İyi aferin…

Koştum ki ne göreyim;
Alara Hanım Cinsel İstismar (Mobbing) Davası açmış.
İthamlar nedir:
“Kocam kışın beni bir gece kulübüne götürdü.
Oradaki herkes çıplaktı.
‘Yahu sen beni nereye getirdin,’ dedim
‘Dur bakalım, alış bu hayata,’ dedi.
Zaten masamızda tanımadığım bir adam vardı.
O da gece boyunca bizimleydi.

“Beni birçok defa grup sekse zorladı.
Eve erkek getirmek istedi, ama ben kabul etmedim tabii.

“Eve aldığımız bakıcıları benim için tutuyor sanıyordum.
Oysa hepsiyle beraber oluyormuş.
Zaten evdeki kızları kendisi için işe alıyormuş.”

Dokunaklı hikaye… ama bana hiç dokunmadı.
Sarkastik bir bilim kurgunun içinde gibiyim.
Uzakdoğu’da; ‘Kafan kesilecekse, sakalın için üzülmeye gerek yok,’ derler.

Seninle hep kaybetmeye mahkumdum.
Benden her şeyi gizledin.
Bir benim bildiğim gerçekler vardı, sahte olan;
bir de dış dünyaya gösterdiğin sahteler vardı, gerçek olan.
Acaba hangisi gerçekti? Peki ereğin ne?
Belki de benimki gerçektir!..
Çünkü yaptığımı iddia ettiğim şeyle gerçekte yaptığım şey aynıydı.
Seninse değildi…

*

Peki aslı neydi:
“2018 Şubat’ında gittiğimiz gece kulübünün adı Sayanora’ydı.
İzmir’in en pahalı ve saygın gece kulübüydü.
Bir hafta önceden plan yapılmıştı.
Kendisi, bana oranın yorumlarını gösterip ‘mutlaka gidelim’ diyordu.
Bırakın erkekleri, kadınlar bile asla çıplak değildi.
Sadece açık kıyafetlerle sahnede dans ederlerdi.
Yanımızdaki arkadaşımız Genco’ydu.
Genco benim 16 yıllık arkadaşımdı.
Bizim evimize girip çıkan birisiydi.
Zaten iş yerimizde çalışıyordu.
Sevgilisinden ayrılmıştı ve kafasını dağıtmak için bizimle gelmişti.
Elbette onun da bundan haberi vardı.
Genco ona ‘Alara Abla’ diye hitap eder ve asla saygıda kusur etmezdi.”

Şimdiye dek evimizde 5 bakıcı çalıştı.
Sadece bir bakıcıyı ben ajanstan temin ettim.
Kalan 4 bakıcıyı, evlilik danışmanımız müstakbel annesi buldu.
Çalışan hanımlar beni doğru dürüst evde dahi görmezlerdi.
Neden hiçbirini tanık yazmadıklarını merak etmekteyim.
Eğer benimle ilişkileri varsa neden hiçbirisiyle görüşmemekteyim.
Öyle olsaydı onları tanık yazıp, istediğim gibi parmağımda oynatmam gerekmez miydi?

Hayal gücü öyle güçlüdür ki, çoğu zaman bir şeyin gerçeğinden bile daha az etkileniriz.
Fakat gerçeğin, gerçek olmaktan gelen bir gücü vardır.
Güçlü olan haklı değildir, ama haklı olan güçlüdür!
Alkol ve bol hayal gücüyle uydurulmuş bu tevatürler hoş değildir.
Hem alkol, bir doğruluk serumu asla değildir.

Doktrin: “Biz askerler tüm gün kazıyoruz. Burası; uğruna savaşacağımız ve öleceğimiz yer! Yoksa kendi mezarımı mı kazıyorum?” – Iwo Jima’dan Mektuplar

 


 


40. BÖLÜM

05 Aralık 2019 Perşembe

Yine karakoldan çağrılıyorum.
Telefondaki memureye,
“Yahu ben zaten dün geldim. Bir yanlışlık oldu herhalde,” diyorum ama nafile…
“O başka beyefendi, buraya acilen gelmeniz gerekli!”

Gittim ki ne göreyim?
Cinsel istismar yalanını bahane ederek, avukatıyla karar çıkartmışlar.
Katı hükümler içeren 1 aylık Koruma Kararı karakolda tebliğ ediliyor.
Haklarım yüzüme okunuyor.
Hayatımda bu kadar utandığım az olmuştur…
Polislerin bana bakışlarından şikayet dilekçesinde yazan ayıplı ifadeleri okuduklarını anlıyorum.
Başım öne eğiliyor, hazin geliyor, hicap duyuyorum.

Kararda şu ibare göze çarpıyor:
“Koruma Kararı istendiğinde ek delil aranmaz!”
Yani…
“Beni tehdit ediyor!” derse, kanıt sunmadan koruma kararı aldırabilir.
Gerçek mağdurlar yerine bu kanunu, hak etmeyenlerin suistimal etmesi ne garip!

“Bu bir aylık süre boyunca, onlara aldığın evin yanından geçmen,
telefon açman, mesaj çekmen, anlık ileti programlarından yazman,
sosyal medyadan ona ulaşman yasak!
Eğer uymazsan, 3 ila 10 gün arası tedbir hapsi alırsın.
Ayrıca suçun şekline göre münferit cezalar da alacaksın.” yazıyor…

Karakoldaki polis şöyle dedi:
“Barışmak için seni çağırsa bile gitme.
Ararsa açma.
İş yerine gelirse kaç kurtar kendini,
küfür ederse sus ve uzaklaş.
Sana tuzak kurabilirler.
Geçmiş deneyimlerimizden sana aktarıyorum.
Aklın varsa dediklerimi yaparsın.”

Vay babam vay; bunlar neymiş böyle yaw!..
Akıl kaldı mı ki?.. Affedersiniz,
“Deliyi s*kene kadar akıllıya g*t ver.” demişler ya o hesap…

Kararda müşterek konuta yaklaşma yasağı da geçiyordu.
Bunu Ece Hanım’a sordum. Ayrıntılı incelediğini söyledi;
“Neyse ki, kendi adresini yeni ev olarak bildirmiş.
Yoksa, bir ay kendi evinizde kalamayacaktınız!
Ve kaldığınız ispatlandığında, hapis cezasına çarptılacaktınız!”

Doktrin: “Savaş başladığında; her örümcek bir tarantula, her kertenkele bir timsahtır.” – Meksika

 


 


41. BÖLÜM

16 Aralık 2019 Pazartesi

Saat 10.42
Sigortacım arıyor:
– Günaydın. İzmir Toyota’dan aradılar. Alara’nın kasko poliçesini sordular.
Ben de iptal edildiğini söyledim. Araç hasarlıymış, haberin olsun.
– Ne kadarlık bir hasarmış?
– Söylemediler.
– Ok.

Doktrin: “Serkeş öküz, soluğu kasap dükkanında alırmış.” – Türkiye

 


 


42. BÖLÜM

19 Aralık 2019 Perşembe

Koruma Kararı saçmalığına itiraz ediyoruz.

Düşünüyorum da, bu nasıl öfke?..
Sezen Aksu, “Perişanım Şimdi” şarkısında sevgilisine serzenişte bulunur:
“Bir daha olmaz
Bin kere tövbe
Kan davası mı?
Bu nasıl öfke?”

Peki bu nasıl kin?
Aklıma 2014’te gerçekleşen ilginç hadise geliyor:

İran’da şeriat kanunları uygulanır.
Kısas: Kötülük yapan, aynı kötülükle cezalandırılır.
İdam infazı için gözleri bağlanan Balal’ın boynuna urgan geçiriliyor.
Öldürülen gencin annesinin tabureyi çekmesi bekleniyor.

Yedi yıl önce 18 yaşındayken bıçaklayarak öldürdüğü maktulün annesi Balal’a bir tokat atıyor!
Herkes göz olmuş onlara bakıyor. Uzun bir sessizlik…
Sonra bir mucize oluyor!.. Anne gözyaşları içinde oğlunun katilini affettiğini söylüyor!
İdam sehpasında hayatı bağışlanan katil Balal’ın annesi, gözyaşları içinde
maktul Hüseyinzade’nin annesine sarılıyor.
Filmleri aratmayan bir sahne…
Herkesi kendine hayran bırakan bu mucizevi olay İran tarihine geçiyor…

Şu çocuğa af var da bize yok öyle mi?..

Doktrin: “En az hak ettiğim zaman sev beni, çünkü en çok ihtiyacım olduğu zaman odur.” – İsveç

 


 


43. BÖLÜM

19 Aralık 2019 Perşembe

Ece Hanım’ı, istişare maksadıyla Diablo’ya gönderiyorum.
Kabul etmek gerekir; kurtulmak için bir bedel dahi ödeyebilirim.

Gelgelelim öyle bile olmuyor…
Avukatı bir yığın iftira uydurarak, Ece Hanım gibi zeki birinin dahi kafasını çarşamba çanağına çeviriyor.
Avukatıma öyle kötü karaçalılar anlatılmış ki, buraya yazsam RTÜK bloğu kapatabilir. 🙂

Alara şöyle diyormuş:
“Çalıştığı firmalara negatif baskılar yapacağım.
Yaptığı her şeyi anlatacağım.
Onun ticari prestijini iki paralık edeceğim.
Onu para kazanamaz, iş yapamaz hale getireceğim.

“Evde çekmecede 26 bin liralık ayakkabı faturası vardı.
Onu da yanıma aldım, mahkemede delil olacak.
Bize daha para vermesi lazım.” gibi…
Kuveyt Emiri El Habibi Göt Tabibi’nin dahi o kadar pahalı ayakkabısı yoktur.
Gol Kralı Tanju’nun altın ayakkabısı bile Kapalıçarşı’da bu kadar etmez.

Bana 10-15 tane dava açacak delillere sahiplermiş.
Birçoğunun dilekçeleri hazırlanmış bile…

Avukatı, “1 milyon 400 bin lira (236.000 $) verirseniz tüm davalardan çekiliriz.” demiş.
“Yok eğer vermezseniz CK’yı daha zor günler bekliyor.” diye eklemiş.

Ece Hanım,
“Ama biz zaten ev, araba, para ve eşyaları verdik. Onlar ne olacak?” deyince,
Avukatı,
“Onları zaten verecekti. Onlar ayrı. Protokolde onlar + 2 milyon TL yazıyordu.
O protokol ile imzalanan farklı. Bizde başka bir protokol var.” diyor.
Ece Hanım da,
“Fakat size 90 bin lira (15.100 $) bir yıllık nafaka gönderildi,” deyince;
Diablo,
“Hayır, o parayı taşınma için gönderdiniz.” cevabını veriyor.

Ceo şöyle söylüyor:
“Bu taşınılacak ev Arizona’da herhalde? Los Angeles’a taşınsak daha ucuz olur.”
Zihin fukara olunca, fikir ukala olur…

*

2007’de Öcalan’a “Sayın” şehitlerimize “Kelle” diyen Tayyip Bey’e,
Şehit Aileleri Derneği 3 kuruşluk manevi tazminat davası açmıştı.
Ve kazanmıştı da…

Davanızda haklıysanız ve amacınız ceza kesmekse bir fiyatı olmamalı.
Çünkü manevi şeyler, parayla satın alınamaz!
Beni, onur ve gurur davalarıyla süründürmelisiniz.
Yok eğer, borcum maddiyse ve size senet verdiysem, bana icra davası açmanız gerekmez mi?

Bir yargıcı ikna etmek yerine, onu kandırarak masuma suç atfetmek bana pek adil gelmiyor.
Mamafih yargıç, yasaların buyruğunu yerine getirmek için o makama getirilir.
Keşke siz de, gözleri bağlı birini kör dövüşüne zorlamak yerine,
sırtı dönük rakibine reverans yapıp gül uzatacak centilmenlikte olsaydınız.

Anlaşıldı… Bu bana yapılan şantajdır.
Senden kurtulmak bir diyete tabi demek.
Peki… Belli ki fidye istiyorsunuz!
Tüm sorularınız için cevabım var:

Doktrin: “İşte oğlumu kaçıran adamın istediği şey, seri numaraları alınmamış 2 milyon dolar. Ama bunların 1 dolarına bile sahip olamayacaksın. Çünkü oğlum için sana fidye ödemeyeceğim. Onun yerine bu parayı, seni ölü ya da diri getirene ödül olarak veriyorum. Tebrik ederim, 2 milyon dolarlık bir piyango bileti oldun. Ayrıca seni bulma olasılığı, piyango kazanmaktan daha yüksek. 2 milyon dolar için seni ele vermeyecek birini tanıyor musun? Hiç sanmıyorum.” – Fidye

 


 


44. BÖLÜM

20 Aralık 2019 Cuma

Eski kuaförüm Musto, yıllardır Alara’nın kardeşi Veli efendinin yanında çalışıyordu.
Geçen hafta,
“Yeni yerimizde hizmetinizdeyim!” otomatik mesajını bana gönderiyor.
“Düşmanımın düşmanı dostumdur,” diyerek dükkanın yolunu tutuyorum:

Musto, Veli’nin yanından kötü biçimde ayrılmış.
10 aydır doğru dürüst maaş alamamış.
Bayan kuaför bölümüne bakan Taro da aynı durumdan muzdaripmiş.
Birkaç gün sonra iki kafadarı ofisimde ağırlıyorum.
Erto’ya vekalet veriyoruz.
Davalarına bedava bakacağız.
Bundan sonra Ergenekon’un hakimi de savcısı da benim. 🙂

Doktrin: “Boks maçında kimin kazanacağını ancak biri ayakta kaldığında anlarsın.” – Dokunulmazlar

 


 


45. BÖLÜM

25 Aralık 2019 Çarşamba

Ceo, ortak kullandığımız Netflix’e giremediğini söylüyor.
Şifre sıfırlama yapınca gerçek anlaşılıyor:
Taşınırken evden akıllı televizyonu da almışlardı.
Netflix’in şifresini neden değiştirdiklerini anlamıyoruz.
Biz de hesabı geri alıyoruz.
Hesabı ele geçirdik ki bir de ne görelim?

Yorumsuz…

*

Koruma kararına itirazımız reddediliyor.

Doktrin: “Kafana göre koyduğun kurallar seni kurtaramaz.” – Joker

 


 


46. BÖLÜM

25 Aralık 2019 Çarşamba

Ceo, çocukları görmek için Alara’yı arıyor.
O da “İyi olur, özlediler.” diyor.
Ceo anlatıyor…

Alara, çocukları yeni evlerinin önüne indiriyor.
Ceo’ya çocukları verirken telefonuna kayıt alıyor.

14.30’da enikler bahçeye geliyor.
Onları çok kısa sevip hemen gönderiyoruz.
Çok güzeldi… 🙂

Ceo olmasaydı kim bilir kaç ay daha çocuklarımı göremeyecektim.
Oysa beni ne çok özlemişlerdi…
Filler tepişirken çimenler ezilir!

Doktrin: “Bu şehre bazen güzel şeyler de gelirdi, gelirdi ama uzun süre kalmazdı.” – Vizontele Tuuba

 


 


47. BÖLÜM

28 Aralık 2019 Cumartesi

Dsmart cihazını taşınırken götürmüşler.
Otomatik ödemesini sonlandırdım.
Bundan sonra onlara yağmurlu havada su yok!

*

Çocukları yeniden alıyoruz.
Gece Ceo’nun evinde kalıp, ertesi gün gidiyorlar.
Gece Haziran’a bu yıl neden okula gitmediğini soruyorum:
“Baba, okulumuz tadilatta, tadilatta.” diyor. 🙂
Zaten bu çocuk biraz şapşik.

Annem, Ablam, Ben, Ceo ve karısı Yasmin çatı katındayız.
Asya çocuklarla oyunu bırakıp koşarak bana geliyor:
“Baba sen anneme ihanet etmişsin, bizi hep kandırmışsın, sen çok kötü birisin…
Ama ben gine de seni çok seviyom…” deyip aniden boynuma sarılıyor.
Gözlerim dolu dolu oluyor…

Bir ördek, bir horoz, biraz bal, çocuk kitapları ve çikolata ile yolcu ediyoruz.
Alara teslim alıp teşekkür etmiş.

Doktrin: “Ben kötü biri değiIim, belki sen iyi oImamı hak etmemişsindir.” – Joker

 


 


48. BÖLÜM

31 Aralık 2019 Salı

Veli, vergi borcu nedeniyle son kuaförünü annesinin adına açıyor.
Erto, Taro’nun işçilik davası uzlaşma görüşmesine gidiyor.
Alara’nın annesi patron sıfatıyla ve asık suratla yarışmamıza katılıyor…

Erto,
“130 bin lira Taro, 170 bin lira Musto için istiyoruz.
Son bir sene hiç maaş almamışlar. Tamamını istiyoruz.” diyor.
Annesi,
“Hepsi paralarını aldı. Kimsenin bir lira alacağı yok,” deyince,
Erto,
“Aldıysa bununla ilgili imzaları neden yok. Bordrolar imzasız!” diye yapıştırıyor.

Bunlardan yumurta alsan sarısı çıkmaz.
Dilenciyi ata bindirirsen ölene dek inmez.
Hem g*tü sakız çiğner, hem aklı ermez.
Belə vəziyyətin içinə soxum.

Ayrıca Erto:
“Sigortalar eksik yatmış; tamamlatma davaları geliyor.
Sizden ayrılan başka mağdurlar var. Onlarla toplu SGK davaları açacağız.
Dükkan tadilattayken iki ay sigortaları eksik. O paraları da istiyoruz.” diyor.
Annesi,
“E tabii, siz CK’nın arkadaşı değil misiniz zaten?” diyor.
Erto,
“Sadece arkadaşı değil, aynı zamanda avukatıyım da…” cevabını veriyor.
Annesiyse,
“Tabii herkes kendi savaşını yürütecek,” diyor.

Doğru! “Öldü” sanılan CK, kefenini kendi elleriyle yırtıyor.

Doktrin: “Cam evde oturuyorsan, sağa sola taş atmayacaksın.” – Rusya

 


 


49. BÖLÜM

16 Ocak 2019 Perşembe

Urla Savcılığı’nın hakkımda açtığı sahtecilik davasına istinaden
Güzelbahçe Karakolu’na gidiyorum.
Komiser ve iki polis beni sorguya çekiyor.
Alevli gözlerle beni süzüyorlar:
BU İMZA KİME AİT LAN, SÖYLE!
– Öncelikle kestane balının diyarı Zonguldak Gökçebey Pazarlıoğlu Köyü’nden
tüm dünyaya kucak dolusu selamlar…

*

45 dakika süren imza örnekleri başlıyor.
Yaşamayan zorluğunu bilemez:

OTURARAK
Sağ Ve Sol El İle Ayrı Ayrı:
1. küçük harflerle, Ad, Soyad, Ev Adresi.
2. BÜYÜK harflerle, Ad, Soyad, Ev Adresi.
3. 0-9 arasındaki tüm rakamlar ikişer kere.
4. 20 adet imza.

AYAKTA
Sağ Ve Sol El İle Ayrı Ayrı:
1. küçük harflerle, Ad, Soyad, Ev Adresi.
2. BÜYÜK harflerle, Ad, Soyad, Ev Adresi.
3. 0-9 arasındaki tüm rakamlar ikişer kere.
4. 20 adet imza.

*

İmzalarım bitince Ece Hanım da karakola geliyor.
Urla’da hakkımda açılan davayı etüt edip, ifadeyi sonra vereceğimizi deklare ediyoruz.
Fakat başka bir dava olan “Cinsel İstismar”a ilişkin 7 sayfalık kallavi bir ifade veriyoruz.

Şikayet dilekçelerinin altındaki imzaya gözüm ilişiyor.
Hanımefendi ad-soyadını yazdıktan sonra (Eski Soyadı)nı ayraç içinde eklemiş.
Beni rencide etmek için kızlık soyadını yazmış olmalı.

Sanki ayrılmak istemeyen cenah benim de!..
“Yarın boşanıyoruz,” dese, 1 saat içinde adliye çay bahçesine paraşütle inerim.
Bu kızlık soyadıyla ilgili şikayetçi olmak istiyorum.
Avukatım, “Suç unsuru yok!” diyor.

*

Ece Hanım, karakol çıkışı sürpriz yapıp beni balık yemeye götürüyor.
Ben beyaz şarap alıyorum, o kırmızı seviyor.
Ve çok sigara içiyor…
İki kadehten sonra açılıyorum,
– Kadınlardan uzaklaşmak istiyorum. Geçen hafta anlattım, biliyorsunuz; birkaç seans aldım bile…
– Evet ama, koca klinikte 17 erkek doktor varken gidip tek kadın psikologdan randevu aldınız.
– Ya bunun fıkrası bile var.
– Neymiş o… diye soruyor.
– Hayat kadını mesleğini bir türlü bırakamıyor.
Tüm çevresine söz veriyor ve ‘artık erkekler yok’ diyor.
Bir hafta sonra dostları kadını bir cüceyle yatakta basıyorlar.
Kadın ne dese beğenirsiniz:
“Birden olmaz canım, alıştıra alıştıra bırakıyorum.” 🙂

Kıssadan (hikayeden) hisse (ders): Tıprık ıltı veğet ülübisin.
(Toprak altı ve et, ölü besin.)
Veganlığı denediği kısa dönemde kendi beyanatı. 🙂

Doktrin: “- Şu şarapla başlayalım.
– 82 Margaux.
– Peki, iyi midir?
– İyi mi?.. Tanrıya inanmanı sağlayacak.” – Thank You For Smoking

 


 


50. BÖLÜM

18 Ocak 2020 Cumartesi

Ceo’nun oğlu Mart’ın doğum gününde çocuklar ofise geliyorlar.
Parti biterken çatı katında çocuklarımı son kez seviyorum.
Asya kucağıma tırmanıyor ve,
“Baba sen bize para vermiyorsun. Eğer paramız olsaydı Mart’a hediye alırdık.” diyor.
“Size öyle bir para vereceğim ki saymaya matematiğiniz yetmeyecek; okula da yazdıracağım.
Bu defa geçen seferki gibi olmayacak. Merak etme.” diyorum.
İri Japon gözlerle bana bakıyor.

Haziran; önceden okulunu sorduğumda sevimli dişleriyle “Okulumuz tadilatta tadilatta, Baba”
diyorken, bu kez şöyle soruyorum:
“Haziran, sen neden bu yıl okula gitmedin?”
“Baba, sen bizim okul paramızı anneme vermişsin, ama o bizim paramızı başka yerlere harcamış.”
Birden güldüm. Ama nasıl hoşuma gitti… 🙂
“Aferin len,” dedim. “Sana bunu kim söyledi?”
“Amcam söyledi.”
O an Ceo hasbelkader içeri giriyor.
Çocuklar arabaya binince, ‘paramız yok’ edebiyatı yapmışlar,
Ceo da açıklamak zorunda kalmış… E iyi de yapmış.

Haklı olduğumuz konuda bile, suçlular kadar cesur olmamamız ne tuhaf değil mi?
O çocuklar sayesinde 1 milyon liramı aldınız; şimdi başka paralara mı sıra geldi?..
Bir banka dolusu para verseydim bile, size yeter miydi?..

Doktrin: “Bir banka kurmakla karşılaştırıldığında bir banka soymak nedir ki.” – Bertolt Brecht

 


 


51. BÖLÜM
23 Ocak 2020 Perşembe

Diablo, Director’ü arıyor:
– Toyota Yaris’in sizde kalan yedek anahtarını istiyoruz.
– Bu konuyla ilgili avukatımı arayabilirsiniz.
– Korkmayın ya, sadece anahtarı istiyorum!

Denize düşen adam yağmurdan korkmaz.

*

Bilmeyenler için ön seyir:
Bu dava, kayınçom Veli’nin kuaför dükkanında aylarca düşük maaşla çalışan,
tazminatlarını alamayan, berberim Musto ve arkadaşı Taro ile kurduğumuz sinerjinin eseridir.

Musto, üç yılın yarısında Veli’nin, yarısında Veli’nin annesinin işlettiği dükkanda çalıştığından,
dava, hem Veli’yi hem annesini ilgilendirmektedir.

Erto’nun Aslan Olup Kükrediği Ara Bulucu Maçının Geniş Özeti

Erto Konuşuyor:
Toplantı başladı, Ara Bulucu bana söz verdi.
Aniden Veli söze dalarak,
– Biz zaten biliyoruz neyin ne olduğunu… dedi.
Ara Bulucu müdahale etti Ben de,
– Bırakın konuşsun… dedim.

Aniden annesi,
– O sahibine söyle… türünden laflar geveleyince,
– Bu şekilde konuşacaksanız tavrımı değiştiririm… dedim.
Veli annesine,
– Sen sus anne!.. dedi.

Ardından Ara Bulucu,
– Buyurun taleplerinizi söyleyin… dedi.
Ben,
– Biz 140 bin lira istiyoruz… dedim.
Veli,
– Siz müvekkilinizi tanıyor musunuz? Gerçeği bilmeden konuşuyorsunuz… dedi.
– Resmi olarak 2016’dan beri maaş ödemiyorsunuz. Bunun ispat yükü sizde.
İş akdinin haksız feshi nedeniyle kıdem ve ihbar tazminatı istiyoruz.
Biliyorsunuz geçen ay noterden çocukların ihtarlarını çekmiştik.
Ayrıca 4 bin lira maaş alıyorlarmış. Eksik sigortalarını da tamamlayacaksınız… dedim.

Veli birden delirdi ve,
– Ne 4 bin lirası, 2 bin liraya çalıştılar.
Ben icralıkken, borç batağındayken bile sigortalarını yatırdım… dedi.
Gülümsedim. Müstehzi tebessümüm onu kızdırmış olmalı ki,
– Niye gülüyorsunuz, önce dinlemeyi öğrenin… gibi şeyler zırvaladı.
– Bitti mi? Var mı başka söyleyeceğin?.. dedim.

Kısa bir sessizlikten sonra Veli,
– Ben ne konuşucam ya, dinlemeyi bilmeyenle konuşmam…
Ayrıca, kime nasıl konuşacağımı iyi bilirim! Anladın sen… dedi.

Bu noktaya kadar seviyesini koruyan ben ateş püskürdüm ve,
– Madem beni tehdit ediyorsun, ne yapacağını izah et bakalım… dedim.
– Yok tehdit değil…
– Hayır, açık konuş bakalım ne yapabiliyormuşsun… dedim.
Ara Bulucu ara verdi. Çünkü adıyla müsemma. 🙂

*

Annesiyle Veli moladayken kırmızıyı gören boğalar gibi homurdanarak sigara içiyorlar.
İmzalar atıldı. Bürodan çıktık. Locada Veli’nin kolundan tuttum ve,
– Gel bi 5 dk. konuşalım… dedim.
– Sakın bana dokanma!..
– Gerilme sakin ol champ… dedim. Ama annesi arkadan vıy vıy çemkiriyor…

Sonra teskin etmek için,
– Olanları unutalım. Bu dosyayı da çöpe atalım. Bak sana güzel şeyler söyleyeceğ…
Ama konuşabilmek ne mümkün!. İkisi de makineli tüfek gibi tarıyor…

Sonra Veli,
– Sen güldün, dalga geçtin, bizimlen eylendin… dedi.
– Annen direkt saldırdı, o zaman düzgün konuşun… dedim.
Veli,
– Biz sana değil, onlara (Musto ve Taro) diyoruz, sahibi diye.
Satılık olanlar onlar! O kadar ekmeğimizi yediler, nankör insanlar.
CK’ya söyle, parasıyla herkesi satın alamaz! Bizim gibileri ise, hele hiç alamaz! Adam değil o!.. dedi.
Ben de,
– Madem adam değil, ne dolaşıyorsunuz peşinde, rahat bırakın, düşün adamın yakasından!.. dedim.
– O, on yıl boyunca bir kere iyilik yapmadı, hep kötülük yaptı… dedi.
– Madem sevmiyorsun, adam değil diyorsun, neden parasına bakıyorsun?.. dedim.
Veli, sanki başkasından bahsediyormuşuz gibi şaşırdı ve,
– Ben mi… dedi.
– Evet. Bu kadar nefret ettiğin adamdan niye borç istiyorsun?.. dedim.
Bunun üzerine Veli,
– Ben istemedim, ablam istedi… dedi.
Ben de,
– Sonuçta bu para senin için istendi… dedim.

Sesleri iyice yükseldi. Ortamı boğup kusturmaya başladılar.
İkisi birden bağırıp, çağırıyorlar. Sabretmek, sakin kalmak ne mümkün!..
Seviye giderek düşünce Veli ile burun buruna geldik…
– Bak, benimle kişisel bir problem yaşamak istemezsin… dedim.
– İşte sen beni tehdit ediyorsun. Bu tehdittir avukat beğ!.. diye böğürdü.

Sonra avukatın (tüm ara bulucular avukattır) karısı yanımıza geldi ve,
– Burada gürültü istemiyoruz… diyerek bizi nazikçe sepetledi.

Ofisten çıkıldı. Hem bağırıyorlar hem yürüyorlar.
Veli’ye araba çarpıyordu. Uzaktan bağırdım,
– Konuşacağına önüne bak, ezileceksin…
Sonra şans eseri, Üçkuyular’dan Yeşildere’ye kadar trafikte önümde seyrettiler.
Arka tamponu vuruk, gri Yaris’ten yoğun trafik nedeniyle bir süre kurtulamadım.

*

Burada izninizle sözü ben alayım.
Çok milat değil, Eylül 2019’da sağlam verdiğimiz Yaris’imize neler olmuş:
1. Daha bugün, yana yakıla, belki satmak için aracın yedek anahtarını istediler.
2. İhtiyadi tedbir koyduğumuz aracı nasıl satacaklarsa.
3. Aracın kaskosunu hala yaptırmamışlar.
4. Sağ arka tamponunu vurmuşlar. Öyle darbeli darbeli geziyorlar.

Emzik çocuğu Veli, “Adam değil o!” dediği adamın aldığı araçla geziyor.
Ablası sayesinde konduğu geçici servetle caka satıyor.
Ben sende, istediğini asla elde edememiş birini görüyorum.
Bir adam, bunu kaldırabiliyorsa zaten ölmüş demektir.

Doktrin: “En ummadığın keşf eder esrâr-ı derûnun.
Sen herkesi kör, âlemi sersem mi sanırsın?” – Ziya Paşa

 


 


52. BÖLÜM

06 Şubat 2020 Perşembe

Onlara ev aldık, kendimize de dert aldık.
Haftalardır beni ve Director’ü o ev için aramayan kalmadı.

Sekreter kız aradı,
işleri yürüten mahir müteahhit aradı,
sonunda inşaat şirketinin sahibi Thousandali Abi aradı.
Evi alırken tanıştığım ve çok saygı duyduğum renkli bir insan…

Akabinde şirket, ihtiyadi tedbirin kalkması için mahkemeye başvuruyor.
Peki nedir?
Biz muvafakatnameye imza atacağız, onlar da kule inşaatlarına devam edecekler.
Kulağa hoş geliyor değil mi? Ama karşınızdaki eski karımsa o hiç de kolay değil!

Telefonda Thousandali Abi’ye diyorum:
– Geçen ay koruma kararı çıkarttılar. Değil eve girmem, yanından geçmem bana hapsi boylatır.
Geçen gün Director’ü apartmana sokmadılar.
Alara imzalasın. Evin 2/3’si onun üzerine, evde oturan kendisi.
Çıkın kapısını çalın, tesislere sokmayın, baskı yapın, imzalatın!
O zaman ben de imzalarım.

Ne demişler peki:
– CK imzalarsa biz imzalarız, sorun değil. Önce o imzalasın, biz hemen imzalarız.
Ama önce o imzalasın.
(Benim imzamdan sonra bile haftalarca imza vermeyip adamları süründürmüşler.)
Ananızın *mı!.. Sanki bana çok saygı duyuyorsunuz da…
Sanki ben ne desem yapıyorsunuz da…
Ben bilmem eşim bilir tripleri.
Eee tabii;

Doktrin: “Devekuşu, yüke gelince ‘ben kuşum’, ‘uç ulan o zaman’ dedikleri zaman da ‘ama ben deveyim’ demiş.” – Türkiye

 


 


53. BÖLÜM

07 Şubat 2020 Cuma

Musto adına açılan davanın kol böreği gibi dilekçesi:

SONUÇ VE İSTEM:
Tüm anlatılanlar ışığında, haklı davamızın kabulü ile fazlaya ilişkin talep ve dava hakkımız saklı kalmak kaydıyla şimdilik;
Hak edişler
Asgari Geçim İndirimi (AGİ)
Kıdem tazminatı
Fazla mesailer
Yıllık izin ücretleri ve
Ulusal bayram ve tatil ücretlerinin mevzuatta uygulanan en yüksek faiziyle
talep edilmiştir…

*

Benim Eklemelerim:
Veli ve annesinin iltisaklı iş yaptığını belgelemek için, eski ve yeni iş yerlerinin tabelalarının fotoğrafları.

Musto diyor ki:
– Maaşımı alamayınca başka işe girmek istediğimde Veli Bey bana küstü ve bir hafta konuşmadı.
Hakaretler yağdırdı. İkinci hafta yine konuşmaya devam etti.
Müşterilerimi elimden almak istedi!..

Annesi,
– Şartlar böyle, istemeyen çekip gidebilir, çalışmayanı s*kerim… dedi.

Sonra Erto bana dedi ki:
– Veli’nin hakaret ve küfür kısmını geliştirebiliriz.
Ancak, Musto ve Taro ne kadarını kabul eder, bilemedim…
– Sen orasını bana bırak, ben hallederim… dedim.

Sonra Erto’ya anlık ileti programından bir dizi nükteli mesaj gönderdim.
Toplantıdaydı ve mesajlar ‘görüldü’ yapılmadı.

Ben de şımardıkça şımardım ve bir sürü delil uydurdum.
Ortaya bu ilginç satırlar çıktı. 🙂
Hoş, bunlar bile onların hayal gücünün yanında solda sıfır kalır ya neyse…

– Yahu benden çok nefret eden onlar. Bol kepçe döşe yaz, ben hepsini imzalatırım.
Hatta abart biraz, elini korkak alıştırma!..
Veli ara sıra, ananızı getirin onu da yatırıp s*ke s*ke sakat bırakıcam… dedi de yaz.

Veli bazı günler işe siyah deri kıyafetlerle gelirdi.
Bir elinde kamçı, diğerinde ekseri zenci vibratörü olurdu.
Sürekli titretip titretip bizi korkuturdu… de.

Annesi yemeklerimize müshil atardı, tuvaletleri turuncuya boyardık… de.

Yeğenimin sünnetine paslı makasla geldi. Az kaldı çocuk tetanos oluyordu… de.

Taro’nun Boza’yı (kangal kutik) CK’ya hediye etmeden evvel köpeği mahalledeki bir kuduz kutike dişletmiş.
Annesi, “İyice kudurmadan da CK’ya sakın göndermeyin!” deyip duruyordu… de.

Veli, müşteriler gittikten sonra gece sabaha kadar manikürcü kızlara zorla halay çektirirdi, mobbing yapardı… de.

Veli bir gün bana Türk kahvesi ve su getirdi. O gün sular kesilmişti.
Sonradan fark ettim ki, müşterinin pedikür suyunu bana içirtmiş… de.

Küçükken okul önlerinde tahta çubuğa sarılan Osmanlı macunu tatlısı yerdim.
Bir keresinde bana *m kılı alınmış ağdayı tatlı diye yedirdi… de.

Bir gün bana nutellağlı ekmek diye kakasını yedirmeye kalktı… de.

Patronumuz bir keresinde müşterilerin yanında benden kül tablası istedi.
12 saniye geç getirdiği için sigarasını müvekkilin g*tünde söndürmüştür… de.

Şimdilik bu kadar. 🙂

Doktrin: “Mizah, dünyamızı gülünç olmaktan kurtarır.” – Todor Dinov

 


 


54. BÖLÜM

10 Şubat 2020 Pazartesi

Musto ve Taro, şikayet dilekçelerini okuyup imzalıyor.
Erto’nun bürosunda avukatlık ücret sözleşmesi imzalatılıyor.
Elbette söz verdiğim gibi onlardan para alınmayacak.
Artık benden icazet almadan Musto ve Tarık’a nüfuz edemezler.

*

Urla karakolu Fahri Abi’yi ifadeye çağırıyor.
Haziran’ın Urla’daki okulunda verdiğimiz evrakta Alara Hanım’ın imzasını taklit ettiğim için bana dava açılmıştı.
Evrağı okula veren Fahri Abi de bir şekilde töhmet altında kaldı.
Sosyopatlar, kimseye acımazlar ve insanları birbirlerine mahcup etmeye bayılırlar.
Tüm ömrünüz, kırık bir kalple rencide olmakla geçer.
Амниа ҝоушм воуле һауатғи!

Doktrin: “Hareket halindeki cehaletten daha korkuncu yoktur. ” – George Bernard Shaw

 


 


55. BÖLÜM

11 Şubat 2020 Salı

Son iki yılda başıma gelen kötü olaylardaki deneyimlerimi,
petekten bal süzerek aktardığım Sosyopat Nedir? adlı yazımı kaleme aldım.
Bunda en büyük katkıyı malum hanımefendi yapmıştır.

Sokrates’in, şu sözü ne kadar da doğruymuş…

Doktrin: “Ne pahasına olursa olsun evlenin! Karınız iyi çıkarsa mutlu olursunuz, kötü çıkarsa da filozof olursunuz.” – Sokrates

 


 


56. BÖLÜM

13 Şubat 2020 Perşembe

Çekişmeli Boşanma Davası İlk Duruşma
Ece Hanım, dava vekili olarak, Erto da müşahit olarak duruşmaya katılıyor.
Annesi ve Diablo, Alara ve şişman bir kadın akrabaları mahkemeye iştirak ediyorlar.
Üzgün biçimde Ece Hanım’a bakan Alara’nın gözlerinin heyecanla beni aradığı kulağıma geliyor…
Saat: 10.15

Benim değil, mahkemenin adaletine güvenen hanımefendi bana ne yazmıştı?

15 Eylül 2019 – 11.13
“Senin bana yaklaşımın beni ezmeye, sindirmeye yönelik, merhametten uzak. Ve madem beni hakkım olanı vermemekle tehdit ediyorsun, üstelik bunu elinde bulundurduğun evlilik içi kazanımlarını araç olarak kullanıyorsun, öyle ise bu memlekette şerefli namuslu hakimler de var. Ben pazartesi günü bir avukata başvurup dava dilekçemi zenginleştireceğim ve gerekirse gündelik ev temizliğine çıkıp en iyi avukat ile anlaşacağım. Senin unuttuğun bir şey var, ben senin evinin içindekiyim. Biz birbirimizi iyi tanıyoruz, beni aşağılaman ve hor görüp küçük görmenin kanunlar ve haklarım karşısında bir bedeli olacak ve zaman gösterecek ki bu yorucu yıpratıcı ve hatta yersiz mücadeleden ikimiz de kaybederek çıkacağız. Senin narsist ve nobran duruşunu GÖRÜYOR VE LAYIKIYLA OKUYORUM. Hiçbir insan evladını küçümsememeyi öğrenmek sana zenginlik katacak. Yaptığın veya hazırlattığın protokol dahi nobran duruşunun her şey benim istediğim gibi olacak hüküm vericiliğinin bir örneği. Çocukların velayetini bana fütursuzca verirken onları bir yük gibi gördüğün için ve fakat iki çocuk annesi 11 yıllık bir eşe sadece bir araba takası değerinde evi vermeyi dahi uygun görmemek ve vermediğin evde oturacaklarını dahi sen belirlemek gibi ezici bir protokolün kazanımlarını benim için reddetmek kolay. Bakalım senin kazanımlarını kaybetmek senin için ne kadar kolay olacak göreceğiz. Ben hukuk mücadelimi tüm sivil toplum medya ve hukuk danışmanları ile yapma kararı alırken sen o eşşiz egonla neler yapabileceksin, göster bana.”

Emredersin pirenzesim… 🙏
8.5 yıllık evlilik her ay bileşik endekste yarım baz puan artıyor. Geçen hafta da 9 yıl demişti…

Nobran, yani kaba bulunan protokoldeki gönül kırıcı maddeler neydi?
Protokole önce nafakayı “1 Ekim 2019 – 1 Ekim 2020 Arası” yazıyorum ve kabul ediyor.
Sonra bir yanlıştan dönüyorum. Seneye bir ay eksik nafaka alır korkusuyla,
“1 Ekim 2019 – 1 Eylül 2020 Arası 12 Aylık Nafaka Bedelidir” diye düzeltiyorum.
Bu durumu ona izah ediyorum… Duvardan daha çok yankı gelirdi… Sıfır tepki…

İştirak nafakası için her yıl Üfe/Tüfe zam artışı maddesini ekliyorum.
Çocukların okul parası için her yıl Üfe/Tüfe zam artışı maddesini ekliyorum.

Ayrıca;
Aldığım evde ailesinden başkası oturamasın.
Aldığım arabayı ailesi dışında kimse süremesin.
Aracın 1 yıllık kaskosu bedava.
Aracın 1 depo benzini bedava.
Ehliyetle araç süremediği için 10 derslik sürüş eğitim hediyesi.
Verdiğim 13 bin liralık nafakanın her ay en az 4 bin lirasını çocukların eğitimi için harcama şartı.
Çocuklar 18 yaşına gelmeden isim ya da soy isimlerini değiştirme yasağı,
gibi sevimli maddeler de protokolde göze çarpıyordu…

Çocukları ne zaman görmek istesem sıkıntı yaşadım.
60 gün göremedim, her gördüğümde 5 saatten fazla kalmadılar.
Ya yazdıklarıma yanıt gelmedi, ya mızıldanmalarla oyalandım.

Peki benim yalvar yakar 13 bin lira nafakaya ikna ettiğim hanımefendi,
2 Ağustos 2019 Cuma günü anlık ileti programı yazışmasında ne kadar nafaka istiyordu?

Aylık
Bakıcı: 3.300 lira
Çocukların okul gideri: 5 bin lira
Ev elektrik + Su + Doğalgaz + Dsmart: 1.000 lira
Mutfak gideri: 1.500 lira
Özel Sağlık Sigortaları: 6 bin lira
Alara: 3 bin lira
Haziran – Asya: 6 bin lira

Toplam: 25.800 lira

Aylık giderler 26 bin lira X 12 ay = 312 bin lira.
Ben 312 bin lirayı 10 yıllık peşin istiyorum.
Bankaya çocukların adına yatıracağım.
Bunun faizi ile giderlerimi karşılayacağım.
Çocuklarıma da birer tane ev aldığında ben tazminat talep etmiyorum.

Etse daha iyi sanki. 🙂

Peki mahkemeden ne sonuç çıktı:
Ayda iki kez 1,5 gün yatılı olarak çocuklar bende kalacak.
Her sömestir 1 hafta bende kalacaklar.
Her dini bayramda 1,5 gün bende kalacaklar.
Her yaz tatili 1 ay bende kalacaklar.
Aylık nafaka 2 bin lira

Ortaçağ’da Sainte Vehme Mahkemeleri vardı.
Maskeli yargıçlar, maskeli savcılar, maskeli tanıklar…
Sözleri tanrı buyruğu, adaletleri kanlı kılıçtan ibaretti.
Adalet Tanrıçası Themis’e tecavüz de aynı tarihlere rastlar. 🙂
Neyse ki 1215’te İngiltere kralı kendi isteğiyle haklarından feragat etti.
Magna Carta’nın yazılışıyla dünyada yeniden adalet tesis edildi.

Davadan bu yana 7 ay geçti. Yarın 7 aylık toplu nafaka yatırıyorum.
Ne kadar: 14 bin lira
Geçen ay bu miktarı “aylık nafaka” olarak önerdiğimde resmen anama küfür yemiştim.
Al sana adalet!

Demek ki neymiş:
Kafana göre koyduğun kurallar seni kurtaramazmış…

*

Aklıma nedense şu sahne geldi.
31 Mart’ta Binali Yıldırım, Ekrem İmamoğlu’na 13 bin farkla İstanbul Belediyesi’ni kaybetti.
Bunu yediremeyen Akp itiraz ederek, seçimlerin yenilenmesini sağladı.
Sonra ne mi oldu?
Seçimler yenilendi ve 800 bin fark yiyerek tarihi bir hezimete uğradılar.

Şimdi 13 bin lira nafakaya itiraz edip, 2 bin lira nafaka aldılar.

Saw Filmi’nde geniş bir banyoda uyanan Adam ve Dr. Gordon bulmacaları çözmeye zorlanıyorlar.
Sonra testereleri bulup ayak zincirlerini kesmeyi deniyorlar.
Mamafih, prangalar bu testereyle kesilemeyecek kadar sert…
Sonra Adam şaşkınca diyor ki:
– Buldum! Ayaklarımızı kesmemizi istiyor!
Dr. Gordon artan zaman baskısına dayanamıyor.
Ağzına kalın bezler tıkayarak testereyle böğüre böğüre hart hart kemiklerini kesmeye başlıyor.

Diyetini, aylar önce mal varlığımla ödedim.
Ayaklarımı kesmek zorundaydım.

Duruşma başında mahkeme başkanı şöyle demiş:
“Kimse bu çocukları alet etmesin, karşısında beni bulur!
Siz boşanıyorsunuz, onların bir suçu yok!”

Mahkemeden sonra Erto şöyle dedi:
– Abi, hakim senin yolladığın 1 senelik nafaka dekontunu gördüğü için,
tedbiren az nafakaya hükmetti. Bizim adımıza olumlu bir gelişme.
Hakim, adil biri ve bence bunları şimdiden tanıdı…

Doktrin: “Bir ceza avukatının asli görevi müvekkili gibi bir jüri yaratmaktır.” – Clarence Darrow

 


 


57. BÖLÜM

14 Şubat 2020 Cuma

Diablo, Ece Hanım’ı aramış. Mahkemede olan avukatım geri aradığındaysa Diablo açmamış.
Küçük bir gelişme…

*

“Mart 2020 Tedbir Nafakasıdır” açıklamasıyla 14 bin lirayı Ptt’den gönderiyoruz.

Doktrin: “O mahiler ki derya içredir, derya nedir bilmezler.” – Hayali

 


 


58. BÖLÜM

20 Şubat 2020 Perşembe

Mahkeme bugün mal varlığımı sorguluyor!
Ardahan bozkırında tozlu çayırlar ve tarla köstebekleri görünüyor.
Kuş uçmaz kervan geçmez bu bozkırlardaki 88 ortaklı çorak tarlalarla ilgilendiklerini sanmıyorum.
Sonucu gördüklerinde suratlarındaki ifade Jerry’yi elinden defalarca kaçıran Tom gibi düşmüştür.
Ayrıca miras dokunulmazlığını nereye koyacağız?..

*

Hayatta en güvendiğim beş kişiden oluşan tanık listesini avukatıma iletiyorum.

Doktrin: Dr. Che Guevara, Bolivya’da kendilerini yakalayan Albaya,
yerde yatan ve az önce infaz edilmiş gerilla arkadaşlarını göstererek:
“Bu çocuklar, Küba’da istedikleri her şeye sahiptiler. Yine de ölmek için geldiler!” diyor…

 


 


59. BÖLÜM

07 Mart 2020 Cumartesi

Mahkeme 09.00’u emretse de Alara, çocukları 14.00’te teslim ediyor.

Ceo, Mart, Haziran ve Asya neşeyle arabaya biniyorlar. Bu renkli ve mutlu tablo birden kasvetle kararıyor.
Alara, Ceo’ya hakaretamiz konuşmalar yapıyor:

– Çocuklarına babalık yapsın. Onlarla hiç ilgilenmiyor… dedikten sonra,
Abinle işimiz daha bitmedi. Bu mahkemeler bitince onu sürüm sürüm süründüreceğim.
10 sene bir sürü insanı s*kti. Kadınlık gururum ayaklar altına alındı.
Elimde ona ait ses kayıtları var. Hepsini mahkemeye teslim ettim.

Ceo daha,
– Adam size ev verdi, araba verdi, nafaka verdi, daha ne yapsın!.. diyemeden.
– Verdi ama şimdi de geri alıyor!.. diye yapıştırıyor.
Ceo,
– Sen ona iki tane sahtecilik davası açtın, yazık değil mi?.. deyince,
– Yemin ederim o imzalar bana ait değil. Onları Director attı.
Yanınızdaki insanlara dikkat edin!.. diyor.

Madem imzayı Director attı da, evi neden sen aldın acaba?..
Benim 1 lirama tenezzül etmemiş adam, protokole sahte imza mı atar!..

Boşanmanın yapamadığı yıkımı, 2 bin lira nafakanın yapması ne garip!
Ben dolandırılırken kimse rahatsız olmuyordu ama…
Ben 1 milyon kaybedersem sıkıntı yok.
Sen 2 bin lira nafaka alırsan kıyamet kopar.

Bunlar daha iyi günleriniz…
Beni bırakın da siz kendi derdinize yanın.
Kötü günleri geride bıraktınız, şimdi sizi daha kötü günler bekliyor!..

7 aydır sessizdi ve birden dellendi.
Bu, yüksek nafaka umutları olduğunu gösterir.
Avukatının, boş hayal sattığını anlıyoruz.

*

Haziran, dükkana gelir gelmez kucağıma atladı ve 10 dakika inmedi.
Ağlayarak beni çok özlediğini söyledi durdu. Dedim ki,
– Benim sizi bıraktığımı mı söylediler kızım?
– Hayır Baba.
– E, neden ağlıyorsun o zaman?
– Sen sakın evlenme.
– Tamam, evlenmeyeyim. Annenle barışmamız için mi evlenmemi istemiyorsun?
– Hayır, onun için değil.
– Tamam, evlenmem. 🙂
Lan bende evlenecek hal mi kaldı?
Bunlar yüzünden g*tümüz damacana kapağı gibi oldu. 🙂

*

Bahçede oynadıktan sonra Haziran susadı ve kucağımda su içerken;
– Ama Baba, bu bardak camı çok ince, ya kırılırsa?..
Gerçekten bardaklarımız güzel, ama çok inceler…
– Isırmadan iç kızım… dedim.
Cevap geldi:
– Tamam.
Tam safsalak, hiç onlara benzememiş bu çocuk. 🙂

Çocukların ayaklarında kalın tabanlı, ağır, hantal, ishal rengi kışlık botlar vardı.
İçim ezildi, 120 lira olduğunu fark ettim.
Ben hayatlarındayken Camper giyiyorlardı.

Asya’nın sol ayak bileğinin su topladığını gördüm.
Tasaya kapıldım.
26 ve 30 numara ayakkabı araştırdık.
Ama sonra, sevgide eksik kalan babalığı, çok parayla tamamlayamayacağımı hazin bir şekilde fark ettim.
Vücuduma yayılan sıcaklıkla içime ateş düştü, kan doldu…
Neden?.. Çünkü ikisi de ayakkabı teklifimi kabul etmedi.
Büyüklüğümden eser kalmadı; pörsüyüp sönüverdim.
Onlar benden sevgi bekliyorlardı, kundura değil!..

*

Tekrar laf yememek için Ceo, çocukları teslim etmek istemedi.
En son Eylül ayında tapu ve noterde yüzünü görmüştüm.
Ona sarılmış ve kafasından öpmüştüm.
O gün beni öyle bir dolandırdı ki, bir daha ölene dek yüzünü görmek istemiyordum.
Neyse ki kadim aile dostumuz Fahri dedeleri yetişti.
Haziran, benim bırakmam için kucağıma çıktı ve başladı zırlamaya…
Point Bornova’ya kadar ben getirdim.
Avm önünde Haziran, arka koltuktan boynuma sarmaşık gibi sarıldı ve,
– Bizi buraya sen getirdiğin için teşekkür ederim Baba… dedi.
Her sözcük bende, sanki bir kadın tarafından söyleniyormuş etkisi yarattı.

Fahri Abi, çocukları yeni bakıcımız Ada’yla apartman girişine inen anneannelerine teslim etti…
Maalesef sekiz gün sonra duydum ki,
evin önünde anneanneleri Fahri Abi’ye şunları söylemiş:
– Onun nasıl bir şerefsiz olduğunu zamanla öğreneceksiniz.
Görün bakın o nasıl bir karaktersizdir!..

Aklıma Fahri Abi’den öğrendiğim şu fıkra geldi:
Nasreddin Hoca yorgun argın evine gidiyormuş.
Yolda işgüzar bir komşusu şöyle demiş:
– Hocam, demin bir tepsi baklava önümden geçti.
– İyi de bundan banane?
– Ama Hocam, baklava sizin eve doğru gidiyordu.
– O zaman bundan sanane!

Peki sen Fahri Abi’yi benden çok mu düşünüyorsun?
Adam benden zarar görecekse sanane.
“Daha çok sevmiyorum,” diyorsan sus.
Yok,
“Onu senden çok seviyorum,” diyorsan adamın maaşını ver!
Kendi adamlarına maaş vermeyenler mi bunu yapacak?
Sen bırak benim çalışanlarımı, kendi torunlarını düşün de bir okula yazdır!..

Bence onlar ölmüş de ağlayanları yok.
Ama sorarım size:
Yel kayadan ne koparır?

Boşanma davetine icabet ettik diye, 8 ayda duymadığımız hakaret kalmadı.
40 senede başıma gelmeyen bela, 8 ayda geldi.

Ama artık bu oyunda kartlar yeniden dağıtılıyor…

Doktrin: “Gerçek, kurmacadan daha tuhaftır.” – Mark Twain

 


 


60. BÖLÜM

12 Mart 2020 Perşembe

Avukatım geçen hafta çocukları alırken yaşadığımız baskıyla alakalı hakime serzenişte bulunuyor.
Mahkeme başkanının cevabı, gordion düğümü gibi kesin oluyor:
“Çocukları kimse bu işe alet etmesin. Karşı taraf çok kafamı bozarsa velayeti değiştiririm!”

Gordion Düğümü: Büyük İskender’e atfedilen bir metafor.
Kimsenin açamadığı bir düğümün, kaba kuvvetle çözülebileceğini bildirir.

Düne kadar öz güvenimi yitirmiştim.
Kendimi çok düşmüş, kolu kanadı kırılmış hissediyordum.
Sözlerindeki küçümseme edası, bende kayıtsızlık yaratmıştı.

Yıkıcı olan her şeye karşı beslenen olası bir kinin var.
Bunu çözmekle ilgileniyorum.
Öte yandan kimse beni, senin gördüğün kadar savunmasız görmedi.
Önceden tüm kusurların karanlıkta büyür, gün ışığında kaybolurdu.
Eskiden, gece ışıklarla yıkanan bu parlak gökyüzü, şimdi gündüz bile kararıyor.
Bunları, sis perdesi gibi beni saran küflü bir havada yazıyorum.

Kimse, başkasının sınırlarını geçemez,
çünkü kimse kendisine bile ulaşamaz.

Belki sizi yenemedim, evet ama ben de yenilmedim.
Belki sizi yenemedim, ama siz beni dizlerimin üstüne çöktürünceye kadar
başınıza neler geldi neler…
Beni bir süreliğine yenebilirsin, ama pes etmem.
Bilirsin savaştayken cesur değilimdir, fakat korkmam.
Bu, bir yumurtayı taşla tokuşturmak gibi bir şey…

Daha savaşacak mıyız?.. Yorulmadın mı?..
Öğrenirsem iyi olur tabii, ama öğrenmezsem de kötü olmaz.
Evet de desen, hayır da desen, artık hepsi bir benim için.
Vereceğin her cevap, ötekine eşit olacak…
Çünkü cin şişeden çıktı bir kere, artık ne desen boş…
Özür dilemekle geçmiş silinseydi, dünyada günahkar kalmazdı.

Geçen akşam bir röportaj izledim; ergenin teki,
“Çok param olsa kendime büyük bir ev alırdım.
Ama metrobüse yakın bi yerden,” dedi.
Bu ne demek biliyor musun?..
Ağacı ayrıntılı incelemek, ormanın görülmesine engel olabilir, demek.
Sadece parayı kerteriz alarak bulmacanın minicik bir karesine odaklanmayın.
Çocuk o kadar aptal ki, çok parası olunca arabasının olacağını dahi düşünemiyor.
Hayalleri, realiteden öyle uzak,
eminim rüyalarında bile özgür düşünemiyordur..

Zengin olunca mutlu olmak muhtemelken,
huzurlu olunca mutluluk kaçınılmazdır…

Aslında dünyada çok az harika insan vardır.
Belki de onlardan biriydin, ama sadece uyurken.
Varlığımın, sana azap çektirdiğini düşünüyorsun.
Fakat kendin için ölümcül bir müttefikle ittifak yapıyorsun.
Zaten ne yapacağını bilseydin, adı “aşk” olmazdı.

Gene de size tek bir kötü söz söylemedim…
Her şeyi doğru anlattım ve hiçbir şeyi olduğundan kötü göstermedim.

Doktrin: “Ben yaptığım şeylerden gururluyum, ama yapmadığım şeylerden daha da gururluyum.” – Steve Jobs

 


 


61. BÖLÜM
13 Mart 2020 Cuma

Bugün saçımı kestirmek için kuaförüm Musto’ya gittim.
Patronu Cemal Abi’yle (Veli’nin de eski patronu) az sohbet ettik ki ne göreyim!
Adamı da yıllardır bezdirmişler.
Devraldıkları dükkanın parasını ödememişler.
Dükkanı, yasak olmasına rağmen adamın tabelasıyla çalıştırmışlar.
Daha ne herzeler…

Cemal Abi, 15 bin liralık tarihsiz bir senet gösterdi.
Tarih atılsaydı 3 yıl geçerliliği vardı.
4 sene önce senedi, kefil olarak imzalayan eski karısı Cansel’den başkası değildi.
Cemal Abi, Veli Efendiden para almanın, deveye hendek atlatmaktan zor olduğunu bildiği için senedi bana vermeyi önerdi.
“Ama ben karşılığında ne kazanacağım,” dedi.
Vay amk… Biz ne kazandık ki sen kaldın?..
Düşünmek için zaman istedim…

Doktrin: “Zamanlarının büyük kısmını para kazanmakla geçiren insanlar; sonunda, en çok istediklerinin satın alınamayacak şeyler olduğunu anlarlar.” – Aldous Huxley

 


 


62. BÖLÜM

17 Mart 2020 Salı

Bugün Ptt’den ev için vergi ceza ihbarnamesi geldi.
Dairenin 338 lira vergisini ödememişler.
154 lira da faiz gelmiş.

Bunlarla ortak ev aldık ya, belayı da satın almış olduk.

Bunlar 4 kişilik aile, şimdi çöktüler benim evimde kalıyorlar.
Dolandırarak eve sahip oldular.
Hepsinin yaşlarını topladım:
Veli ve ablası 40+40= 80
70 babaları, 60 da anneleri, eder 210
210 sene. Koskoca 210 senedir çalışıyorlar ve elde-avuçta yok ha!..
Ama 8 yıl evli kalıp milyonluk saltanatı sürmek.

Çok iyiymiş be!..
Harbiden de iyiymiş.

Hayatım, aslında başka bir hayatın rüyası olmalı…
Geleceğim, siyah bile değil; çünkü gelecek diye bir şey yok!..

Doktrin: “Dev bir canavar bizi sinek gibi mideye indirdi. Hepimiz, biri tarafından uyandırılmayı bekliyoruz. Ama ya herkes aynı rüyayı görüyorsa?..” -CK-

 


 


63. BÖLÜM

20 Mart 2020 Cuma

Kuaför Musto, Veli’nin ortak arkadaşından gizlice duyduğu bilgileri bana aktardı:
“Bizden yedek anahtarını alabilselermiş Veli, Toyota Yaris’i satıp Bmw 1 alacakmış.
Senin gibiler için söylenen gülünç bir atasözü var:
“Kıçı külde gönlü gülde!”
Benim çocuklarım için aldığım aracın tasarruf hakkını bu ruhunu şeytana satan adama kim verdi?
Bu karar her şeyden bihaber ufak sabilere soruldu mu?
Benim rızam var mı?.. Ayrıca sen kimsin?..

2007 senesinde kardeşimle Vdf 2. el araç bayisine gittik.
2000 model beyaz Golf’ümüzü değiştireceğiz.
Siyah bir A3 gördük. Fakat benim gözüm Bmw 1’de kaldı!
Araçların içinden bana göz kırpıyordu.
Asfaltta her gördüğümde hayran kaldığım, beni,
Medusa gibi heykele çeviren bu büyülü tanrıya doyasıya bakardım.
Gelgelelim 51 bin liraydı. (35.900 $)
Borcu bizi korkuttu ve onu oracıkta bırakıp 38 bin liraya (26.700 $) Audi A3 satın aldık.

Şimdi beni iyi dinle kurnaz herif!..
Kendi paranla kendine alırken, fiyat ve kalitesine bakarsın;
başkasının parasıyla kendine alırken, sadece kalitesine bakarsın, fiyatına bakmazsın;
kendi paranı başkasına harcıyorsan, bir tek fiyatına bakar, kalitesine bakmazsın;
başkasının parasını başkası için harcıyorsan ne fiyatına bakarsın, ne kalitesine…

Bir araç sahibi olmak istiyorsan, bunu kendi paranla yap; başkasının parasıyla değil!
Benim s*kimin gölgesine sığınmaktan da artık vazgeç!
Ben internet kafede kırık divanlarda uyurken, makine başlarında sabahlarken,
sen aynı yaz, hafta sonu, kiralık arabayla, Çeşme’de sefa sürüyordun…
Siz hayal edersiniz, ben gerçekleştiririm!..

Doktrin: “Bizim gerçekleştirdiklerimize onların hayalleri bile erişemedi.” – Fatih Sultan Mehmet

 


 


64. BÖLÜM

23 Mart 2020 Pazartesi

Bugün Director 2 bin lira nafakayı Ptt’den yatırdı.
Önce düşündüm: Bu pandemide bankasına havale mi etsem?
Hem parayı kolaylıkla çekebilirdi. Ama sonra vazgeçtim.
Bunlara iyilikle yaranılmaz.
30 gün çalışıp asgari ücret alan insanlar var.
Çocuk yapmaktan başka meziyeti olmayan bir insan, parasını azıcık külfetli alıversin.

Peki ya çocuklara kötü davranırsa.
Nasreddin Hoca’nın şu fıkrası aklıma geldi:
Hoca kızını evlendirmiş. Ertesi gün bi bakmış ki kızı ağlayarak yanına gelmiş.
“Baba, kocam beni sabaha kadar dövdü.” demiş kızı.
Bunu duyan hoca sinirlenmiş ve kızını daha beter dövmüş.
Sonra demiş ki:
“Git kocan olacak o deyyusa söyle…
Sen bir daha hocanın kızını döversen, o da senin karını aynı böyle dövermiş.” 🙂
Yani, çocuklarıma zulüm edersen, kendi çocuklarına azap çektirmiş olacaksın!..

Doktrin: “Zulüm ile abad olanın akıbeti berbat olur.” – Yunus Emre

 


 


65. BÖLÜM

25 Mart 2020 Çarşamba

Urla davası için Ece Hanım’ın yazdığı kısacık ifadeyi Fahri Abi ve Director karakola teslim ettiler.

*

Pandemi hasebiyle çocuklar Mordoğan’dalar ve Ceo’nin evinden çocuklarla videolu görüşme yaptık.
Benim sesimi duymasından bile rahatsız oldum.
Mağaradan çıkan bir yabani gibi kasıldım ve mutsuz konuşmamı kısa keserek bitirdim.
Çocuklar, sanki anladılar…

Doktrin: “Sevmeyi falan değil, yalnızlığı öğren! Çünkü en çok ona ihtiyacın olacak.” – Charles Bukowski

 


 


66. BÖLÜM

21 Nisan Salı

Hanımefendi Ceo’ya yazıyor:
“Yarın Mordoğan’a gideceğiz ve evde yokuz. Nafakayı hesap numarama yatırmanız mümkün mü?”

Ceo yazışmayı bana gönderince benden yanıt gecikmedi:
“Bu yıl nafaka zaten 1 senelik yatırılmıştı.
Yani bu parayı bile boşuna yatırıyoruz.”

Cevabı gülerek,
“Tamam teşekkür ederim.” olmuştur.

Doktrin: “Fazla sırıtmak, günah işlediğinize işarettir.” – Rusya

 


 


67. BÖLÜM

13 Mayıs 2020 Çarşamba

Ceo, Hanımefendi’ye yazdı; ve Alara çocukları, Fahri Abi’yle göndermeyi kabul etti.
İyi ve narin davrandığı gözlendi.
Hayret, bunun kafasına değil saksı, uçan daire falan düşmüştür.

Çocuklar iki gün kalıp cuma öğlen gittiler.
Bahçede biraz top oynadık ve çok eylendik… 🙂
Önceden Haziran bana yakınken, bu kez Asya kucağımdan inmedi.
Ben, yaşlı teyze taklidi yapıp onu güldürdüm.
O da kulaklarıma çorap takıp benimle oynadı.
Büyüdükçe güzelleşti eşşek sıpası… 🙂

Ayvıca ona söyleyemediği S ve R harflerini de öğvettim.
Artık yapabiliyor.

Doktrin: “Futbol; borsada değil, arsada güzel.” – Metin Kurt

 


 


68. BÖLÜM

14 Mayıs 2020 Perşembe

Thousandali Abi (Onlara aldığım evi yapan müteahhit) aradı, açmadım.
Whatsapp’tan yazdı:
“Vekaletnamede bi cümle eksik.
‘111 giriş 11. Kat 111 nolu bağımsız bölüm adıma tescil edilmek kaydıyla’
diye ekleyip evrağı sana getirelim. Sen sadece imza atarsın. Bu bizim için önemli. CK ara lütfen!”

“Tamam abi şimdi iki avukatıma da yazdım. Ne lazımsa ilgileniyorum.”

“Süpersin ❤️🤗 Beni kırmadığın için.
Alara Hanım ile tanıştım; garibim sana sırılsıklam aşık yeminle…
Barış diye demiyorum. Senden deli gibi korkmuş.
Bana mazlum geldi. Haberin olsun.”

Ah be güzel abim. Madem o kadar iyiyse, sen aylardır niye uğraşıyorsun?
“Suçluyu arıyorsanız, önce işlenen suçun yarar sağlayacağı kişiyi bulun,” derler.
Bu işten zarar gören kim? Peki yarar gören kim?
Sen neden sevgilinden çok benimle yazışıyorsun. 🙂
Peki niye onunla tanışmak zorunda kaldınız?
Biz eve tedbir koyduk diye.
Tedbiri koyan suçlu görünür. Ama koydurana bir şey olmaz.
Cinayeti işleyen suçludur, ama cinayete tahrik edene bir şey olmaz.
Madem iyi de biz niye bu satırları buraya yazıyoruz.”

Bunları düşündüm, fakat yazmak içimden gelmedi.
Avukatımın numarasını verdim. Ona 3 bin lira göndereceğini söyledi.
Thousandali Abi’yi çok severim. Mütevazı ve saygılı bir insan.
Koskoca adamın düştüğü hallere bakın hele…
Feleğin çemberinden geçmiş, milyon dolarlık kurnaz esnaf, mahir müteahhit,
henüz 5 dk. önce tanıştığı kadının dünyanın en iyi insanı olduğunu zannediyor.
Bunlar adamın kıçındaki donu, pantolonunun üstünden çeker alırlar.
Nasıl da herifi kafakola almışlar. Adam piyastosun içinde olduğunun farkında bile değil.
Sosyopat en kötü düşmanınken, bir saniye sonra en iyi dostun oluverir.
Bu adamı bile kandırıyorsa daha biz haybeye nefes tüketiyoruz.

Çok abartmak istemiyorum ama,
Bunlar koyunu kurtla avlar,
çobanla birlikte yer,
sahibiyle de yas tutarlar.

Çok yermek istemem ama şerh düşeyim,
Bu, din profesörü Zekeriya White’ı alt ederler:
“Hocam benim çocukları sadece Dalin’le yıkarım.
Çünkü Dalin’in çocuk şampuanı olduğu Kur’an’da geçmekte.
Veleddalin amin!” diyerek kandırabilir.

Gördüğünüz gibi sevgili okuyucular, onun yanında Türkiye’nin diğer dolandırıcıları,
Trt Çocuk Korosu’ndaki minikler gibi kalırlar.

Tavuk bile su içip başını kaldırır da Allah’a dua eder.
Daha bir teşekkürlerini duymadık…

Doktrin: “Yalan söylediklerini biliyoruz.
Yalan söylediklerini biliyorlar.
Yalan söylediklerini bildiğimizi biliyorlar.
Yalan söylediklerini bildiğimizi bildiklerini biliyoruz.
Ama hala yalan söylüyorlar.” – Aleksandr Soljenitsin

 


 


69. BÖLÜM

20 Mayıs 2020 Çarşamba

Erto, Cinsel Mobbing Davası’nda takipsizlik kararını müjdeledi.
Savcının beyanatı ilginçti:
“Şüphelinin; eşine şiddet, baskı ve zorlama olmadan
toplu cinsel birliktelik (başka bir kadın) teklif etmesi herhangi bir suç teşkil etmemektedir.
Eylemin, sadakat yükümlülüğüne etkisini boşanma hukuk dairesi değerlendirebilir.”

Aniden çok güçlü bir konumda olduğumu fark ettim.
Davada ibreler birden tersine dönmeye başladı…
Yaptıkları birçok fay hattını tetikledi ve bu depremlerin yaşanması kaçınılmazdı.

Eğer benimle oyun oynarsan, her şeyini kaybedeceksin!
Ve herkese söylediğim gibi… Her etki bir tepki doğuracaktır!
Sessiz kaldığımda yokmuşum gibi davranamazsın!
Çünkü eşyalar, biz bakmadığımız zaman da oradadırlar!

Zaman zaman aşklarımı ifşa edebilirsiniz.
Fakat, bana nefes kadar yakın olanların bile çözemediği,
özel hayatımın mistik dokusunu asla bilemeyeceksiniz.

Beni şimdi bir hedefe koymasınlar.
Şaka yapıyorum, ama ciddiyim.
Bunun fotoğrafını şöyle çekebilir birisi:
* İnternette oyalanarak kendimi geliştireceğim zamandan çalıyorum.
* Uzun bir paragrafın sonunda kadın resmi geçiyor ve yalnızca son resme odaklanıyorum.
* Aile yaşantısının klostrofobik dairesine, ufkumu daraltmamak için girmiyorum.
* Birçok bakımdan zor bir kişiliğim; ayrıca sorun yaratan da bir kişiliğim.
* Sözcüğün en cesur haliyle toplumdışı birisiyim.

Geçen adliyedeki kadını sana benzettim.
Bir anda tüm projektörlerimi ona çevirdim.
Ancak fark ettim ki; o sen olamazsın!
Senin bir omzun çok az geride.
O anda yıkıldım güzelim.
Çünkü omzun geride olmasaydı, sen o olacaktın!

Otomobillerin kornası “fa” notasıyla çalar.
Bu bilgiyi yeni öğrendim sevgilim…
Fakat beni sevemiyorsan, neye yarar ki…
Doktrin: “Birisini suçlayan ispata mecburdur. Eğer iftira atan, bunu ispat edemezse öldürülür.” – Hammurabi Yasaları

 


 


70. BÖLÜM

21 Mayıs 2020 Perşembe

Ceo, Asya’nın doğum günü için Hanımefendi’ye yazmış.
O da çocukların istediği 7 oyuncağın resmini atmış.
Babalık vazifemi yerine getiremediğimi düşünen acziyetimle alayını satın aldım.

Kötü bir baba olduğumu söylüyorsun. Bu doğru olabilir.
Çocuk yaparken ehliyet istemiyorlar…
Ressam, bir kundura resmi yaparken kunduracılığı bilmek zorunda değildir.
Bazı madenler, ancak usta ellerde elmasa dönüşürler.
Ve bu hüner, benliğimle mücadelemle alakalı…

Bittabi herkes kendinin iyi bir versiyonu olmaya çalışıyor.
Fakat iyi ile kötü arasında kıl kadar bir pay var.
Gerçekler takımyıldızım yalan uzayından daha büyüktü.
Evrende en uzak şey gezegenler değil, insanlardır.
Aynı dili konuştuğu halde iki insanın anlaşması düşük ihtimal.
Her şey defalarca yaşandı ve tekrarlandı…

“Seni daha önce birini hiç sevmemiş gibi seviyorum.” derdin.
Şimdiyse karanlığın güneşi bile söndürür!
Beni sakın öldürme, çünkü asla benim gibi bir düşman bulamazsın.

Aslında gitmiştin; her şey çözülmeliydi…
Acaba şimdi mutluydum da farkında mı değilim!..
Ay, her yıl gezegenimizden 4 cm uzaklaşıyor.
Sense her gün hızla benden uzaklaşıyordun.

Sonra daha iyisi olacak diye hayatı erteledim.
Bu bayağı işe yaradı; hep daha kötüsü oldu.
Bunu bir katarsis veya purgasyon olarak algılayabilirsin.
Nümayiş yapmıyorum; halisane duygularımı aksediyorum.

Güneş batacak ve yıldızlar parlayacak.
Terk edilmiş sokaklarda kağıtlar uçuşacak.
Kumsalda yarısı kumlara gömülmüş sigara paketleri.
Ve yarım kalan bu dikenli meseleler.

Benim için yanan tek şey sigara, diyor Fazıl.
Fakat bilgi, davranışı değiştirmez.
Öyle olsa, sigara içen kalmazdı.
Demek bu anlattıklarım da hiçbir şeyi değiştirmeyecek.

Victor Hugo, gel de sefilleri gör hayvan herif!
Hayat ne tuhaf, vapurlar felan…
Küçükken mahallende oynarken bir gün benimle tanışacağını bilmiyordun.
Çünkü tüm bunlardan münezzehsin… Hatta benden bile…
Doktrin: “- Kadınları nasıl bu kadar iyi yazabiliyorsun?
– Bir erkeği düşünüyorum, sonra da mantık ve sorumluluğu ortadan kaldırıyorum.” – Benden Bu Kadar

 


 


71. BÖLÜM

24 Mayıs Pazar

Bayramın 1. günü…
Alara bana, Whatsapp’tan Haziran ve Asya’nın kısa bir bayram tebriğini yolluyor.
Videoda ikisi de çok neşeli ve heyecanlılar.
Onları izlerken kendimi, sinemanın icat edilişinde hazır bulunuyormuşum gibi hissediyorum.
Altın tepside, bugün size gözyaşlarımı sunacağım çocuklar… Tıpkı birer mücevher gibi…

Doktrin: “İnsanlar, gözlerinin önünde duran şeyi nadiren fark ederler.” – Da Vinci Şifresi

 


 


72. BÖLÜM

26 Mayıs 2020 Salı

Kardeşi:
Kuaför dükkanına beş aylık elektrik borcu taktı.
Aylarca aidatını ödemedi.
Dükkan sahibine kira borcu sapladı.
Vergi dairesine borç biriktirdi.
Sgk’ya borcu var.
Benden 30 bin lira (5.660 $) borç aldı.
Annesi, onun için 30 bin lira kredi çekti.
Yanındaki restoranın şef garsonuna 30 bin lira kredi çektirdi.
Bazı elemanlarına borcu var.
Dükkanın %50’sine, 150 bin liraya (28.300 $) arkadaşını ortak aldı.
Böylece, dostu da mağdurlar kervanına katıldı.
İcra geldi, mallarını götürdü.
Borç batağında ve herkesle davalık…
Ortam karışık; ahval resmen, “Çingene çalar Kürt oynar.” durumu.
Eski patronunun ona açtığı iki davanın dışında,
tarafımdan ona açılmış iki davası daha var…
Şimdi virüsten dolayı zaten kuaförlerin hali ortada.

Sosyopat Anneleri:
Yurt dışından kaçak mülteci getirtiyordu, o iş akamete uğradı.
Oğlunun borcu dışında, benden de ona iki adet işçilik davası hediye.
Bunlar adamın gözünden sürmeyi çeker alırlar.
Ama bakak görek…

*

Kendisi:
14 bin lira (2.441 $) nafakaya onu ikna etmek için bir yalvarmadığım kalmıştı,
şimdi mahkemenin verdiği 2 bin liraya talim etmek zorunda kaldı.
Artık onlara yağmurlu havada su yok!
Başta agresiftiler; sonra kuzu sarmasına döndüler.
Şu an onlara açacağım 7 tane dava daha var.
Paraları bitti…
Çocuklar beni deli gibi seviyor. Ne yapsalar ters tepiyor.

*

Babaları:
Onu zaten çok severim…
Fakat şu şerhi de düşmeliyim:
İnsan, sadece konuştuklarından değil, sustuklarından da sorumludur.

*

Farkındaysanız düşmanlarımı sayıyorum.
Avukatları Diablo:
İki kişiyi ayaklarından vurup, Buca Palas 1* otele gönderiliyor.
Bana bulaşanlar bir bir belasını buluyor. Ne diyeyim ki:
Çok nazar alıyorum şu sıralar ama,
bizi sevenlerimizin duaları ayakta tutuyor. 🙂

Avukatları dışarıdayken bunların b*kunu balta kesmiyordu.
Düşmana gerek yok… Şimdi kendi kendilerine yetiyorlar…

Şu sahneleri bir film için ben yazsam,
mübalağa diye birçok sahne sinopsiste senaryodan atılırdı. 🙂

Dert Babası Fm dinleyicileri…
Son şarkımız Minik Serçe’den geliyor:
♩♪♫♬ Perişanım şimdi, mutlu oldun mu ♩♪♫♬
♩♪♫♬ Başını yastığa, rahat koydun mu ♩♪♫♬

Doktrin: “Şimdi, elveda iyilik, insancıllık, minnettarlık… Yürekte açan tüm duygulara elveda!.. İyileri ödüllendirmek için kendimi Tanrı’nın yerine koydum… Kötüleri cezalandırmak için de, şeytan yerini bana bıraksın!” – Alexandre Dumas

 


 


73. BÖLÜM

5 Haziran 2020 Cuma

Erto ile adliyeye pedagog görüşmesine gittik.
Otoparkta eski dostum Kirli’yi gördüm.
Hiç değişmemişti; biraz pisti. 🙂
Kirlensin, kirlenmesin 6 ayda bir banyo yapar, bilirsiniz. 🙂
Eski dostlarım bıraktığım yerde kalıyor, ve benim öyle kalmayışıma şaşırıyorlar…

Zorunlu maskelerle yürünen adliye koridorları basık ve sıkıcıydı.
Görüşme odası önünde kendisi, annesi, bir avukat ve çocuklar.
Alara, “Bak baban geldi,” deyince Asya bana koştu.
Onlara iki çocuk maskesinin olduğu poşeti verdim.
Bir tane de siyah beyaz çizgili harika bir kadın maskesi koydum.
Benim Alara için koyduğum o maskeyi Veli kapmış.
“Zaten Beşiktaşlıyım” diyerek neşe ve eylence içinde ağzına takmış.
Keşke acık vürüs süreydim. 😀

40 dk. süren görüşme rutin ve sıkıcıydı.
Telefonda sempatik konuşan pedagog kadın, karşısına çıkınca asık suratlı, itici bir tipe dönüştü.
Çocuklarla vedalaştım. Ben içerdeyken Erto, oyuncaklarını teslim etmiş ve gitmişler.

Doktrin: “Sevgiyle güzelleşmeyen insanlardan kork Mathilda, onları hiçbir şey mutlu edemez.” – Leon

 


 


74. BÖLÜM

8 Haziran 2020 Pazartesi

Haziran’ın elinde Özel okulun bastırdığı bir defter vardı.
1. sayfanın hepsine A harfini doldurmuş; 2. sayfaya B ve öyle gidiyor…
Birisi de öğretmen gibi sayfadaki harflere 100 puan vermiş.
Puanları veren de Ceo’nun karısı Yasmin’miş. 🙂

Bu olay bana ağır geldi.
Erto’ya, okul bulması için direktif verdim.
Alara buna çok sevinmiş.

Önce iyi niyetimden kaybettim, sonra iyi niyetimi de kaybettim.
Ben kimseye gereksiz yere kızmam.
Sadece ufak şeyler için kıyameti koparırım.
Fakat unutmayın ki, o küçük şey, size göre küçücüktür;
bana göreyse mühim ve devasadır!
Bir gölge gibi sizi uzaktan izlerim.
Hissi kablel vuku yaratırım…
Sadece yardıma ihtiyacınız olduğunda beliririm.
Ben oradayken korkmana gerek yok!..

Bana “Kendinle sevgili olur muydun?” diye sormuştun…
Ben, tanıdığım en ilginç kişiyim ve daha ilgincinin olup olmadığı umurumda bile değil!
Belki de bu kadar derin düşünmeme gerek yoktur.
Benim, kaplama bir yüceltmeye ihtiyacım da yoktur.
Fakat ben hayatı çok ciddiye aldım.
Bu bana, kimsenin çekmediği kadar yaşanacak zehirli acı bıraktı.
Kendim kadar hüzünlü az insan görmüşümdür.
Kimi zaman deniz tutmuş gibi bir baş dönmesi içindeyim.
Dört yanımı yangınlar sarıyor.
Adeta bir günahı ödüyor gibi yaşıyorum…

Doktrin: “İnsan birisiyle yaşlanmalı, birisi yüzünden değil.” – Nazım Hikmet

 


 


75. BÖLÜM

9 Haziran 2020 Salı

Urla şikayetinde savcılık davayı açtı.
Mahkemede sahtecilikten yargılanacağım.
Benim imzam doğrulandı, fakat Alara’nınki doğrulanmadı.
İşin komik kısmı, imzam bana ait değildi.
Önder, yanımda dura dura beni öyle benimsemiş ki, imzamı bile atabiliyor. 🙂
Ancak, niyetimiz kötü değildi.
Birçok belgeyi, ona güvendiğim için Director imzalamıştı.
Bu tattığımız acı meyve, son ders oldu…

Dava kağıdında, “TCK. Madde 53 uygulansın” yazıyor.
Devlet kurumlarında, güvene dayalı bir iş yapamam.
Bu hiç umrumda değil, ama suçum yokken alnıma leke sürülmesi de hoş değil.

Şikayetinde:
“Kocam bana ait olan parayı okuldan almak için böyle bir oyun yaptı.
Kendisi zaten sahteciliği alışkanlık haline getirmiştir.
Çünkü protokolde de kocam benim imzamı taklit etmiştir.
Bir tane de İzmir merkezinde dava açtım.” demiş…
Ya sabır ya Rabbi illa billa Killa Hakan…

Neydi:
Parayı okula gönderen benim İş Bankası hesabımdı.
Parayı okulun bana geri gönderdiği hesap, benim İş Bankası hesabımdı.
Evi terk edip Bornova’ya giden kendisiydi.
Uzak olacağı için, Urla yerine başka okula yazdırma kararı birlikte alınmıştı.

120 bin lira yıllık toplu nafakanın 30 bin lirasını kardeşinin borcuna karşılık kestim.
“Telefonda okul parasını iade almak için imza atmamışsın, at onu da alalım,” dediğimde,
“Tamam o parayı kes, ben okuldan alırım. 90 bin lira yerine bize 81 lira gönder.” diyor.
Ben ne mi diyorum:
“Hayır bu parayı kesmiyorum. Şu an ihtiyacınız var. O parayı ben alırım.”
2. defa “Ya sen o parayı kes,” diyor.
Ama ben kabul etmiyorum. Sonra bana ödül olarak bu dava açılıyor.
Yılan besleyen, sokulmayı göze alır.
İnşallah öbür dünyada bana, bu karıya denk geldiğim için yıpranma payı uygularlar.
Alkışlar alkışlar…

Doktrin: “Kelebek de bir zamanlar tırtıl olduğunu unutmasın.” – İsveç

 


 


76. BÖLÜM

13 Haziran 2020 Cumartesi

Asya’nın doğum gününü ofiste kutladık.
Harikaydı…
Ben, Ceo, Annem, Ablam ve çocukları, Yasmin ve oğlu Mart, Haziran ve Asya…
Mükemmel bir parti oldu. Herkes çok eylendi.

Bir ara Ceo ile yalnız kaldığımızda ona şunu söyledim:
“Sen The Godfather gibisin, gerçek bir babasın.
Filmde tüm aileyi bir arada tutan yegane kişi Don Corleone’ydi.
Bizim ailenin de çimentosu sensin.
Eğer sen olmasaydın, korkarım ki benim aile bağlarım, şu ankinden güçsüz olacaktı!”

Doktrin: “Bize katıl ve bizim için bir şeyler yap.” – The Godfather

 


 


77. BÖLÜM

14 Haziran 2020 Pazar

Ceo, doğum günlerinde onlara bir tablet hediye etti.
Örnek hesap açarak Duo programıyla görüntülü görüşmeyi öğretti.
Ben de akşamüstü sahildeydim. Bugün beni 4 defa görüntülü aradılar.
Sürekli,
“Baba nerdesin, yemek yedin mi, kendine dikkat et,” vs. dediler.
Büyüdükçe bu p*çler başıma bela mı olacaklar nedir? 🙂

Doktrin: “Hayat, aldığımız nefes sayısı değildir, nefesimizi kesen anların toplamıdır.” – Aşk Doktoru

 


 


78. BÖLÜM

15 Haziran 2020 Pazartesi

Yeni avukatı Talo, boşanma ve tapu davasına vekaleti koymuş.
Eski avukatına azilname çekmişler. S*ktirname gibi oldu ama. 🙂
Azilname, vekaleti geçersiz kılmak ve yeni vekil atamak, demektir.

Doktrin: “Oyunda kartlar, işte şimdi yeniden dağıtılıyor.” -CK-

 


 


79. BÖLÜM

16 Haziran 2020 Salı

Bugün 09.40’ta boşanma davasının 2. duruşması görüldü.
Davaya Alara, aşırı makyaj, siyah pantolon, beyaz bluz ve topuklu ayakkabıyla katıldı.
Annesi ve yeni avukatı Talo da mahkeme salonundaydılar.
Benden sadece Ece Hanım vardı.
Duruşmalara katılmama prensibimi bozmadım.
Tanıkları gelmeyince dava 13 Ekim’e ertelendi.
Duruşma 4 dakika sürdü, dava 4 ay ileriye atıldı.

Tanıkları onlar için bir hazineydi. Peki neden gelmedi?
Ya Alara ile araları açıldı; ya da beni daha fazla kızdırmak istemiyorlar.
Belki de başka planları vardır!..
Bir ucu iğrenmede biten garip bir duygu…

*

Bugün Ece Hanımla evimde görüştük.
Ona dava taksidini unuttuğumu söyledim.
Bu görüşmede sanki Ece Hanımın beni, diğer müvekkillerinden özel tuttuğu hissine kapıldım.
Belki de bana öyle gelmiştir…

Doktrin: “Bana doğrulttukları silahlar kendilerine dönmeye başlayacak.” -CK-

 


 


80. BÖLÜM

21 Haziran 2020 Pazar

Bugün Babalar Günü.
İlk kez böyle bir günde hem somut, hem soyut olarak onlardan ayrıyım.

Alara videolu görüşme başlattı ve çocuklara uzattı.
Derin bir kederle karışık ince bir sevinçle kabul ettim.
Sanki dudaklarımı çuvaldızla dikmişlerdi de konuşamıyordum.
Konuştuklarımızı duyduğu düşüncesi canımı sıkıyordu.
Kadife ses rengimi, mutluluğumun tonlarını bilmesini istemedim.
Kristalize bir kozanın içinde yaşadığımı göstermek istemiyordum.
Çünkü, ancak o zaman planlar kuramaz ve karanlıkta kalırlardı!..

*

Her arayan bulamaz, lakin bulanlar da arayanlardır.
Seni gördüğüm an tavana resmedilmiş bir figür gibi duruyordun.
Sanki cenneti reddediyor, parlak harflerle yazılmış güzel bir şiire benziyordun.
Bence kökü oldukça eskilere dayanan bir asalet ağacına sahiptin.

Annenin, seni serserilerden esirgemek için parkın içinde tek başıma yürümeyi yasaklayan telkininden,
o canavarlardan biri haline dönüşerek kurtulmuştun.
Evliliğin koruyucu boyasına güvenemeyeceğimi anlamıştım.
Bir zamanlar senin çirkinliklerin de güzeldi; şimdi güzelliklerin bile çirkin.

Piyango kazanma ihtimalin, gişeye giderken ölme ihtimalinden daha az.
Beni alt etmeniz de, Ajdar’ın Eurovision’a katılma ihtimalinden de az.
İnsanlar, öngörülebilir biçimde akıl dışı davranırlar.
Belki sana ait olan bir şeyi kaybetmedin, sadece kazanamadın.

Elbette hatalarım olmuştur; ama benim en büyük hatam,
denize rastgele bir ağ atınca güzel şeyler yakalayacağımı sanmam oldu.
Oysa oltaya takılmış balığın bir yeme ihtiyacı yoktur!..

Son günkü konuşman, bir çanın vahşice çınlaması gibiydi.
Sevgilim değildin; çünkü telefonun ucunda artık sadece karanlık vardı!..
Doktrin: “Öyle bir an gelir ki bazı yolların dönüşü, bazı hataların özrü, bazı insanların anlamı olmaz.” – Ivan Turgenyev

 


 


81. BÖLÜM

22 Haziran 2020 Pazartesi

Arama engeline takılan yabancı numara Whatsapp’tan yazıyor…
“Thousandali Abinin kızı Seylan, evin kat irtifakı için imzanız bekleniyor.”

Eve ihtiyadi tedbir koyunca müteahhit firma inşaatta tadilat yapamıyor.
İmza vereceğiz ve mahkemeden izinler alınacak.

*

Arama engeline takılan yabancı numara Whatsapp’tan yazıyor…
Bu aralar sık sık deja vu yaşıyorum. 🙂

“Merhaba ben İmge, bugün randevumuz vardı.”
Agora önünde buluşup imza veriyorum da kurtuluyorum…

Doktrin: “Bu şehir daha klas bir suçluyu hak ediyor. Ben de bunu onlara vereceğim.” – Joker

 


 


82. BÖLÜM

23 Haziran 2020 Salı

Alara’nın yeni avukatı Talo, Erto’ya mesaj atmış:
“Çocukların okulu için rahatsız ettim.”
Anlayışlı biri gibi görünüyor.
Juli Zeh’in şu sözü aklıma geldi:
“İnsan başka hiçbir şeye şiddete alıştığı kadar çabuk alışmaz.”
Eziyete öyle alıştık ki, kişi anamıza küfür ediyor, bacımıza etmiyorsa direkt anlayışlıdır. 😀

*

Aylar önce, davalar henüz başlamadan;
Alara ve annesi Diablo’dan önce Talo’ya uğramışlar.
Talo akıllı tabii, “Anlaşıp, bitirin!” demiş.
Sonra bunlardan ses çıkmamış. O arada Diablo ile anlaşmış olmalılar…

Demek müstebit Diablo’nun vaatleri ve kötülük potansiyeli, bunların kin ve hırsına mükemmelen hizmet ediyordu. Şeytan’a hizmet ediyorsan, sen de şeytansın demektir!

Diablo’ya çok kızgın. Haybeye mancınığı gerdiğini düşünüyor.

Talo:
“Yanlış yapmışsınız, adam zaten bir şeyler vermeye çalışmış.
Az geldiyse makul çerçevede anlaşabilirdiniz.
Sahte imzalar, Mobbing davası, Koruma Kararı… Bu davaların kıymeti harbiyesi yok!
Siz adamı resmen pitbull köpeğine çevirmişsiniz!”

Erto öyle güzel şeyler söylüyordu ki en az 10 dakka kakamı erteledim. 🙂
Alemlerin Rabbi dualarımı kabul etti.
Yarın sabah namaza başlamaya karar verdim.

Erto:
CK, Urla davasını duyunca sinirlendi.
Okul parası yüzünden başıma gelmeyen kalmadı.
Ben de yalnızca bir çocuğun okulunu karşılıyorum,
diğerini onlar versin, dedi…

Talo:
Davalar öyle karışık ki, okurken resmen beyin *mcıklaması geçirdim.
Bunların maddi durumu nanay…
Veli borç batağında, dükkanını devretmeye çalışıyor.
CK, diğer kızı da okula yazdırmayı bir daha düşünür mü?
Maalesef filler çimenleri düşünmüyor…

Neden işler bu noktaya geldi anlamadım.
Allah bunlara kainatın kapısını açmış, bunlar ‘cereyan eder ört’ demişler resmen. 🙂
Üzerinde mal varlığı da görünmüyor. CK şimdi ne yapsa haklı!

Erto:
Bu avukat Alara’yı anlaşma masasına oturtur.
Sanırsın Talo senin vekilin. 🙂

Alara, Diablo varken yırtıcı bir sokak dövüşçüsü oluyordu.
Diablo, müvekkilinin psikolojik zafiyetini,
yetenekli bir hekimin hastası üzerinde yaptığı ameliyat gibi itinayla yönetiyordu.
Gelgelelim, kaderi ona lütufkar davranmadı ve kodesi boyladı.
Firari bir mağlup tüm korkutuculuğunu yitirir.

Alara ise yanlış ideolojinin kurbanı oldu.
Birlikte ördükleri ağdan oluşan tuzağa kayarak düştü.
Kendisini çelişkiler çamuruna batmış buldu ve sonunda çöktü.
Başıma gelenler elem vericiydi.
Bu, kızgın sacda yürümek gibiydi.

Hayatımın bu döneminde köprüler kurmaya başlayacak kadar güvende değildim ve yara alabilecek durumdaydım.
Belki bazı sınırlar gerçekten aşılmamalı.
Fakat, Erto ve Talo sanki konsensüsa varacak gibi görünüyordu.
Gerginlikten uzak bir ortam sağlayacak geçici bir çıkar kavşağı mevcuttu.

*

Onların bu kararları almaya hakları olduğu gibi, bizim de kabul etmeme hakkımız vardır.
Ronaldo’ya bacak arası yapamazsın.
Sen hem ejderha ile mangal yap, hem de saçım tutuştu de.
Sonunda kaplanın kuyruğu göründü işte.
Olacak iş mi şimdi bu? 🙂

Doktrin: “Artık, bir konu hakkında sadece bilgisi olanlar konuşacak, denseydi, tüm dünya derin bir sessizliğe gömülürdü.” -CK-

 


 


83. BÖLÜM

8 Temmuz 2020 Çarşamba

Tapu Davası Ön İnceleme Duruşması
Katılanlar:
Ece Hanım
Talo Bey

Diablo Alara’ya;
“Kazanmak istiyorsan ne diyorsam onu yapacaksın!
Ben eşinden 3 milyon (436.000 $) kopartırım, ama 1,5 milyonunu da alırım.
Adam para vermezse ve davalar olağan sonlanırsa 250 bin lira (36.337 $) alırım.” demiş.

Bir hafta sonra CK’nın kayıtlı mal varlığının sadece,
çocukluğundan kalma üç tekerlekli pisiklet olduğunu öğrenince, 🙂
“Kazansak da tahsil kabiliyetimiz yok!” diyerek yelken indirdiği gemiyi mayna yapıp akıntıya bırakmış.
İşte mahkemelerin demirden kanunu buydu: Mal varlığını acımasızca yok et,
sonra da aynı geminin sintinasını, hasmının ağzına tep!

Denizleriniz sakin, pruvanız neta, düşmanınız mert olsun!..

Talo:
CK’yı araştırdım.
Ailesi için her imkanı sağlayan çok zeki, başarılı ve zengin bir iş adamı.
Fakat üzerine hiç mal varlığı yapmamış, belli ki gölge bir yönetici…
Kendi rızası olmadan hiçbir şey alamayız.

Alara yoksul bir aileden geliyor.
Evin en başarılı üyesi Veli.
Hobisi ise mütemadiyen lüks kuaförler açıp batırmak.
Servetin dibine darı ekip satıp-savıp sıvışmak.
İzmir’de binlerce (13.000) avukat varken Diablo’yu tutmaları da enteresan…
Duruşma ileri bir tarihe erteleniyor…

Doktrin: “Bu kadar akıllı olma, senden akıllıları hapiste.” – Rusya

 


 


84. BÖLÜM

25 Temmuz 2020 Cuma

Alara, okullarla ilgili bir fiyat listesi atıyor…
Bu, 17 gündür onlardan gelen ilk temas…

El-Cevap:
1. Ceo ve Ablamın çocukları devlet okuluna gidiyorlar.

2. Maddi durumumuz pandemiden dolayı kötü.

3. Konjonktür değişmezse okullar hiç açılmayabilir.

4. Geçen sene, Urla’daki okula para gönderdiğim için, siz bana ödül olarak ceza davası açtınız.

5. Meşhur eğitim kurumu, kaporayı iade edene kadar bize kan kusturdu.

6. Sadece bir çocuğun okul masrafını karşılayabiliriz.

7. Geçen yılki toplu nafakanın içinde, okul ücreti zaten peşin ödenmişti.
Doktrin: “- Seni üzdüm mü?
– Bak çocuk! Sen beni üzemezsin. Senin beni üzmeye gücün yetmez!” – Okuyucu

 


 


85. BÖLÜM

27 Temmuz 2020 Pazartesi

Okul bahanesiyle Erto, Talo’yu arıyor:

Talo:
Kardeşi beceriksiz, Alara kendisini bırakmış onları kurtarmanın derdinde…
Ailesine bu kadar bağlı birini görmedim!
Diablo çıtayı öyle yükseltmiş ki, hangi fiyatı söylesem ikna olmuyorlar.

Vereceğim yüklü bir para bile onlara tuzlu fıstık gelebilirdi.
Hamlelerimin doğru olup olmadığını ancak tarih belirleyebilirdi.

Ece Hanım Diablo’ya, davalardan çekilmesi için 75 bin lira (9.600 $) rüşvet teklif etmiş.
Ama o tenezzül etmemiş. (miş – Böyle bir şey hiçbir zaman olmadı!)
Oysa Diablo gibi, olmayan mallarını öven bir sahtekar bunu kabul etmez miydi?..
Talo,
“Anne de işin içinde ve aşırı hırslı; aşırı…
Benim bu işten payım: %13 olacak.” diyor…

Düşünceleri:
Ev onlarda kalacak.
Araba yine onların olacak.
200 bin lira (29.200 $) nakit para vereceğiz.
10 bin lira (1.460 $) nafaka devam edecek.
Okul giderleri bana ait olacak.
Özel sağlık sigortaları yapılacak.

Doktrin: “Ha bana ha sana bokum kaldı Hasan’a.” – Bilinmeyen

 


 


86. BÖLÜM

27 Temmuz 2020 Pazartesi

Hanımefendi, sigortacımızla konuşuyor.
Kendisinin, Haziran ve Asya’nın ömür boyu bakım haklarını yitirdiğini duyup deliriyor.
Özel hayat emeklilik sigortası fiyatlarını soruyor.
Sanırım, rafine bir belge yerine sofistike bir protokol hazırlığındaydı.
Her gece rüyasında, parlak papirüslerin bir madalyon gibi sallandığını görüyordu.
Peki onu, hangi enayiye imzalatmayı umuyordu?..
Oysa yazılı olmayan kurallar da vardı.
Kalem ondaysa silgi bendeydi!..

Belki de mükemmel olmayan seçenekler arasından birini seçmesi gerekirdi.
Olayları bir torba dolusu karışık problem olarak algılıyordu.
Kuşkusuz en acı veren domino taşı, mahkeme başkanının verdiği düşük nafakaydı.
Aylık nafaka, 14 bin liradan 2 bin liraya gerilemişti.
Bu, kuş tüyü döşeği çivili yatakla takas etmek demekti.
Başarılı olmaya yemin etmişken, başarısız olmaya mahkumdu.

Satrançta alınacak ilk ders:
Ne denli çok kareye hakim olursan o kadar sonsuz seçeneğin olur;
ve düşmanın hareketleri de bir o kadar kısıtlanır.
Alara, parlak açılış sonrası rakibin çıkmazını görerek oyunu bırakmasını bekleyen bir satranç oyuncusuydu.
Bense oyunun başında elimi, canlılıkla ancak biraz gönülsüzce oynamıştım.
Riskli bir gambitle öne geçeceğimi gözden uzak tutmuşlardı.

Alara, oyunu her defasında oynadı, her defasında da kaybetti.
Hiçbir spor kulübü futbolcusu bu maçlardan geçer not alamaz.
ÖSS’ye girip bütün soruları yanlış yapamazsın!
Akla mantığa sığacak iş değil…
Çünkü, bütün soruları kasten yanlış yapmak için tüm doğruları bilmen gerekir!

Annesi, karanlıkta duran bir hayalet yönetmendi.
Sürekli değişen avukatlar, oyuncu kahvesindeki figüranlardı.
Ateş üstündeki kestaneleri hep başkalarına aldırıyordu.
Fakat, kendisinin başrol oynadığı bir filmde olduğunu finalde öğrendi!
Tıpkı, kahramanın attığı dikkatsiz bir adımın, bitişte, kendi geleceğini kaydırdığı trajedik masallardaki gibi…

Doktrin: “Kasapların tartışmasında koyunların taraf tutması, koyunların kaderini değiştirmez.” – Sümer Atasözü

 


 


87. BÖLÜM

27 Temmuz 2020 Pazartesi

Hanımefendi, çocukların ablamda kalmasını bahane ederek serzenişte bulunuyor:

Ceo: Çocuklara nasıl bakacağımızı biz iyi biliriz.
Hanımefendi: Sonuçta ben anneleriyim. Babaları iyi olsaydı da tek çocuk yerine ikisinin de özel okulunu karşılardı…

Şeklinde iğneli bir mesaj alıyoruz.
Çıbanı yeniden deşmeye karar veriyor.
Mesele parayla ilgili değil ki, güvenle ilgili…

Ceo: O zaman sana verilen nafakayı başka yerlere harcamayıp çocukları özel okula yazdırsaydın ya!
Hanımefendi: Dır dır dır, vır vır vır…

Kasedi tekrar başa sardık.
Düşmanlık tortusu güçlü; ve yaşamını değiştirtecek kadar etkili.
Aralarını düzeltmek için aylar gerekti, bozmak içinse bir saniye yetti.
Ama birini seviyorsan, sevdiklerini de sevmelisin.
Onları yükseltmen gerekir, düşürmen değil…

Talo, pişman olduklarını ve anlaşacaklarını söylüyor.
Fakat edebiyatı seviyor ve matematikle konuşmuyor.
Şimdi de bayramdan sonraya gün verdi.
Bu layüsellik; avukatının, bize ve onlara farklı konuştuğunu gösterir.

Avukatının anlattığı kadar hicranla dolu olsalardı,
yırtıcı bir pençe uzatmak yerine güvercin gönderirlerdi.

Avukatı sahiden icazet almış olsaydı, rakam telaffuz edebilirdi.
Ve “mesul benim” diyerek engin mezralarda at koştururdu…

Doktrin: “Deveye cilve yap demişler, kıçıyla köy devirmiş.” – Türkiye

 


 


88. BÖLÜM

21 Ağustos 2020 Cuma

Karakolda protokol davası için 10 sayfa imza örneği verdim.
Bilirkişi raporuna göre:
Benim imzam, benim imzama benziyor,
Alara’nın imzası ise ne ona, ne bana benziyor.

Bu ay karakola öyle çok geldim ki belki devlet bana Ziraat’ten memur maaşı çıkartır. 🙂

*

Bugün Ceo çocukları aldı ve Karaburun’a Öner Abilerin yazlığına geçtiler.
Ben de siyah ve beyaz iki tavşan yavrusu götürdüm.
Ben, Ceo, Annem, Ablam ve çocukları, benim p*çler ve Ceo’nun oğlu Mart ile eylendik. 🙂

Doktrin: “Üzülme evlat, kaybettim sandıkların, belki kurtulduklarındı.” – Charles Bukowski

 


 


89. BÖLÜM

7 Eylül 2020 Pazartesi

Erto:
Talo aradı, Alara demiş ki…
“Mahallemizdeki okullar Suriyelilerle dolu ve berbat.
Özcanlar İlköğretim Okulu’na vermek istiyorum.
Okul müdürü bağış isterse 600 liraya kadar öderim.
1.000 lira isterse gücüm yetmez, CK yardım eder mi?

*

Bazen haklıyı bulmak için tarihe bakmak lazım.
1 milyon saniye önce 12 gün önceydi,
1 milyar saniye önce 1990 senesiydi.
10 milyar saniye önce 1705 yılıydı.
Zamanında beni, lanetlediğiniz derecede kullandınız.
Ama bir ineği beslemeden sağamazsınız.

Neden sürekli şikayet ediyorsun?
Ben mutsuzsam senin şikayetinle mutlu hissetmem ki.
Eğer sen mutluysan da nafile işlerle uğraşmazsın.
Böyle saçmalıklara harcayacak vaktin gerçekten var mı?
Ben zaman bulamıyorum.

Rüya gördüğümü fark edince, rüyama hükmeden bir insanım.
Zeka seviyemin altındaki herkesle diyalog beni yıpratıyor.
Çünkü onun yerine de düşünmeliyim.
Ama zamanım yok…

Doktrin: “Zaman mı bizim üstümüzden akıyor, yoksa biz zamanın içinden mi geçiyoruz?” -CK-

 


 


90. BÖLÜM

29.09.2020 Salı

Urla davasına çıktım.
Gelmesi zorunluydu, ama yoktu.
Şikayet et, dava aç, gelme…
İftiranın acelesi vardır; fakat hakikat sabırlıdır.

Avukatı kalkıp:
– Şikayetimiz devam ediyor… dedi.

Mahkeme çıkışı aynı avukat şunu demesin mi:
– Boş boş işler!.. 🙂

*

II. Dünya Savaşı sırasında İngiltere Başbakanı Churchill,
ulusa sesleniş konuşması yapmaya gidiyormuş.
Radyo binasına girerken, taksi şoförüne sormuş:
– Beni yarım saat bekleyebilir misin?
Karanlıkta yüzünü göremeyen şoför,
– Özür dilerim bayım, ama zamanım yok. Başbakanın konuşmasını dinlemeliyim… demiş.
Churchill vatandaşının ilgisinden çok hoşlanmış.
Bir sterlin tomarı bahşiş uzatmış.
Parayı gören taksi şoförü yerlere eğilip saygıyla selamlayarak şöyle demiş:
– Bir yere ayrılmadan sizi bekliyorum efendim, s*kerim Çörçil’i. : )

Doktrin: “Fare sığamadığı deliği görünce kıçına kabak bağlarmış.” – Türkiye

 


 


91. BÖLÜM

13 Ekim 2020 Salı

Boşanma davası tanığı Fatmagül Hanım konuşuyor:
Benim suçum ne!
“Anahtarı cebimde olan (yalan), ikimizin yaşadığı ortak bir ev var.
İlişkimiz yıllardır sürüyor…
Bir gün başka bir kızla üçlü grup yaptık.
Sonra ben sarhoş olup sorun çıkardığım için,
beni dövdü ve kapının önüne attı!”

Bu yolda devam, aferin!..
Martı b*kuynan deniz kirlenmez.
Hayatımda her daim mağdur olan benimdir.
Burada da mazlum olan benim.
Hem yazık künah bana.
Gene acımasızca bir bühtana kurban gidiyorum. 🙂

Kim oğlu gay olsun ister ki? Bu onulmaz bir acı…
Öte yandan kim Zeki Müren gibi güneş saçan bir evladı istemez?
Bu yaşanması kıymetli, eşsiz bir gurur…
Yani, gökten inmiş semavi bir yeteneğe haiz, olağanüstü sanatıyla milyonları büyüleyen birini,
cinsel seçimi nedeniyle affedebiliriz.
Bu iltimaslar neden benim için de geçerli olmasın?

*

Tezgahtar kalitesine methiyeler dizerek paraşütü pazarlıyor:
“Açılmazsa geri getir abi, değiştiririz!” diyor. Açılmazsa mı?..
Evlilik de böyle işte…
Zehir ne kadar lezzetliyse o denli sinsi ve başarılıdır.
Aşıklar, zamanın dondurulduğu bir kozanın içindedirler.
Ancak ilahlar, insanı arzularına ulaştırarak cezalandırırlar.
Yakıcı zehri tatmadan aşk yaşanmıyor.
İlişkilerde öyle tek düğmelik çözümler yoktur.
Bir sabah yeniden doğmak için her akşam ölmek gerekiyor!

Doktrin: “Ele verir fetvayı, kendi s*ker Fatma’yı.” – Anonim

 


 


92. BÖLÜM

22 Ekim 2020 Perşembe

İzmir 37. Asliye Ceza Mahkemesi’nde Alara’ya Ceza Davası Açılmış.
Bana atılan mobbing yalanına kızarak şikayetçi olmuştum.
Talebim haklı bulunmuş ve iftira davası açılmış.
Talihim de vardı kuşkusuz…
Fakat talihin, cesurdan yana olduğunu söyleyen atasözünü de unutmamak gerekir.

Demek kamçıyı vurma sırası bana gelmişti.
Zaten her zaman hatalı olmam istatistiksel açıdan olası değildi.
Meleğim demedim, sütten çıkmış ak kaşık hiç değildim;
ancak o da, konuşulunca yüzü kızaran rahibelerden değildi.

Turpun büyüğü heybedeydi; beklemedeydi…
Açılmak üzere beklettiğim beş davam daha vardı.
Fakat bulanık suda balık avlamak istemedim.
Kızılderili çocuk duman dağılıncaya dek beklemeli…
Bazı silahlar hemen sıkılırsa kudretini örseler.
Uçan balonda kum torbasını, yükselmen gerektiğinde bırakmalısın.

Gemiler, kendileriyle yarışan yunus balıklarını görünce hız keserler.
Çünkü sevimli yunuslar, kaybedince intihar ederler!..

Doktrin: “Düşmana savaşmadan boyun eğdirmek, maharetin doruk noktasıdır.” – Sun Tzu

 


 


93. BÖLÜM

27 Ekim 2020 Salı

Protokole atılan imzalardan kendininkini benim attığımı iddia ediyordu.
Bilirkişi sonucu:
CK imzaları CK’ya aittir.
Alara imzaları CK’ya ait değildir.

Alara imzaları kuvvetle muhtemel kendisi tarafından atılmıştır.
Ancak yüzde yüz netlik bulunmadığından, iftira suçu oluşmamıştır.
Dolayısıyla, kamu davası açılmasına yeterli delil yoktur.

Bize burada da iftira atıldığından şikayetçi olmuştuk.
Onu da bu argümanla çürütüyorlar:
“CK, kendisine iftira edildiği iddia etse de, şikayet hakkının anayasal hak olduğu,
Alara’nın da bu hakkını kullandığını belirtmek isteriz.”

Adil olanın peşinden gidilmesi doğrudur,
güçlünün peşinden gidilmesi ise kaçınılmazdır.
Ama bizim millette başarı düşmanlığı var.
Fenerbahçe taraftarının Galatasaray nefreti, Fenerbahçe sevgisinin üzerinde.
İşte bunların da kazanmaları mühim değil, benim kaybetmemdir asıl önemli olan…

Bu davalar benim için adeta ilkler ansiklopedisi…
Her gün avukatıma ve postacıya “Bugün ne var tezgahta?” diye sormaktan helak oldum.
Uzun zamandır sesleri çıkmıyor; acaba barıştık mı?
Sanki demirden bir perde, güvenlik şemsiyesi gibi beni koruyordu.
Ancak barışı, savaşın yokluğu olarak tanımlamak aptallık olurdu!

Doktrin: “En güçlü olduğunuzda zayıf görünün, hareket halindeyken sizi duruyor sansınlar, düşmana yaklaşırken kendinizi uzakta hissettirin, uzaklardaysanız da düşman dibinde olduğunuza inansın. – Sun Tzu

 


 


94. BÖLÜM

2 Kasım 2020 Pazartesi

Urla davası için edimsel olarak Urla’ya gelmiyor.
İfadesini Bornova Adliyesi’nde bir mahkemede veriyor.

Alara:
Okul ücreti eşim tarafından bilgim dışında çekilmiştir.
4.500 lira maddi zarar söz konusudur.

Ece Hanım:
Haziran fiili olarak okula gidiyor mu?

Alara:
Bir yıl gitmişti. İkinci yıl indirimden yararlanmak için erken ödeme yapmıştık.

Soru ne?.. Cevap ne?..

Ece Hanım:
Okula ödeme kimin tarafından yapıldı?

Alara:
Eşim CK tarafından, kendi hesabından yapılmıştır.
Eşimin okula hiçbir zaman başvurusu olmamıştır.

Son cümle çenesuyu çorba, laf salatası.

Ece Hanım:
Asya’nın bu yıl okul kaydı ne alemde?

Alara:
Eşim kabul etseydi aynı okula devam edecekti.
Ben evi terk edip Bornova’ya babamın evine taşındım.
Okul iadesini alabilseydim orada bir anaokuluna yazdıracaktım.

Ece Hanım:
Ücret iadesiyle ilgili eşinizle görüştünüz mü?

Alara:
Beni ücret iadesiyle ilgili aradı, “Onay ver!” dedi.
Psikolojik durumumun elverişli olmadığını söyledim.
Aradan zaman geçince de olaylar çirkinleşti ve bu hale geldi.

Son iki cümle manipülasyon ve laf kalabalığı…

Bunları duyunca onların beyin ölümünün gerçekleştiğini düşündüm.
Veleddalin amin… Amel defterleri kapandı…

Bütün blöfler elinizde patladı.
Havanızı gören elinizde “Royal Flush” var sanırdı;
oysa kartlar açıldığında “High Card”dan fazlası yoktu!

Ben savaşı kazanamamıştım, fakat onlar kaybetmişti; iki yıllık çaba, anlamsızdı.
Kendi haline bıraksaydı, belki her şey aynı derecede güzel gelişecekti.
Onu anlamıştım, fakat neyi çözerdi, hangi meseleyi hallederdi?
Bununla beraber, problemi anlamak çözümü bulmaya yetmiyordu.

Doktrin: “Poker masasında ilk yarım saatte yolunacak enayinin kim olduğunu anlayamazsanız, o enayi sizsiniz demektir.” – Rounders

 


 


95. BÖLÜM

30 Kasım 2020 Pazartesi

Avukatlarım şans eseri Alara’nın sicil kaydına ulaşıyorlar:
2009 yılında, çalıştığı gsm şirketinden, müşteki K.Ö.’yü defalarca aramışlar.
“Kişinin Huzur ve Sükununu Bozma” suçundan ceza almış.
H.A.G.B. ile salıverilmiş.
Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması:
Sanık, yeniden suç işlemeyeceğine kanaat getirilirse salıverilir.
5 sene içinde suç işlerse, yeni ve eski cezaları birleştirilerek infaz edilir.

*

Geçmişi kontrol eden, geleceği de belirler.
Hayatın farklı patikalarında karşılaşılan her deneyim, yitirilen bir masumiyettir.
Alınacak ders basittir: Geçmiş güçlüdür.
Daha önce olanlar gözümüze büyük görünürler;
alışkanlık ve tarih kokusu her eyleme güzellik kazandırır.

Sanırım evliliğin de bir tek güzel tarafı var:
Bu esnada başkasıyla evlenemiyorsun.
Seni yeni bir evlilikten kurtarıyor.
Evlenene dek her şey yolundaydı.
Bana hep en iyi kartlarını göstermişti,
ama henüz görmediğim, en kötülerden oluşan bir yarım deste daha vardı…

Doktrin: “Hey yolcu, yollar yapılmaz; yürüyerek oluşturulur.” – İspanya

 


 


96. BÖLÜM

10 Aralık 2020 Perşembe

Erto, tapu davasına girip,
olayları tüm çıplaklığıyla anlatan harika bir tanıklık yaptı.
Ben bile kendimi böyle savunamazdım.
Çocuk, bu davalara başlamadan önce 1.90 boyunda, mavi gözlüydü.
Davalar süresince boyu 1.31’e düştü ve gözleri karardı.
Hatta adam, boyu uzasın diye her sabah bir kasa süt bile içti.
Türküye seninlen gurur duyuyor Cep Herkülü. 😀

*

Kafamın içindeki sekmeler bir türlü kapanmıyordu.
Merih’ten gelen bir ziyaretçi, aile tartışmalarımızı dinlese şaşar kalırdı. 🙂
Belki de Alara’nın sorunu, korkmaktan korkmaktı.
Onu da bazen anlıyordum: Kimi zaman saldırı, en iyi savunmaydı…

Doktrin: “Tanrım, bana 24 saat hiç kimseyi ve hiçbir şeyi yargılamama gücü ver.” – Anonim

 


 


97. BÖLÜM

11 Aralık 2020 Cuma

Tapu davasında, bilirkişinin, ev ve arabaya keşif yapması için 2.270 lira (291 $) yatırıldı.

İki adet keşif harcı: 769,80 lira (104 $)
Üç bilirkişi ücreti: 1.200 lira (162 $)
Keşif yolluk gider avansı: 300 lira (40 $)

*

Yaşadıklarımız mini belgesel gibi.
Bunları neden yapıyoruz?
Ben onlar için gece gündüz çalışmadım mı?
Alara’yı kurtarayım derken az daha hayatımdan oluyordum.
Ama ölürseniz, hiçbir şeyi kurtaramazsınız!
Ölümü geciktirmek sonsuzluğu kısaltmaz, diyor birisi…
Evet, ama yaşamı uzatır sanki!…

Doktrin: “Ölümü geciktirmek sonsuzluğu kısaltmaz.” – Lucretius

 


 


98. BÖLÜM

25 Aralık 2020 Cuma

Boşanma davasına bir ‘ara dilekçe’ sunuyoruz.
Başımıza gelenleri, iftira davalarını ve
tapu davasında nasıl dolandırıldığımızı anlatıyoruz.

1.774 kelimeden oluşan bu uzun yazı yerine şu eylenceli satırları ekliyorum:
Düzce’de düzülen vatandaş
Şişli’de şişlenen vatandaş
Çıldır’da çıldırmam
Şemikler’de memikleri emiklerler
Sarıyer’e bariyer yaptırdım
Başıbüyük’te başıma büyük işler gelmesi
Akaretler’de hakaretlere uğramam
Çağlayan’da ağlayanlar
Taksim’de taksim ile kaza yapmam
Burdur’da burdurmam
Künefeyi Hatay’da yemem hataydı
Darphane’de darp edilmem
Sakarya’da sakarlara rastlamam

Umarım başıma daha büyük talihsizlik gelmez.

Doktrin: “Yalakanın hası; efendisi osurunca derin nefes alandır.” – Anonim

 


 


99. BÖLÜM

28 Aralık 2020 Pazartesi

Ben, iki avukat ve beş tanık, ofiste temrin yapıyoruz.
Görüyorsunuz; biz dersimizi çalışıyoruz…
Bir ara Ece Hanım tüm masaya döndü ve şöyle söyledi:
“Bu dava bana geldiğinde dilekçelerdeki tuhaf ithamları okudum.
Sonra müvekkilimi dinledim. Doğruluğunu sınamam henüz kabil değildi.
Fakat aylar geçti ve şu an gelinen noktada tüm dava şemasını kafamda haritalandırıyorum ve
olayların, geçmişten bugüne CK’nın anlattıklarıyla birebir örtüştüğünü görüyorum.
Demek bu davada bana hiç yalan sarf edilmemiş.
Bu dürüstlük merhalesine, meslek hayatımda hiç rastlamadım.”

Bir bal kavanozunun içinden dışarıyı seyrediyorum.
Mutluluktan uyuşuyorum…

*

Aynı gün birden eski avukatım Erkan Abinin ölüm haberini aldım.
Bir köşeye oturmuş düşünüyordum.
Sanki camdan bir odanın içindeydim.
Dışarıdakiler beni net görüyor, fakat ben onları göremiyordum.
Bir yayanın ayak sesleri uzaklaşıp kayboluncaya kadar dinledim.

O an bir insanın öldüğüne inanmıyorsunuz.
Elimde, ölümünden sonra beni yıllarca idare edecek kadar hikaye vardı.
Ama aynı şey değildi.
Bir daha onunla asla konuşamayacaktım.
Hatta bu argüman, içimizde öldürdüğümüz bazı insanlar için de geçerliydi!..
Ve onun bir gün ölmeyeceği, her gün mutlu ediyordu beni.
Ama öldüyse eğer, sinemalara gidemeyecekti…

Doktrin: “Ölmek bir sanattır. Her şey gibi eşsiz bir ustalıkla yapıyorum bu işi.” – Sylvia Plath

 


 


100. BÖLÜM

29 Aralık 2020 Salı

Bu celsede sadece bizim tanıklarımız dinlenecek.
Tüm mahkemelere eksiksiz iştirak eden kendisi ve annesinin tozunu bulana aşk olsun!
Duruşmaya avukatı tek başına katılmış.
Eski duruşmalara nazaran daha korumacı davranmış.
Bu, arada para aldığını gösterir.

Onların yergilerine karşı savunma yapmak zorunda kaldık.
Omay çıkmış beni öven bir konuşma yapmış.

Fahri Abinin konuşmasının yarısında Talo girmiş.
Talo, duruşmaya sonradan geldiği için Omay’ın kim olduğunu çözememiş.
Not kağıtlarını da saklama gereği duymamış.
Omay oradan okumuş…

Kargacık burgacık bir el yazısıyla tanık listesindekilerle ilgili kısa hisseler varmış.
Director için yarım sayfa, Ceo içinse bir tam sayfalık liste göze çarpıyormuş.
Gazetelerin hafta sonu dağıttığı bulmaca ekleri gibi: Tam sayfa. 🙂

Omay’ın bölümünde:
“Erkekse tanımıyoruz, kızsa sevgililerinden birisi olabilir,” notu düşülmüş.
Kıçına yılan kaçan, çıkarmak için leylek arar, derler. 🙂

Agresif hakim herkesi paylamış.
Avukatım Ece Hanım bile fırçayı yemiş.
Hatta bir ara kamera kablolarına bağırıp hakaretler yağdırmış.
Yetmemiş, mübaşire uçan tekme atmış. 🙂

Ceo, şarap tadında bir konuşma yapmış.
Mahkemeden çıkarken net tespiti şuydu:
“Bunların bir davası yok. Sadece iş bozma, yorgunluk, oyalama.
Hatta, sonunda bir hedefe varma gibi bir kaygıları da yok!

“Çıkarken hakimle göz teması kurduk, elimle selam verdim, selam verdi ve baş salladı
Hakime her istediğimi sonuna kadar anlattım; temiz. Müsterihim…”

Beni yorup oyalamak için bir yola girdiler…
İlk aylarda tüm barutlarını tükettiler.
Ateş sırası bana geçince de “Biz ettik sen etme edebiyatı…”
Başarıyı ‘hedefe ulaşmak’ olarak tanımlarsak Alara çok başarılıydı.
Gerçek sorun ise bir hedeflerinin olmayışıydı!..
Açtığım davalarla kendi kullandığım ilaçları onlara tattırmak istiyordum.

Siz kimsiniz de benim hayatıma ipotek koyuyorsunuz?
Bundan böyle benim adımı ağzınıza alırken salavat çekin!

Doktrin: “Maksat sezilir ve düzen bozulur.” – Goethe

 


 


101. BÖLÜM

31 Aralık 2020 Perşembe

Sabahın erinde uyanıp Alara’yı aradım.
Bu işe bir son vermek için buluşmalıydık.
Tok, madensel bir tınıda konuşmaya başladı.
Gerçek sesi değildi.
Aramızdaki arkadaşlık ilişkisi bile duvarların ardında kalıyordu.
Yine de kabul etti.

Akşam avm’nin açık alanında bir kafede onu bekliyordum.
Hafif çiseleyen kokulu yağmur, kaktüslerin karnını yarıyordu.
Bahçedeki minik havuzda suları kırıştıran rüzgar yüzümü yaladı.
En az yedi kere konuşacaklarımı planlamıştım.
Yeni bir devrin şafağını keşfetmeye hazırdım.

Bir taksiden indi ve sakıngan adımlarla yürümeye başladı.
Selamıma karşılık bile vermedi; ilgilenmeyen bir tavır takındı.
Gözleri, havalimanında eli levhalı yolcu bekleyen adamları arar gibiydi.
Ona koştum ve cesaretimi toplayıp elini tuttum.
Fakat elini usulca çekti ve benden hayli uzaklaştı.
“Ama eksilerek sever insan,” dedim.
Eliyle havada çember yarattı; “anlaması zor” gibi bir işaret çizdi.
İşaret parmağı, daireyi yaratmadan önce tıpkı bir namlu gibi beni göstermişti…

Ben garsondan sade Türk kahvesi istedim.
Tercihi, kremalı soğuk kahveydi.
Garsonun bomboş bir suratı olduğunu söyledi.

*

– İnsan, bir teşebbüsün, onu öc almak istediği kimseden yüz kat daha fazla üzeceğini, ötekininse kılının bile kıpırdamayacağını önceki tecrübelerinden bilir.
Dava statükosu buzlu bir zeminde çok yavaş hareket ediyor… dedim.
Söylev çekmeye, kitapların dilini konuşmaya başladım.

– O zaman bana bir iş yeri aç! Bir işim olsaydı senden nafaka dilenmezdim!.. dedi.
– Amk!.. dedim. Bir işe ihtiyacın yok ki senin…
– Amk! dedi bana. Paraya ihtiyacım var ama!..
– Parayı zekanla kendine çekersin, peşinden koşmazsın.
Arılara asgari ücret ödenseydi bir kavanoz bal 200 bin $ ederdi.
Sense hiç çalışmadan para koparma derdindesin.
Nerden geliyor bu yoğurdun bolluğu?
Kazandığın parayı çoğaltmak yerine harcadığın parayı azaltsana… dedim.

Garson, siparişleri sertçe masaya bıraktı.

– O zaman bana bir iş yeri aç, ben de girişimci olayım!
– Gidip köye yerleşmekle köylü olunmuyor ki…
Sana uçak alsam pilot olabilir misin?
Ticaret dinamiğinden bir milim anladığın yok.
Salladığın örnekler evrenine bir baksana!.. dedim.

Bir sükut dakikası oldu.
Sol el parmağının birisi ojesizdi.
Unuttuğunu düşündüm.
Sol el cilası düzgün çekilmişken sağ el tırnakları sarsakça boyanmıştı.
Kafede ısıtıcıdan çıkan beyaz-gri karınlı alev, halka küpesinde onlarca yıldız yarattı.
Yüzünü al bastı, şakaklarına kan hücum etmiş olmalıydı.

Bir makine davranışıyla kahveye uzanıp köpük emdi.
Ezberletilmiş cümlelerle kitabi kitabi konuşarak söyleve başladı:
– Acur 10 milyon ve 120 bin lira nafaka verdi ama!…
– Olaya benim açımdan bakmalısın, dedim.

Küçüktüm, pazarda su satıyordum ve annemle salçacıyla pazarlığa tutuşmuştuk.

– 10 milyonluk evi 5+5 olarak bölüştüler. Adam 120 bin lira nafaka verdi.
Ben de 1 milyon liralık ev ve 14 bin lira nafaka veriyorum!
1/10 yapar. Ben Acur’un onda biri kadar para kazanıyor muyum?
O zaman neden hala kirada, defterimin dürüldüğü, acılarla dolu, böcekli bir evde kalıyorum?

– Eli açık olmakla kerizliği birbirine karıştırma!.. diye bağırdı.

Tartışma giderek, inatçı profesörlerin fakülte toplantısına dönüştü.
Alp Er Tunga öldü mü?
Issız acun kaldı mı?
Ödlek öcün aldı mı?
İmdi yürek yırtılır?

Sürekli canımı sıkıyordu.
Gerçek bir şovenist gibi, kavga etmek ihtiyacıydı.
Çılgın bir duygusallığı vardı.
Başkalarının bilmediklerinden haberdar gibiydi.
Nutuk çekme sırası bendeydi…

– Karakterinden büyük başarının gerilimine dayanamayan kişiler çöker.
Çünkü başarıya gerçekte değil, hayal dünyasında dayanabilirler.
Bu paraları alsanız bile zengin olamazsınız… dedim.

– Keşke annemi dinleyip seninle evlenmeseymişim… dedi.
– Peki o zaman annenden konuşalım… dedim.

Evde bulduğumuz muskadan, bana yaptıkları büyüden söz ettim.

– Bu tür ilkel tılsımlar, kötülüğü uzak tutmaya yaramaz,
olsa olsa, bir sihirbazın şapkasındaki aylar ve yıldızlar kadar yarar… dedim.

Lal olmuş, bir sus oyununda rekora koşar gibiydi.
Eliyle ağzına fermuar işareti yaptı.
Sonra bir telefon geldi ve açtı.
Onunla da konuşmadan sadece “on sus saniyesi” kadar dinledi ve yumdu.

Aylardır sadece dava dilekçeleriyle savaşıyorduk.
Kağıtlardan kafamı kaldırmış, çöplükte altın bulmuş gibiydim.
Zindandan kurtulan bir mahkum kadar rahatlamıştım.
Söyleyeceklerimin çoğunu söylemiş, kuş gibi hafiflemiştim.

– Bir şeyler söyle bana. Belki diyeceğin bir tek sözcük hayatımı kurtaracak… dedim.
– Gerçekten budalasın ve bu, kötülükten daha tehlikeli…

O kazanamamıştı ama ben kaybetmiştim.
Bu aşkta ne yüceltilmeyi, ne aşağılanmayı hak etmiştim.
İstediğimi söyledim ve sadece susarak beni yendi.
Artık savunmadaydım ve sorun çıkarma yeteneğimi kaybetmiştim.
Yeterince konuşmuştum, ama hiçbir şey söylememiştim.

– Gadre uğradığına inanıyorsan size yardım etmeye hazırım… dedim.
– Bugünlük gerginlik kotam doldu…

O dakikada yılan olup beni ısırmaya hazırdı.
Bu kez ben tiz perdeden “git” diye cırladım.
Ardına bile bakmadan, gri yağmurluğuyla kaldırımda yürüyüp uzaklaştı…
Kahvesine bastığı çikolata kaşığı soğuktan erimemişti bile…
Uçamayan kuşlar yağmurdan ıslanan kanatlarını kurutmak için sobaya yaklaşıyordu.

Davaların komplikasyonları bende, çok konuşup başarısız olmak,
ondaysa susarak başarılı olduğunu zannetmek şeklinle zuhur etmişti.

Herkes, en güçlü yeteneklerinin yanında en zayıf özelliklerini de barındırır.
Yani bir insan ne kadar zekiyse o kadar aptallık yapması için olanağı vardır.
Yetenek ve bencillik aynı madalyonun iki yüzüdür.

*

Lütfen erkekler kusura bakmasınlar, bu blogu gezenler genelde iyi kadınlardır.
Buraya kadar okuyan güzel kadınlar, gözünüz her parladığında,
sizinle aynı anda kalbi atan, heyecanlanan, yakışıklı bir sevgili ve
cin bakışlı, parlak gözlü bir çocuk dilerim…

Doktrin: “Eğer tek amacınız zengin olmaksa, asla başaramayacaksınız!” – John D. Rockefeller

 


 


102. BÖLÜM
31 Aralık 2020 Perşembe

Talo’ya, yılbaşı sepeti ulaşmadı.
Telefonlarımızı açmamış.
Kasti yapılmış bir şey değil…

Kayınpeder, ona gönderdiğim yılbaşı sepetini almış.
Hiç aramadı ve sormadı.
Mutluluğum için alması kafi.

Aslında ufak şeylerden de mutlu olabiliyorum…
Sorun o ufak şeylerin büyüklüğü…

Önce bir zeytin dalı uzattım.
Sonra gökyüzünü ortadan ikiye yardım;
bir güvercini uçurmak için.
Aslında her şeyi düzeltebilirdim!
Ama önce darmadağın ederek!

*

Geçirdiğim en iyi noeldi.
Kepenkleri indirip, kimseyi görmeden vurup kafayı erkenden yattım.

Doktrin: “Bazen bir şeylerin yoluna girmesi için, her şeyin rayından çıkması gerekir.” – T. S. Eliot

 


 


103. BÖLÜM
7 Ocak 2021 Perşembe

Urla davası görüldü…
İmza asılları henüz toplanmamış.
Yeni duruşma günü: 29 Nisan – 10.40

*

Aile mahkemesine sunduğumuz protokoldeki kendi imzası için,
“Kocam imzamı taklit etti,” demişti.
Öyle çıksaydı bana dava açılacaktı.
Bilirkişi, “Bu imza, olasılıkla Alara’nın elinden çıkmıştır!” kararını verince takipsizlik almıştık.
İtiraz etmediler ve karar kesinleşti.

*

Hayatımda iki tip insan var:
1. Diğerlerini kabul edenler
2. Hiç kimse

Ahir hayatımda, tek eşli olarak sürdürülen ilişki, eğer varsa da çok azdı.
Bunları neden mi anlatıyorum?
Çünkü, davaların müsebbibi tam olarak bu mizaçtır.
Tüm bunları okuyan bir erkek, benim yerimde olmak için neler vermez!
Peki ben kendi yerimde olmak ister miyim?

İki evliliğimde de suç benimdir.
Hanımlarımın hiçbir kabahati yoktur.
Hepsi benim hatalarımla sonlanmıştır.
Sevgililerim de tamamıyla masumdurlar.

Doktrin: “Sürekli kalabalıkları arayanlardan sakının; tek başlarına bir hiçtirler.” – Charles Bukowski

 


 


104. BÖLÜM

27 Ocak Çarşamba

Alara ve annesi, Mordoğan’daki evlerini Ardıç tarafına taşımışlar.
Dört hafta çocuklarımı göremedim.
Haziran kucağıma atlayıp bir örümcek gibi ayaklarını belime sardı.
Sarmaşık gibi bedenime dolandı ve heykel olup beş dakika bekledi.
Ancak bu defa suçlu bendim.
Anneleri istediğimiz an enikleri teslim ediyor.

Pisik, yazı yazmayı öğrendiği için bir şeyler karaladı.
Sonra ona hayvan rumuzlarımızı yazdırdım.
Bayağı eylendik. 🙂
Annesini unuttu, ben onu da eklettim.
Bundan böyle listenin başına her daim annesini yazmasını tembihledim.

pisik: haziran
çomar: mart
fare: alara
çiyan: asya
kutik: bendeniz
tombul civciv: meyra
sincap: çok eski bakıcımız
pofuduk koyun: yasmin

*

Ben de jestlerine karşı, kin güdümü kırarak nafakayı,
PTT yerine İş Bankası’na yatırmaya başladım.
Aylar önce bu isteğini yerine getirmemiştim.

Doktrin: “Fırsatlar çıkmadıkça kabiliyetler işe yaramaz.” – Fransa

 


 


105. BÖLÜM

29 Ocak Cuma

Veli efendinin kuaför dükkanını, iş yeri sahibi kira borcuna karşılık almış.
Artık müşterilerin evlerine saç kesmeye gidiyor.
Ona tahsis ettiğim Yaris’i sürüyordur.
Başkalarının mutsuzluğundan mutluluk devşiremem sevgili günlük.
Zaten çalışmak ayıp değil ki! Belki böyle daha çok para kazanıyordur.
Aslında patron olacak tıynette birisi değil.

Başarılı bir şirketin kurucusu, rahat yatağında keyif çatarak o varlığı elde etmemiştir.
Fiziksel olarak 8 saat çalışmamanın kefaretini 24 saat zihinsel mesaiyle öder.
Sürdüğü sefanın bedelini ise, kaybettiği sağlığı ve gençliğiyle ödeyecektir.
Ancak kendisinden sonraki kuşaklar varlıktan mükemmelen istifade edebilirler.

Doktrin: “Tavuk, kaz kadar yumurtlayayım derken kıçını yırtmış.” – Atasözü

 


 


106. BÖLÜM

7 Şubat 2021 Pazar

Tapu İptal Davası’nda “Bilirkişi Raporu” geldi.
Eylül 2019 yılında sattığım evin 930 bin lira ettiği,
2/3 hissesinin de 620 bin lira edeceği öngörülmüş.
Ece Hanım bu tutara çabucak itiraz etti.

Bilirkişi raporunda,
“Ev açıldı, sorunsuz girildi ve inceleme yapıldı.”
yazısı çok gücüme gitti. Umarım çocuklar evde yoktur.
Onların yerine ben utandım. Bana yapılsa yerin dibine geçerdim.
Küçükken, icra memurları, evimizdeki eşyaları ve renkli televizyonumuzu götürürken de aynı böyle ağlamıştım.

Ece Hanım anında karara itiraz etti. Bu da her şeye itiraz ediyor.

Doktrin: “Herkes üstüme geliyor, diyorsan, ters yöne girmişsindir.” – Fransa

 


 


107. BÖLÜM

8 Şubat 2021 Pazartesi

Mobbing davasında kopyalayarak çoğalttıkları,
beni yalandan ısrarcı gösteren mesajlarla ilgili bilirkişi raporu çıkmış.
Hanımefendinin mesajları kesip yapıştırarak orijinalliğini bozduğu tespit edilmiş.
Ancak inceleme noksan yapılmış.

Ece Hanım derhal rapora itiraz etti.
O da meclisteki AKP gibi… Her şeye itiraz ediyor.
Geçen gün yanlışlıkla, bizim kazandığımız davaya bile itiraz etti.
Az kalsın g*t altına gidiyordum. 🙂

Doktrin: “Balık demiş; ben öldükten sonra s*keyim engin denizleri.” – Atasözü

 


 


108. BÖLÜM

9 Şubat 2021 Salı

“Tanık Anlatımlarına Karşı Beyanımız” dilekçesi harika olmuş.
Olayın kronolojik sırasından sapmadan, nizami bir yapıyla,
okuyucuyu sürükleyen bir filmi andırıyor.
Belagatı güçlü ve retorik bakımdan büyüleyici.
Edebi yönden de oldukça iknaya kabil…
Tebrikler sevgili avukatım; tebrikler…

Doktrin: “Gelin de s*çar ama kaynana daha usturuplu s*çar.” – Atasözü

 


 


109. BÖLÜM

12 Şubat 2021 Cuma

Çocuklar ofise geldiler. Ekseri neşeleri yerindeydi.
Fikir odasında üçümüz yalnız kaldık.
Ben onların kollarının altındaydım.
Haziran solumda ve Asya sağımda geniş deri koltukta yayılıyoruz…
Asya,
“Baba, annemle barışmanızın vakti geldi; ikiniz de birbirinizden özür dilemelisiniz,” dedi.
Çok şaşırdım. Böyle kitabi kitabi konuşup bilgiç laflar sarf etmezdi.
“Bu da nerden çıktı Çiyan’ım?” dedim.
“Barışın artık yeter, sen de p*çlik yapma,” dedi. 🙂
Sonra sağ omzumdan komple boynuma sarılarak,
“Bence sen çok iyi birisin,” dedi.

Aylar önce, 28 Aralık 2019 Cumartesi günü,
“Baba sen kötü birisin, ama ben gine de seni çok seviyom,” diyerek boynuma sarılmıştı.

Kızımın, hiçbir baskı altında kalmadan, beni tekrar sevmesi için tam 14 ay geçmesi gerekti…

Alara evlense dahi, başka bir adama, bana oldukları kadar asla bağlanamayacaklarını hissettim.

Sonra Mahmut Hoca modumu “on” ile aktif yaparak dedim ki,
“Bakın çocuklar, aslında anneniz iyi birisi. Ama aramıza giren kötü insanlar ikimizi de kandırdılar.
Ve aramız açıldı. Fakat annenizle barışmamız imkansız. Ancak onunla anlaşabilir ve boşanabiliriz.
O zaman beni daha sık görürsünüz ve artık onlarla uğraşmam.”

Haziran hemen atladı,
“Ama o zaman sen bi daha evlenme!”

Ellerimi titreterek havaya kaldırdım, mimiklerim gülme ile korku arasında gidip gelirken,
“Ben ve bir daha evlenmek mi, yaşadığım sürece benim evlendiğimi asla göremezsiniz. Bin yıl geçse bile!”
İkisi de sevindi ve boynuma sarıldı.
Tuhaf bir toplantıydı.
İlk kez gerçekten büyüdüklerini hissettim.

Doktrin: “İnsan, bildiğini zannettiği şeyi asla öğrenemez.” – Epiktetos

 


 


110. BÖLÜM

18 Şubat 2021 Perşembe 10.30

İzmir 37. Asliye Ceza Mahkemesi – İftira Davası
Mobbing saçmalığından “takipsizlik” alır almaz soluğu savcılıkta aldım.
Başvurum haklı görüldü, ki ona “iftira davası” açıldı.
Gene de çocuklarımın annesinin, ağzında maskeyle o mahkeme salonlarında sürünmesi hoş değil.
Biz bunları hak edecek ne yapmış olabiliriz?

Davalarımı, onlara “kötülük olsun” diye açmadım.
Ya kendimi korumak için ya da yakamdan düşsünler diye açtım.

Davaya, kendisi ve avukatı gelmişlerdi.
Birden beni görünce şaşırdı; benzi küle döndü.
Maalesef karşılaşmak zorundaydık.
Talo, vekalet bile koymamış, fakat tuhaf bir şekilde duruşmaya girmişti.
Avukatları da biraz onlar gibi layüsel miydi?..

Ben, Ece Hanım ve Erto koridordaydık.
İçeri ben ve Ece Hanım girdik.
Düşündüğümden çetin geçti.
Çok hiddetli ve patavatsızdı.
Fırsat bulsa beni elleriyle öldürebilirdi.
Çantasından çıkan, kanlı-alevli yılan boynuna dolanmıştı.
Olduğu yerden beni zehirliyordu.
Her saniye mangal dolusu kül yutuyordum.

Evliliğimiz süresince onu sekse zorlayarak cinsel istismar suçu işlediğimi söyledi.
Konuşmanın bundan sonrasının beni sıkacağını anladım…

Ona her şeyi zorla yaptırdığımdan söz etti.
Bir seferinde yatak odasından çıktığımız an yüzüne kaynar su döktüğümü,
ikinci çocuk doğduktan sonra “Sen süt kokuyorsun, kutsal varlıksın!”
diyerek onunla yatmayı falan bıraktığımı söyledi.
Söyledikleri kısmen doğruydu, ama çoğu yalan hamuruyla bezeliydi.
Ona duyduğum umutsuz aşkın kavurucu ilanlarıydı.
Her cümlesinde ayaklarımın altından toprak kayıyordu.
Ardından derin nefesler alıp tuhaf davranmaya başladı.
Sanki bedenini, birisi, rızası dışında yönetiyor gibiydi.
İpleri başkasının elinde olan sarsak, patavatsız kuklaları andırıyordu.

Oflayıp, pufladı… On saniye es verdi.
Birdenbire dert deryasında boğulur gibi iki eliyle kendi boğazını sıktı.
Sesi giderek inceliyordu.
Pırlanta reklamındaki kadınların sesleri bile böylesine sentetik olamazdı.
Bunu gören Hakim,
“Burası utanma yeri değil, her şeyi rahatça anlat!” dedi. (Sanki o ana dek çok utanmış gibi.)
Bunu duyunca temelli coştu ve üst perdeden lügat paralamaya başladı.
Partide seviye giderek düşüyordu.
Münazara birden, Ajdar ile Arto’nun televizyon tartışmasına dönüştü…

… 8,5 yıl boyunca hep zorlamalarıma maruz kaldığını söyledi ve taze iftiralar uydurdu…
Şapkadan tavşan çıkmasını beklemiyordum.
Ama bu kadar yalan atacağını da öngörememiştim.
… Bakıcılarla yattığımı, bakıcısının telefon rehberinden aldığı numarayla eski kız arkadaşına ulaştığını anlattı…
Utanmadan mahkemede bunca şeyi söyledi.
Aslında sırf beni rezil edip, erkeklik onurumu yerle bir etmek için yapmıştı…
İyi olmuştu… Bu, onu tanımamı sağlıyordu…
Bana olan nefreti bir dinamoya bağlansa şehrin elektriğini karşılardı.
Sevgi sahte olabilirdi, ama nefret sahiciydi…

Salonda buz gibi bir hava esti.
Erimiş bir dondurma anında donabilirdi.
Savcı ve kararı yazan kızla göz göze geldik.
Herkes, güncellemesi yarım kalmış eski telefon gibi donmuştu.

Kendimi zayıf hissettim.
Keşke şimdi araba sürüyor olsaydım.
Hatta sıkışmış trafikte kalmaya bile razıydım.
Evimde uzanmış kitap okuyor olabilirdim.
Veya Şovaber’i izlerdim.
Yani başka herhangi bir şey işte…
Bahçede tavuklara acılı salça yedirmek mesela.
Yan komşuda tadilat sesi bile şiir sayılırdı.
Mideme kramp falan girebilirdi.
Belki ishal olabilirdim.
Alerji krizine bile hazırdım.
Arabamın benzinini doldurmak, trafik cezası yemek mesela…
Hatta dermatologda t*şak kontrolüne bile razıydım. (s*kolog)

Hakim burada araya girip,
“Burası Aile Mahkemesi değil,” dedi.
Ancak o ana kadar zaten on dakika konuşmuştu.
Belki de bana böylesine uzun geldi.

Hakim avukatına döndü ve sordu:
Avukatı,
“Yazışmaları ‘kes-yapıştır’ yapmadıklarını, yazıcıdan çıkarılırken yanlışlıkla fazla örnek almış olabileceklerini deklare etti.”
Yanlışlıkla, demek… Yanlışlıkla ha!..
Bir yanlışlık, bu kadar kolay yapılabiliyor yani!
O halde insan yanlışlıkla baldızını bile s*kebilirdi.
Neyse ki bir baldızım yoktu…
Yoksa onun da kaderi mahkemelerde sürünmek olurdu…

Geçen hafta Ceo ile bahçede top oynuyorduk.
Ama nasıl şımarıyoruz. 🙂
Bi vuruyoruz, top yan arsada, bi vuruyoruz ayakkabımız fırlıyor.
Elimizle kaleci Levo’ya top yolluyoruz.
Kıçımızla gol deniyoruz.
Çimlerde kayıp düşüyoruz…
Kaleyi tutan bir şut bile yok.
Sabri Reyiz gibi azıttıkça azıttık…
En son Ceo dedi ki:
“Gol hariç her şey var.” :)))))))))))))

Hanımefendinin bu konuşmasında da,
“Savunma hariç her şey var.”
Yahu bu anlattıklarının davayla herhangi bir illiyet rabıtası yok ki!
Ben ona iftira davası açtım, bunlar beni sanık yerine koydular…

Sonra sıra bana geldi; fakat öyle tatlı konuşmuştu, öyle görkemli yalanlar söylemişti ki,
ağzımdan çıkan hiçbir cümle sanki artık beni koruyamazdı.
Yuvadan ilk kez uçan ördek yavrusu kadar ürkek ve mütereddittim.

Kendimi nasıl savunacağımı kara kara düşündüm.
Bırak da ringe çıkayım; hiç değilse bana kimin vurduğunu bilirim, dedim.
Fakat, sanki söylenecek her şeyi o söylemiş gibiydi.
Onun kadar şahane konuşamama korkusu canımı sıkıyordu.
Tarkan’dan sonra sahneye çıkacak Ajdar gibi sakıngandım.

Hitler’in sağ kolu, ve düşmanları tarafından dünyanın en büyük propaganda dehası sayılan Dr. Goebbels’in bir prensibi:
“Kendinizi savunmak yerine sürekli karşınızdakini savunmada bırakın.”
Aldatma ve çapkınlıklarım, Alara’nın yinelenerek zihni uyuşturan monologlarının bitmez tükenmez sermayesi oluvermişti.

Ama sonra aldım elime sazımı:
“Söylediklerinin %90’ı yalan. Karım gerçek bir manipülasyon ustasıdır. Hatta yalan makinesidir. Eski avukatıyla bir olup beni dolandırdılar. Bunların pekmez dediği tortu, bayram dediği yortudur.” dedim.

Hakim araya girdi,
“Nedir nedir?” dedi ve güldü. 🙂

“Güzel bir atasözü efendim, gerekirse yazdırabilirim.” dedim.
Ve devam ettim:

“Ben bu kadar nefret ettiği biriysem boşanma günü mahkemeye neden gelmediğini ona sormak gerekir. Biz anlaşarak boşanacaktık. Protokol hazırladık. Ev, araba, yıllık nafaka ve evdeki tüm eşyaları aldı. Sonra duruşmaya gelmedi.”

Sonra Hakim araya girip:
“Burası Aile Mahkemesi değil, asıl konuya gel!” dedi.

Henüz onun beşte biri kadar konuşmuştum. Sözler ağzıma maydanoz gibi tıkılmıştı.
Yargıç, teknik bakımdan yaşlı bir hurda olduğunu gösterdi.
Taşa dahi söz geçiren, hatta demiri bile kesen bir hakimdi.
Ama çükümü kesemeyen fenni sünnetçiden de farksızdı.

“Efendim ona yeterince zaman tanıdınız. En azından onun kadar konuşayım.” dedim.
Krizden çıkış amacıyla, nefes alacak bir alana ihtiyaç duymuş,
fakat kendimi gerçekleştirememiştim.

Gülerek avukatlara baktı ve:
“Sanığa her zaman savunma hakkı verilir,” dedi.
Hakim çok iyi birisiydi, ama bana pek iyiliği dokunmadı..

Halisane duygularla devam ettim:
“8,5 yıldır evliyken hiçbir sorun yoktu da, tüm bu sapıklıklar, boşanma davası açtıktan sonraki 8,5 haftada mı başına gelmiş. Hiç merak etmesinler. Bana bugün yaptıkları tüm iftiralar için yeni davalara hazırlansınlar!”

“Ayrıca ben 40 yaşında adamım. Hayatımda kimseden böyle şikayetler duymadım. Sicilim temiz, sabıkam yok. Kimseye tecavüz etmedim ve hakkımda verilmiş bir cinsel taciz hükmü dahi yok!”

“Bu ve annesine güven olmaz.
Bir keresinde evime büyü bile koydular.” dedim.

Hakim, gözlüğünü hafifçe indirdi ve kaşlarını kaldırdı.
Gözlük sapını diliyle emip,
“Ne büyüsü bu yauv!” diye sordu.

Notlarımdan okumaya başladım:
“Nefret Ettiğiniz Birini Şehirden Defetme Büyüsü:
Düdüklü tencerede bişirilmiş süleymancık kuyruğunu,
tavuk g*tü kemiğine yazıp güvercinin ayağına bağlayıp hayvanı salın. Kurban o gün şehri terk eder!”

Ece Hanım söz aldı:
Büyüye, sadakaya pek girmedi.
Başından bu yana tüm kompozisyonu kusursuz paternlerle aktardı.
Sistematik disiplinle bezeli robotik bir ezberle uzunca bir konferans verdi.
Derin bir endişe duyduğunu ifade eden kuvvetli ve iki tarafı da keskin bir açıklama yaptı.
Zor ele geçirilen gerçekleri buldu ve dikkatinden hiçbir şeyin kaçmasına izin vermedi.
Belki geçmişte onunla çok konuşsaydım, benimle ilgili daha sivri analizler yapabilecekti.
“Sanık kendini suçtan kurtarmaya yönelik davranışlar içindedir. Bunların dava ile hiçbir alakası yoktur.” dedi.

Daha sonra Hakim:
“Aile Mahkemesi’ne verdiğimiz ‘kopyala-yapıştır’ ile çoğaltılan yazışma örneklerini getirteceğini söyleyerek mahkemeyi, 3 Haziran 2021 09.50’ye erteledi.

Sanırım hayatta tek başarılı olduğu konu: Mağduru oynamak!

Bu arada Diablo efendinin ayak izlerini takip ediyorlar. Unuttukları bir şey var:
“O ayak izlerinin bittiği yer tehlikeli bir ayı ini!”

Kızdım…
Nafakaya selam, PTT’ye devam. 🙂

Doktrin: “Kıçına yılan kaçan, çıkarmak için leylek arar.” – Atasözü

 


 


111. BÖLÜM
19 Şubat 2021 Cuma

Ece Hanım’a şu serzenişlerde bulundum:
“Çok kötü bir mahkeme geçirdik.
Şikayetçi bizdik, fakat sanık yerine konulduk.
Biz, onlara hesap soracağımız yerde, onlar bizim ağzımıza s*çtı.
Keşke müdahale etseydiniz de beni bu kadar ezdirmeseydiniz!

“Söyledikleri için iftira davası açmamız lazım.
Siz ona da ‘takipsizlik alırız’ diyorsunuz.
Bu hiç hoşuma gitmedi.
Hem aylar önce verdikleri ifadeden benim dahi haberim yok.
Kapıda yarım yamalak okuyup mahkemeye girdik.”

Ece Hanım:
“Sanık kendini savunma saikiyle saldırıyor.
Bilirkişi ‘kes-yapıştır’ yapıldığını sezecektir.
Aylarca istismar gören kişi, yazışmalarında aşık olduğunu dile getirir mi?
Siz eve tedbir koyunca aniden çirkefleşip istismar yalanlarını sıktılar.
Yargıtay kararları var…
Kişinin, kendini savunmaya yönelik beyanları iftira kapsamına girmiyor.
Biraz zaman geçtikten sonra hepsi düzelecektir!..”

Doktrin: “Ordu geçtikten sonra borazanı g*ten sok!” – Türkiye

 


 


112. BÖLÜM

05 Nisan 2021 Pazartesi

Ece Hanım savaşkan,
ve tam bir amazon!
Barışmaya pek niyetli değil.
Fakat Ece Hanım onları yıpratmasaydı, düşman, böyle ucuza pes etmezdi.

“Barış istiyorsanız savaşa hazır olun.” – Jül Sezar

*

Erto, talimatımla Talo’yu aradı. Yanında ben yoktum.
Talo:
Bilirkişi raporunda, tapu davası imzasının Alara’ya ait çıktığını, evi kaybedeceklerini söylemiş.
Fakat elinde kuaför kızla ilgili yazışma örnekleri olduğunu, onların beni zora sokacağını anlatmış.
Erto da:
Yılbaşında ona ulaşamadığımızı, sepet vermek istediğimizi bildirmiş.
Önümüzdeki hafta Ceo, Erto ve Talo bir araya gelecekler.
Sonra Talo bana selam söylemiş. 🙂

*

Benim yazdığım, Ceo ve Erto’nun hatmettiği Anlaşma Notları:
“Çocukların 2-3 aydır bize davranışları çok hoş.
Anneleri tarafından övüldüğümüzü hissediyoruz.
Geçen gelişlerinde babası Haziran’ın saçlarını beğenince annesi ona,
“Evet bebeğim, baban saçlarını beğensin diye böyle taradık,” demiş.
Bunu duyunca çok mutlu olduk.

Çocuklar, her geldiğinde babalarının boynuna sarılıp,
“Baba siz ne zaman annemle barışacaksınız?” diye soruyorlar.
Bence artık bu çocuklara eziyete bir son vermeliyiz.
Burada olmamızın birincil amacı bu!”

Ayrıca…
Protokoldeki imza kesin onun çıkarsa,
belgeye koyduğumuz (anlaşmayı bozan tarafın ödeyeceği) 100 bin $ tazminat hakkımız saklı duruyor.

Biz zaten istenilenleri yaptık ve buna rağmen dolandırıldık!

Talo Bey, siz altı ay önce Erto’yla telefonda konuştuğunuzda,
“Yahu Alara, bu adam sana zaten evini, arabanı almış, 10 bin (aslında 2 bin) de nafaka veriyor,
200 – 300 bin’e de bir cafe, bir dükkan açsın; sen de orada çalış, rahat rahat geçinin işte!” diye konuştuğunuzu aktarmıştınız.

Fakat Talo Bey, biz sizi o tarihten 2 ay sonra aradığımızda ise,
“Tapu davasının imza sonucunu bekliyoruz.” dediniz.
Şimdi de o sonuç ayan beyan ortada.
E şimdi biraz da sizi dinleyelim… 🙂

*

120 bin lira toplu nafaka aldığınız halde her ay 2 bin lira daha gönderdik!

*

Burası Çokomelli – Hatta Etipuflu (Bonibon’lu da)
En Son Söylenecekler
125 bin lira X 2 = Musto ve Taro Davası tazminatlarımız

*

En son Ceo ve Erto’ya, başarısız olsalar dahi üzülmemeleri gerektiğini, çünkü her görüşmenin çetin geçtiğini deklare ettim. Ve ünlü Diplomat Henry Kissinger’ın şu pasajını örnek gösterdim…

Doktrin: “Görüşme, karşılıklı ödün alışverişi anlamına gelir. Görüşme dışında kalanlar, kendileri olsa asla ödün vermeyecekleri fantezisini düşünür dururlar. Ama gerçekte öyle değildir. Karşı tarafta buna mukabil (karşılık) haklarını savunan birisi vardır.” – Henry Kissinger

 


 


113. BÖLÜM

24 Nisan 2021 Cumartesi

E-Devlet hastane kayıtlarından Çiyan’ın (Asya) doktora gittiğini öğreniyorum.
Önemli bir şey değil, ama çok üzülüyorum…

Çocuklar bana bu gelişlerinde epey neşeliydiler.
Asya için başlarda “düz duvara tırmanır” derdik; oysa düz duvarda yürürdü.
Bahçede hemen omuzlarıma çıkmak istedi; tırmandı da…
Isaac Newton’ın meşhur sözü aklıma geldi:
“Başkalarından uzağı görüyorsam, devlerin omuzlarında olduğumdandır.”
Kuşkusuz Alman Gök Bilimci Johannes Kepler bu devlerden biriydi…

Bir Dev’in omuzlarına tırmanmıştı işte.
Sonra Annem:
“Asya yapma. Babanızın beli ağrır:” diye sitem etti.
Asya:
“Ya hayır çıkmam lazım. Tepesinde durucam!” dedi.
O zaman Annem:
“Senin baban olabilir ama, aynı zamanda o benim çocuğum. Şu an ona acıyorum.” dedi.
Asya:
– Hayır Babaanne, çıkmam lazım.
– İyi ama neden?
– Çünkü biz de onun çocuklarıyız. 🙂

Sanki bir günah çıkarma merasimindeydim.
Hani bu çocuklar benden nefret edip yalnız seni severlerdi…
Beni de ölesiye seviyorlar işte…
Çok heyecanlıydım, çocuklar gibi şendim; içimde civcivler zıplıyordu.
Gözlerim buğulandı, bilinmez yerime bir acı saplandı, çocukça ağladım…

Doktrin: “Eğer saçların güzel olsun istiyorsan, bırak çocuklar ellerini geçirsin saçlarından.” – Audrey Hepburn

 


 


114. BÖLÜM

27 Nisan 2021 Salı

Ceo ve Erto, bir restoranda Talo ile 2.5 saatlik bir toplantı gerçekleştirdiler.

Avukatı Dünyadan Bihaber:
1. Aldatma nedeniyle çıkacak tazminatın 1 milyon lira olacağını zannediyor.
Oysa sarih Yargıtay kararları mahfuz; bu işin idamı en fazla 60 bin liradır.

2. Bilirkişi raporuyla protokoldeki imzanın Alara’ya ait olduğu kanıtlanırsa,
tapu iptal davasıyla evin bana geri döneceğini,
dolayısıyla hemen ihtiyadi tedbir koyacağının düşünü kuruyor.
Ancak ev bana değil ki.
Ev, başkasına geri döner. 🙂

*

Alara, hala benimle barışma ihtimaline inanıyor.
“Ben senin beni sevebilme ihtimalini sevdim.”
Şunu bilmiyor:
Evliliğin kötü tarafı insanlara verdiği zevki eninde sonunda ödetmesiydi.
Ve bana pek zevk verdiği de söylenemezdi.

*

Talo, biraz üflenti gibi
Kafası salim değil
Tembel bir avukat
Sosyopat değil
Qashqai arabası var
Pek parası yok
Azer Bülbül’e benziyor
Davalardan yorulmuş
Onlardan para alamıyor
Aileden yılmış
Ece Hanım’ı sevmiyor

Alara, protokoldeki imza kendine ait çıkmasın diye saatler öncesinden koltuk altına lastik bağlayıp kan akışını yavaşlatmış. Böylece karıncalanan kolun, balık gibi çırpınarak anlamsız bir imza atmasını sağlamışlar…
Ondan, olayları anlatan bir video çekmesini istemiş.
Alara’nın, Kerimcan Durmaz gibi beyazlar içinde, tuhaf mimiklerle,
kaş seğirten majör ifadelerle çektiği iki videonun akıl hocasının Talo olduğunu öğrenmiş olduk.
Tevekkeli değil, videoda arkadan kalın bir erkek sesi geliyordu.
Bu ses, Talo’nun sesiydi…

Meşhur Talo Özdeyişleri
Rahmani – Şeytani

İtibar kazanmak istiyorsan adaletin peşinde koş.
Para peşinde koşarsan adaleti karşına alırsın.

Türklerin %10’u saygı sevgiye,
%90’ı korkuya boyun eğer.

Ben söyledim, “Zengin olsa bile kocanın deposuna gidemeyiz.
Adam hizmet satışı yapıyor, ortada haczedilecek mal yok ki.
Ayrıca ben asla icraya çıkmam; etik olarak tarzım değil.”

Adam ticaret yapıyor.
Para bu; asma yaprağı değil ki ağaçtan toplayasın.

Gazı bitmesin korkusuyla, çakmağımızla kimsenin sigarasını yakmadığımız bir dönemdeyiz.

*

Ezcümle:
“Bana geldiklerinde davayı okudum. Naptınız kızım, dedim. Adam ne güzel bir şeyler vermiş, ama siz onu dolandırmışsınız. Herifi pitbull köpeğine çevirmişsiniz. Bunun bir bedeli olacak. Bu adam bunları asla sizin yanınıza bırakmaz. Kendi çabasıyla bir noktaya gelmiş, çalışkan, zeki ve başarılı bir iş adamı. Ayrıca maddi durumu da var. Şu andan itibaren sizinle sonuna dek savaşacaktır.”

Beni ve eylemlerimi yüceltmekte kullanılan dil, oportünist gerçeklikle mayalandı.
Benim kaplama bir yüceltmeye ihtiyacım yok ki…
Bence hikayenin “sol anahtarı” bu!..

Şu konjonktürde evin korunması, 300 bin lira para,
10 bin lira da nafaka istiyorlar.
Talo da kendisine 100 bin lira istiyor. Bizim hissettiğimiz bu…

Konuşmanın başında Büyücü’yü (Kayınvalide) yıllardır tanıdığını, davaya onun hatrı için katıldığını,
onurun, paradan önce geldiğini söylemişti.
Şimdiyse nafakayı 3 veya 6 aylık peşin vermemiz gerektiğinden falan söz etti.
Elbette müvekkillerinden para alabilmesi binde 22 ihtimaldi…

Görüşmenin sonuna doğru Ceo ve Erto’yu almak için yanlarına uğradım.
Talo’ya da kısa bir selam verdim.

Beni, uzun zamandır beklenen misafirini korteje kabul eder gibi karşıladı.
Garsonları çağırıp masayı sildirdi.
Çorba kalsın! dedi.
Aşırı ihtimamdan gerilmiştim.

Böcek kabuğu karası gözleri vardı.
Ağzı laf yapan, tatlı konuşan, sözünü dinleten birisiydi.
Yüzü kül rengiydi.
Önündeki çorbanın üstünde göz göz yağ balonları dolanıyordu.

Kısa selamlaşma sonrası çocukluğunu anlatmaya koyuldu:
“Çok yoksulduk, bu şehrin en leş sokaklarında, lağımlarında büyüdük.
Tartı çekmez suçlarımız, yer götürmez günahlarımız var.” dedi.
Eski bir kabadayı gibi konuştu.

“Dağların arasında, paslı teneke çatılarımızın bacalarından kışın dumanlar yükselirdi.
Mahallede ne kavga eksik olurdu, ne düğün, ne eğlence…
Kaan vardı, en sevdiğim kankam.
Geceleri evlere girerdik, bazı da dükkanlara…
Ben ne zaman raydan çıkma eğilimi göstersem o beni geri çekerdi. o, gölgede kalan akıllı adamdı…
Olduğumuz şey olmak için, olmadığımız bir kılığa bürünmüştük.
Sonra doğru yolu bulduk.” dedi Talo…

Onun da çocukluğu benimki gibi yoklukla geçmişti.
Maalesef ortamdaki en fakir geçmiş bana ait değildi.
Hemen daha yoksul bir hikaye uydurmak istedim.
Yoksa birazdan yapacağım fakir edebiyatı inandırıcılığını yitirecekti.
Üstelik gecenin çocuğu da olamayacaktım.
Kendimi nasıl öksüz hissettim, bilemezsiniz.
Bana öylesine acıdım ki!

Isırıcı, ama çok renkli bir dille, her sözcüğünü içercesine dikkatle anlatıyordu.
Bense ancak, bir kadınla konuşurken böylesi lirik olurum.
Mesut mu olacaktım, yoksa bedbaht mı?
Yanlışları, ilk bakışta doğruymuş gibi gösteren çok güzel hikayeler vardır, işte bu onlardandı…

“Bak burdaki garsonlar beni pe*evenk sanıyorlar,” dedi.
Çünkü buraya o kadar çok farklı kadınla geldim ki…
Hepsi de müvekkilimdi.
Alara seni çok seviyor.” dedi.

– Bence Alara’nın psikolojik sorunları var. Öyle değil mi?.. dedim.
– Gözlerini kırpıştırdı, bir cıva gibi zihni hızlandı. Belli ki, sorumun hak ettiği cevabı değil, benim doğru sayacağım cevabı arıyordu.
– Öyleyse onu tedavi et!
– Onu asla iyileştiremem, iyileşmesi imkansız.
– Peki ama neden?
– Çünkü hastalığı benim!
– E tamam işte, ne güzel…
– Ama ben ise kendim değilim.
– Kendini kötü hissetme… dedi Talo.

Kötü hissediyorsanız ve birisi de hiçbir şeyin kötü olmadığını söylüyorsa,
kendinizi daha da berbat hissediyorsunuz.

Talo söze girdi:
– Doğanın kanunu, güçlü olan zayıfı ezer değil mi?
Her sözü sonrası onay alması canımı sıkıyordu.
Kısa bir sükut dakikası oldu.
Birdenbire ortamda gereksiz konuştuğunu hissettim.
Dinlenmediğini anlayamadığı bir andı. Bu benim içimi burktu!
İkimiz de es vermiştik.

Devam etti:
– Doğanın kanunu, evet. Bir köpeğin içgüdüsü onu kaplana saldırtabilecek kadar güçlü olabilir,
ama yenecek fizik gücüne sahip değildir.
Alara da yırtıcı bir hayvan gibi saldırdı, ve ortalığı kan içinde bıraktı.
Adeta kendini gerçekleştiren bir kehanete dönüştü.

Artık benden onay almayı bırakmıştı. Bu haz beni inhibe etti.

– Doğru. Fakat “coup de grâce” denen ölümcül hasarı bir türlü sağlayamamıştı… dedim.
Ve şu da var, ben hele bir idama gidip asılsam yeryüzünden bütün kötülük kalkacak,
sanki kendisi de suçlarından arınacaktı.
– Haklısın, ama gelinen noktada, işlerin yanlış gittiği yeri bulup oraya neşteri vurmak gerek… dedi.

Sonra garsona işaret etti ve iki süvari kahve söyledi.
Bana fikrimi dahi sormamıştı.
Kalın bir puro yaktı, kabuğu lacivertti.
Dumanı mavi islerle havayı sise boğdu.

O bu eylemleri yaparken düşündüğüm tek paradoks,
sevdiğinle kahve içme fikrinin kahve içmenin kendisinden daha tatlı oluşuydu.
Belki de beni bahtiyar edecek şey davaların bitmesi değil, mücadeleden aldığım kaostan beslenen yanımdı.
Bugüne dek tanışmaktan hep imtina ettiğim o canavar, gaddar ikinci yüzüm!
Bilgisayarınızdan bazı “*dll” dosyalarının silindiğini düşünün.
Ve maalesef Windows’u tekrar yükleme şansınız da yok!

Kompleks konulara değindi.
Bir saate yakın konuştuk.
Giderken bana sarıldı ve ayrıldık.
Eve gelirken, yol süresince yamaları kafamda birleştirdim.
Genel manada sevgi dolu ve çarpıcı olduğunu ayrımsadım.
Ona karşı içimdeki kötülük geçici bir süreliğine filizlenebildi.
Sonunda, davada refah arayan, ışıltılı bir yüreğe haiz olduğunu anladım.

Belki de bu onu son görüşümdü.
Tıpkı yüzünü gerçekte görmediğim birine rüyamda rastlayamayacağım gibi…

Doktrin: “En büyük düşman, en son bakacağın yere saklanır.” – Gaius Julius Caesar

 


 


115. BÖLÜM

28 Nisan 2021 Çarşamba

Ece Hanım’ı aradım ve Talo ile istişare ettiğimizi söyledim.
Erto ile flörtüm + Talo ile iletişimim onu çileden çıkardı.
Telefonda sesi bir fırça gibi diken dikendi.
Beni kıskanmıştı.
Kim olduğunu ve ne istediğini bilirsen, olayların seni üzmesine daha az izin verirsin, derler.
Öyle mi bir bakalım:

Alara boşanmak istemiyor.
Büyücü (Annesi) ölmemi istiyor.
Babası beni seviyor.
Kardeşi para istiyor.
Çocuklar, anneleriyle yeniden evlenmemi istiyorlar.

Talo, para istiyor.
Ece Hanım savaşmak istiyor.
Erto üzülmemi istemiyor.
Kardeşim mutlu olmamı istiyor.
Bense boşanmak istiyorum.
Ama bunu nasıl yapacağımı bilemiyorum.
Hayatımda ilk defa bir problemi, böylesi uzun zamana yayarak dahi çözemiyorum.

Canım cennet istiyor da günahlar koyvermiyor.
Acaba o günahları zamanında kim işliyor?

Erto henüz çözemedi.
Ece Hanım küstü.
Talo geri dönüşte bulunmadı.
Ben ise anlamadım..
Ne İsa’ya, Ne Musa’ya yaranamadım…

En sadık hayvan köpek mi, at mıdır?
Ben, atı tercih ederim…
Savaşı bırakıyor muyum?
Hani oyunun sonu oyundan önceydi?
Yoksa oyun bitince SAH da piyon da aynı kutuya mı girerdi?..
Ve ben, en güzelini sona sakladım…

Doktrin: “Atların olduğu yerde mat olmaz!” – Anonim

 


 


116. BÖLÜM

29 Nisan 2021 Perşembe

Urla davasından çıkar çıkmaz Ece Hanım aradı.
Dün geceki uzun konuşmadan sonra buzlar çözülmüştü.
Dostluğumuzun nişanesi olarak tatlı konuştu.
Bense bal kavanosundaki baloncuk gibi genleştim durdum. 🙂

Aniden konuşmayı bıçak gibi yardı:
“Sizin düştüğünüz en büyük yanılgı ne biliyor musunuz?
Siz çok zeki bir adamsınız ve sanıyorsunuz ki herkes sizin kadar zekidir.
Ama değildir. İçinde bulundukları durumdan çıkmaları için yine sizin zekanıza ihtiyaçları var.”

Bilirkişi incelemesi için dava 14 Eylül’e ertelenmiş.
Şimdi ne mi olacak? Bunu ben de bilmiyorum!
Ona da elimizde şöyle bir şey var…

Doktrin: “Türkiye’de adalet aramak, genelevde bakire aramaya benzer.” – Nazım Hikmet

 


 


117. BÖLÜM

21 Mayıs 2021 Cuma

Ece Hanım ofise geldi ve alacağının kalanı 127 bin lirayı (14.800 $) takdim ettik.
Ben, Ceo, Erto ve Ece Hanım konuştuk.
Yakında, 15 Haziran’da yapılacak boşanma duruşmasına bel bağladıkları için anlaşmadıklarını düşünüyoruz. Şimdilik temas kurmamaya karar verdik ve dağıldık…

Doktrin: “En iyiyi umut et, ama en kötüye hazırlan.” – İngiltere

 


 


118. BÖLÜM

12 Haziran 2021 Cumartesi

Ben, Ceo ve karısı Yasmin salonda sohbet ediyoruz.
Benim çocuklar havuzda gözden ırak yüzüyorlar.

“Çocuklarımın tırnağına zarar gelse üzüntüm değişmez.
Ama Haziran benim için çok kıymetli.
Ben onu çok seviyorum. Belki sevgime karşılık aldığımdan, belki asil olmasından,
belki de nedenini bilmediğim bir gizden ötürü.
Yani ayrımcılık yapmak istemem ama Asya’yı daha az sevmiyorum; Haziran’ı daha çok seviyorum.” dedim.
Tam bu sırada banyonun kapısından Pisik çıktı ve sihirli bir büyücü gibi uçarak yanımızdan geçti ve havuza süzüldü.
Herkes göz olmuş onu seyrediyordu.
Hikayenin kahramanı olduğunun bilincinde, ama safça bir suni bilinçsizlikle kavruldu.
– Eyvah!.. dedim. Yoksa dediklerimi duydun mu Pisik?

Sadi’nin güzel bir sözü var:
“Her ormanı boş sanma, belki de kuytuluklarda bir kaplan uyuyordur.”
Dişi kaplan içeriden dinliyormuş. 🙂

Gülerek başını salladı.
Bir reçel kavanozuna düşmüş de hazdan boğulmuş gibiydi.
Mutlu olmam gerekirken utandım.
Onu çok sevdiğimi bilmesinden değil, Asya’yı, az sevdiğimi öğrenmesinden…
Umarım bunu kardeşine söylemez.
Biz insanlar böyleyizdir işte,
Hayal kurarken gökkuşağına tutunur, bulutlara tırmanmayı umarız.
Böyle kötü hayalleri kurarken utanmayız da, başka insanlar duyarsa utanırız.
Bilmeseydiler, acaba geçmiş değişir miydi?
Bir bankayı soymayı düşünen ve soyan, aynı suçu işlemiş sayılmazlar mı?..

Doktrin: “Bırak mezar taşımız olmasın, bir okul bahçesine gömsünler bizi; üstümüzde minik çocuklar koşuşsun.” – Aziz Nesin

 


 


119. BÖLÜM

16 Haziran 2021 Çarşamba

Sonradan öğreniyoruz:
Mahkemeye 20 sayfalık zehir zemberek bir “Tahkikatın Genişletilmesi” dilekçesi sunmuşlar.
Mahkemeye sunacakları ek süreyi onaylasaydık ve hakim bu geç gelen dilekçeyi işleme koysaydı,
zora düşebilirdik. Önden bizimle anlaşmak isterken arkadan kuyumuzu kazmışlar.
Ağızları övgü dizerken suratlarının sirke satması bundanmış demek…
Bir de acılarla içimizi katmer katmer oyacaklarını düşünün…

Ama yemez artık; hayvan terli!..
Artık namerdin masasında mert olmak yok.
Artık sinek yakalamak için örümcek yutmak yok!

Kuaför kaşarına dava açmak için de avukatıma talimat verdim.
Parasını size takdim ederim Hocam, dedim.
Ne gerekiyorsa yapınız…
Neden geleceği göremiyoruz; neden?..

Doktrin: “Göz ola dağın ardını göre, akıl ola başa geleceği bile.” – Kaşgarlı Mahmut
veya
“G*t ola ardını dövdüre, y*rak ola gireceği yeri bile.” – Nuri Alço

 


 


120. BÖLÜM

20 Haziran 2021 Pazar

Hanımefendi tarafından Whatsapp’tan görüntülü arandım.
Çocuklar Babalar Günü’mü kutladı.
Çok zarif bir yaklaşımdı…
Sürekli “Dedeniz nasıl iyi mi, evde mi?” sorularını yönelttim.
Belli ki ben de onun özel gününü kutlamak istiyor, ama cüret edemiyordum…

Doktrin: “Cüret, başarının başlangıcıdır.” – İngiltere

 


 


121. BÖLÜM
24 Haziran 2021 Perşembe

Bugünkü Tapu Davası Duruşması’nı Hakim,
“Dosyayı henüz okumadım.” diyerek 9 Kasım 2021’e erteledi.
Ne güzel değil mi?..

Dava sonrası hemen Talo, Ece Hanım’a sokulmuş.
Bu kez gerçekten anlaşmak istediklerini söylemiş.

Talo:
“Alara’yı avukatı kandırdı.
Dava ve avukat masraflarıyla iyice çıkmaza girdiler.
CK bunlara yardım etmezse iyice dibe batacaklar…”

*

Avukatının onu kandırması benim suçum mu?
Ayrıca onların avukatının parasını neden ben ödüyorum?
O avukatı ben tutmadım ki?
Onun avukat tutmasını gerektirecek bir şey de yapmadım.
Onları zora sokmadım, kandırmadım, dolandırmadım…
Protokolü kuzu kuzu imzaladım ve istedikleri her şeyi mükemmelen verdim…
Yağmur gibi gelen iftira davalarına karşı kendimi güçsüz hissedip,
asıl ben onların darbeleri yüzünden pahalı bir avukat tuttum.
Onlar da benim avukatımın parasını ödesin.

Doktrin: “Aldığınız kararların bedelini siz ödersiniz, size akıl verenler değil.” – T. S. Eliot

 


 


122. BÖLÜM

25 Haziran 2021 Cuma

Maalesef onlara aldığım Toyota Yaris’i kaybediyorlar.
Talo onlarla anlaşma yaparken senetler imzalatmış.
Avukatlık ücreti olarak araçlarını alıyor.

Peki, aslında gerçek nedir?
Beethoven
Tüm zamanların en yetenekli bestecisinin sağır olması, kaderin en zalim cilvelerinden biridir.
Beethoven, insanüstü bir irade gücüyle, sağırlığına karşın bestelerinin niteliğini korumuş olsaydı, bu inanılmaz bir başarı olurdu. Ama gerçek, masallardan daha gariptir:
Beethoven, tam sağırlık döneminde eski bestelerini de aşmıştır.
O son yıllarda yaptığı besteler, en büyük şaheserleri sayılmaktadır.
Belki kulakları duymadığı için bestelere insanüstü bir çaba atfetmiş, hayatını ortaya koymuştur.
Tabii kulakları tam duysaydı ortaya nasıl bir manzara çıkacağını kestirmek güçtür.

Beethoven harikalar yarattı…
Serdar Ortaç beş dakikada beste yapıyormuş.
Mozart da beş dakikada yapıyordu.
O, onların dehası… Hikmetlerinden sual olunmaz.

Bunların da davaları, küsmeleri, barışmaları enteresandır.
Bana yapılanlar ve bu ansiklopedik senaryoyla, bizim de film sektörüne faydamız dokunabilir.
Bazen, filmler hayatı, bazen de hayat sanatı taklit eder…
Ben bu balansla uğraştım ve bu nüanslar, işimin püf noktasıydı.

Ancak o adamlar nadirattı.
Yani bu hasletler, toprakta bulunan nadir elementler gibidirler.
Mucizesi çok az kişiye nasip olur.
Onlar, rüzgarın nereden eseceğini bilen kahramanlardı.
Ve dev dalganın üzerinde nasıl sörf yapılacağını bilen adamlardır.
Denizi olmayan yerde bile…

Ben de elimden geldiğince bu öyküyü yazmaya çalıştım.
Kimine göre geçmiş yağmura şemsiye açtım…
Fakat geçmişi irdeleyip haksızlıklara kanca atmadan,
geleceğime projektör tutmam pek mümkün değildi.

Yaşadığım ekosistem sinir uçlarımı köreltti.
Belirsizlik, sürekli olasılık hesabı yapmamı gerektirdi.
Bu da daima tetikte olmamı sağladı ve biteviye kağıtlardan yoruldum.
Bir baba olarak, öyle karmaşık davaları çözmem gerekiyordu ki,
enerjimin çoğu, hayatımı keyifle yaşamak yerine mahkeme duvarlarına çarparak eridi.
Sonunda anladım ki, istediğiniz hayatım artık bu!..

Doktrin: “Felek sana hayat diye ekşi bir limon uzattıysa, sen üstüne tekila ve tuz iste.” Meksika Atasözü

“Felek sana hayat diye meyveli bir kondom uzattıysa sen üstüne vibratör ve vazelin iste.” – Nuri Alço

 


 


123. BÖLÜM

28 Haziran 2021 Pazartesi

Urla Davası’ndan beraat alıyorum:
Her ne kadar sanık hakkında “Özel Belgede Sahtecilik” suçunu işlediğinden bahisle cezalandırılması istemiyle kamu davası açılmış ise de; söz konusu suçun unsurları itibarıyla oluşmadığı anlaşıldığından 5271 sayılı CMK’nun 223/2-a maddesi gereğince sanığın BERAATİNE,
Sanığın kendisini dava ve duruşmalarda bir vekil ile temsil ettirdiği anlaşıldığından karar tarihinde yürürlükte bulunan A.A.Ü.T.’ne göre 5.100 lira maktu ‘vekalet ücreti’nin sanık lehine takdirine,
Müşteki hakkında, iftira suçunu işlediğinden bahisle Urla Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunulmasına…

Bana beraat, ona hakimin açtığı bir iftira davası.
Bunu ben istemedim…
İstediğimi yapamayınca, yapabildiğimi istiyor görünemem.
Bana da bir şey olmuyor; dokuz canlı mıyım ne?..

Doktrin: “- Maskenin seni öldüreceğini sandık.
– Maskeyi ben takıyorum, o beni takmıyor.” – Demir Maskeli Adam

 


 


124. BÖLÜM

1 Temmuz 2021 Perşembe

Erto ve Ece Hanım, Çeşme’den beni arayıp müjdeli haberi veriyorlar…
Yarın protokol imzalamaya gidiyoruz.
Hem de hiçbir şey istemiyorlar.
Verdiğim mallar onlarda kalıyor ve yalnızca 4 bin nafaka.
Yalnızca 4 bin lira…

Doktrin: “Yeniden doğmanız için ölümle tanışmanız lazım.” – Saw II

 


 


125. BÖLÜM

1 Temmuz 2021 Perşembe

Geçmişi anımsıyorum…
2013 yılında sitemiz hacklendi.
40 bin liralık (22.000 $) malımız ve paramız çalındı.
Ceo ile birlikte sabaha dek uyumadık ve plan yaptık.
Siteler’de kiraladığımız postmodern villadan kopup, ucuz bir ev kiralamalıydık.

Peki bu kararla nelerden vazgeçiyorduk:
Bir Alman kurdu (çoban köpeği)
Bir dönüm araziye konuşlanmış lüks villa
Şehirden uzak, deniz kenarına yerleşmiş huzurlu bir yuva…

Öyle paraya sıkıştık ki işleri yürütemiyorduk.
Karnımızı doyuracak paramız bile yoktu.
Batmamak için Opel Astra aracımızı satışa çıkardık.
Düğün takılarını bozdurduk.

1.200 lira – Ev kirası
500 lira – Su parası
300 lira – Elektrik parası
1.000 lira – Audi A5 arabamızın benzin masrafı (A5’e lpg taktırmaya karar verdik.)
Toplam: 2.000 lira (1.666 $) $: 1.8 TL

Evka-2 Yüksek Vadi Evleri’nde 700 liraya ev kiraladık.
Kardeşim ve ben evden çalışıyoruz. Bir ofise sahip olmadığımız gibi, bir çalışanımız da yok.
Alara, biz evlendikten sonra altı ay hiç çalışmadı ve evde oturdu.
İşler yoğunlaşınca ona rica ettim ve iş teklifimi kabul etti.
İki ay sonra ofis tuttuk ve üç kişiyi daha işe aldık.
Alara’ya maaş vermiyordum. Ama artık benden, eskisinden daha fazla harçlık istemeye başladı.
Baktım ki iş çığrından çıkacak, ona askeri ücret vermeye başladım. 🙂
Buna pek sevindi. Ben de hesapsızca para vermekten kurtulduğuma sevindim.
Artık diğer çalışanlar gibi her ay başı mayışını alıyordu.

Dört ay sonra bir akşam bize misafirliğe gelen annesi,
– Yazık, Alara kaç aydır çalışıyor. Onun sikortasını yapıverin, dedi.
Bu isteklerine çok şaşırdım. Fakat ertesi gün sigortasını da başlattım.
Tüm çalışanlarla maaşı ve sigortası aynıydı.

Üç ay sonra bir akşam evde otururken,
– Özgür Ablan çalışmıyor, Yasmin de öyle; peki ben neden çalışıyorum?
Artık durumumuz o kadar da kötü değil. Ben işten çıkmak istiyorum, dedi.
Salonda buz gibi bir hava esti. Kilimde karınca yürüse duyulurdu.

Çok şaşırdım.
– Ablam ve Eniştemin maddi durumu iyi olmasaydı ve şu anda ikisi de kömür madeninde çalışsaydılar,
yine onları bana örnek gösterecek miydin? dedim.
– O başka, bu başka. Ama şu an durumları iyi. Çalışmıyorlar. Ben de çalışmayacağım, evde oturacağım, dedi.
– Tamam, dedim. Sen bilirsin. Yarın çıkışını veririz.
Çok sevindi ve konu kapandı.

İki gün sonra eve geldim ki ne göreyim?
Bizimki yatakta, yorganın altında yatıyor.

Yanına gittiğimde boynuma sarıldı ve başladı ağlamaya…
– Nedir?
– Aşkım. Şimdi ben işten çıkayım ama benim sigortamı iptal etmeyelim.
Onu sürekli ödeyelim. Ne olur ne olmaz, geleceğimi düşünmek zorundayım.

Ama nasıl hüngür hüngür ağlıyor… Ben ölsem evde bu kadar yas tutulmaz…

– Tamam, dedim. Sana söz veriyorum. Bundan sonra çalışmayacaksın. Ama şirketimiz olduğu sürece de senin sigortanı hep yatıracağız. Anlaştık mı?
– Sanki güneş onun için yeniden doğmuş gibiydi. Konya’nın geniş bozkırında tozlu bir reklam tabelasının lambaları yanmış gibi yüzüne ışık geldi, nur geldi. Gülerek, sevinçle boynuma sarıldı.

24 saat düşündüm. Olayların böyle sonuçlanmasına bir türlü anlam veremiyordum. Birisini korurken başkalarına haksızlık yapılması fikri içimi kemiriyordu. Ertesi gün eve geldim. Akşam yemeğindeyken,
– Senin sigortanı iptal ettim, dedim.
– Ama neden?
– Sen Ablamı ve Yasmin’i örnek almıştın, değil mi?
– Evet.
– Ablamın da Yasmin’in de sigortaları yok. O zaman senin de olmaması gerekir.
– Ama bana söz vermiştin.
– O sözü verdiğim sırada sen ağlıyordun, bense ağlamıyordum. Yani eşit şartlarda değildik. Bundan sonra sen ağlarken verdiğim sözlerin tamamı geçersizdir!
Hiçbir şey demedi. Asık suratıyla iki gün boyunca evde ruh gibi gezindi, durdu.
Bir daha ne onu yanımda çalıştırdım, ne de sigortasını yatırdım.

Özgür Ablam şu an Dikili’de, tek odalı bir motelde iki çocuğuyla yaşıyor.
Haldun Abi ise eski varsıl günlerinden çook uzakta…
Hala onlara özeniyor mu acaba?
Peki şimdi neden Ablamı örnek göstermiyor?
Tehditlerle, şantajlarla benden para isteyip durdular.
Benim param olsa önce Ablama yardım ederim.

Doktrin: “Girmedi tarz-ı hayatım biçime, s*çayım böyle hayatın içine!” – Neyzen Tevfik

 


 


126. BÖLÜM – Raison d’État! (Final)
NON BIS IN IDEM!

30 Haziran 2021 akşamı saat 20.00’de Avukatım Erto; Talo’nun aradığını,
yarınki duruşmada davayı bir celse uzatmamızı rica ettiğini,
sonra da anlaşacağımızı deklare etti.

Konuşma Özeti:
1.
Evin üçte ikisi onlarda, üçte biri bende kalacak. (Bu konjonktürde zaten öyle)
Taro ve Musto’yu ben karşılayacağım.
Talo’ya 150 bin lira.
Nafaka: 12 bin lira.

2.
Evin tamamı onlara geçecek.
Taro ve Musto davalarına onlar bakacaklar. (Çocuklara para vermek yok, dava yoluyla süründürmeye devam)
Talo’nun parasına karışmayacağız.
Nafaka: 12 bin lira.

Yarın, hakimden davayı uzatmasını ve istişarelere geçmemizi istiyorlar.
Nafaka kırmızı çizgileri onu anladık…
Hatta ömür boyu bozdurup harcayacakları piyango biletleri.
Keşke zamanında o bileti yırtmasalardı…
Kazanma hırsıyla biletlerin tümünü satın alan kişi, bütün ödülleri kazanmıştır belki;
ama fena bir kayba uğradığı da aşikardır…
Pişman mısınız?..
Fakat tarih, bir makara gibi başa sarılıp, sonu değiştirilebilen filmlerden değildir.

Ben, Erto ve Ece Hanım konferans görüşmesindeyken dedim ki,
“Yarın daha iyi sonuç çıkacağına inansalardı, adım atmazlardı.
Başından beri mazlumu ve mağduru oynayıp mağrur davrandılar.
Ayrıca ikinci maddeyi kabul etsem dahi; onları, Taro ve Musto’nun parasını ödemeye mahkum ederim.
Dostlarımızı yarı yolda bırakamam,” dedim. “Çünkü söz verdim, bana güvendiler.”

Yarın iki avukatım da duruşmaya girecek. Şu emri verdim:
“En kötü celladın adaleti bile bunlarınkinden evladır!
Davaya girmeden Talo’ya söyleyin,
Biz mahkemeye girelim, sonuç ne olursa olsun CK daha cömert bir teklif yapacak.”

Mahkeme 5 bin lira nafaka ve 100 bin lira tazminat verirse; biz,
5.500 lira nafaka ve 105 bin lira verme özgürlüğüne sahip oluruz.
Oysa şimdi hiçbir şeye sahip değiliz!

Neden daha kötü bir ihtimal için elimdeki iyi’den olayım?
Olasılıklara bir bakalım:
1. Dava hasbelkader uzarsa, zaten istedikleri zemin sağlanır ve anlaşma yapabiliriz.
2. Hakim bu duruşmada karar verir ve davayı bitirirse… gene anlaşma yapabiliriz.

Hiçbir şey kaybetmeyecekken, çok şey kaybedecek olanlar için kendimi ateşe mi atayım?
Hem neden tüm kaderimi tek bir zar atışına bırakayım?
Ayrıca benim gibi her şeyi olan biri, senin gibi hiçbir şeyi olmayan biriyle niye ilgilensin ki?
Arada bir sevgi karinesi kalmadıysa…

“Kesin olmayan daha iyi için, kesin olan iyiyi feda etmeyin.” – Machiavelli

1 Temmuz 2021 Perşembe – Boşanma Duruşması Son Celse
KARAR:
Hakim; iki tarafın da boşanmalarına,
çocukların annelerine verilmesine,
150 bin lira tazminat ödememize
ve
4 bin lira nafakaya hükmetti.
Sonunda yargıç, öldürücü darbeyi vurmuştu!

Oysa siz, 2 ev ve 3.120.000 lira (Üç milyon yüz yirmi bin lira) peşin para istiyordunuz!
2 Ağustos 2019’da $: 5.61 – Bu para tam tamına 556.149 $ ediyor.
Yani: 10.133.000 lira + 2 Ev öyle mi?
O statükoda 700 bin liralık arabaya binen,
bankada 12 bin lirası olan ve 2 bin 2 yüz liraya kirada oturan adamdan mı?

24 aylık zorlu mücadele…
11 tane dava…
İftiralar, karalamalar…
Bir sahte imza iftirası…
Yetmedi, ertesi gün bir tane daha…
Yetmez bir ay sonra Cinsel Mobbing İftirası (Takipsizlik)
Askeri deha Fontanelli, “Bir doğru kanıtlanamaz ise masala döner.” der…
Yetmez, iki gün sonra Koruma Kararı (İtiraz)
Şunu ben yapsam utancımdan yüz nakli olurdum be!..
Bitmedi; çocukları bana göstermeme…
Çocukların özel okula gidememesi…
Hatta okula gidememesi…
Çocukların okul parasını, yolladığım gün benimle savaşması için avukatına göndermen…
Blog’daki yazılarımı, yandaş medya gibi cımbızlayıp bana “sapık” yaftası yapıştırmanız…
Öyle tam ölmem!.. Keşke roket falan atsaydınız!..
Oyunda, tüm tuşlara basarak bölüm geçemeyen çocuklar gibiydiniz.

Roma tanrısı Janus’un iki yüzü kentin güvenliğini sağlar.
Biri girenlere, diğeri çıkanlara bakar.
Sadece giren paraya odaklandın, çıkan paralarla günden güne kaybettin!..
500 bin lira (59.000 $) avukatlık masrafı…
Ve iptal olan sağlık sigortaları…

Kuaförde ağda yapmaktan başka vasfı olmayan
bir sokak süprüntüsünü mahkemeye tanık olarak çağırmak…
İftira, tehdit, hakaret, şantaj…
“Ceza almamış ilk suçtan daha cesaret verici bir şey yoktur.” der, Sodom’un 120 Günü’nde Marquis de Sade.
Suçlular iyimserdir ve yaptıkları yanlarına kalacak sanırlar.
İlk davayı açan avukatının iki kişiyi vurup içeri girmesine ne demeli!..
Peki aynı avukatın akrabalarının, uyuşturucu çetesi davasından halen içerde tutuluyor olmasına!..
Aslında hiçbir şey yasa dışı değildi; çünkü yasa diye bir şey yoktu!
Siz, güçlü olmayı haklı olmakla karıştırıyordunuz.
Birden kamçıyı sırtıma vuracak duruma geldiniz.
İstediğiniz, ilmiğe başımı sokmaktı.
Oysa biri beni yenmek istiyorsa önce öldürmeli…
Hem bazı canavarlara karşı direnilmeli…

İnsan bir hata yaparsa, tüm hayatının bedeli o kusuruyla ölçülmez.
Sadece hatası cezalandırılır; ve o ana dek yaptığı iyilikler yok sayılmaz.
Non bis in idem* diye bir hukuk terimi vardır; sen bilmezsin!
* Aynı suçtan iki kez ceza verilmez!..
Sonuçta herkes bir defa ölür, değil mi!..
Aldatmanın faturası para ile kesildiyse, 11 tane dava neden açıldı?
Biz erkekler her zaman sadakate uygun hareket etmiyor olabiliriz,
ama genellikle de bunu yapmaya çalışırız…

Masallarda aynalara bakınca eriyen cadılar gibiydin.
Sahip olamadıklarını bir bir kaybediyordun…
Ve buna ben de dahildim…
Her şeyi istediğinden iyi yapabilirdim.
Fakat gene başarısız olurdum!
Çünkü, kaybetmeye programlanmıştın.
Suyun üzerinde yürüsem… “Bak; yüzme bilmiyor!” derdiniz.
Takdir bilmezdiniz; gene yaranamazdım!
Piyon’u korumak için Şah’ı tabladan atmak mı?..
Yerinizde olsam hayatta kalmak için beynime fazla güvenmezdim.
Başarımın ölçüsünü özel hayatımdan almanız yersiz olur…
Çünkü başarı tek bir şeye bağlı olsaydı,
muhtemelen başarısız kimse kalmazdı.

Herkes Leyla ile Mecnun’un aşkını konuşuyor.
Kimse Leyla’nın ablasının, Mecnun’a olan aşkını konuşmuyor.
Ablası çekilmeseydi bu aşk efsane olmayacaktı.
Ama sen hiçbir zaman mutluluğumu istemedin; efsaneden oldun!

Beni zaman zaman kardeşinle kıyasladın, annen de kendisini annemle.
Bu, altını, gümüş yerine gübreyle kıyaslamaya benziyor.
Annem boşandığında kimseyi dolandırmadı, bense kimseyi kandırmadım.
Hepsi topraktan yapılmış olsa dahi, bir testi asla bir vazo değildir!
Hepsi uçabiliyor görünse de, bir serçe asla bir kartal değildir!…

Sevgiyle kurulan otoriteler kalıcı olur, derler.
Peki sizinkiler gibi parayla kurulu olanlar?
Paranın mutlak bir değeri olsaydı, borsa ekranlarında grafikler, veriler oynamazdı.
Bir ülkenin parasının değeri düşünce, değeri onunla ölçülen her şeyin değeri düşer.
Sizin yeni değeriniz arzın merkezine kadar gider.
Ama yeni Türk lirası bu alemde benim…

Boşanırken, “Sen bizim kahramanımız değilsin; bizi koruyamadın!” demiştin.
Ben sihirbaz değilim; ve sihirbazlar da büyücü değildir.
Eğer öyle olsaydı, sahneden insan yok etmek yerine yaratırlardı.
Şimdi zafer kazanan benim; nasıl mı hissediyorum?
Köprü yıkılınca bir süre yere düşmeyen çizgi film kahramanı gibiyim.
Bak gene kahramanlığı bana kaptırdınız.
Fakat bedbaht bir kahraman…

Her konuşmada suçu eski avukatınıza attınız.
Ona göre kendin değildin, başkalarının uydurduğu bir yalandın…
Eğer beni kandırmak, kendinizi kandırmak kadar basit olsaydı dediğiniz doğru olabilirdi.
Askeri mezarlıklar da tanrıya inandırılmış ölü askerlerle doludur.
Düne kadar mafya avukat arkanızdayken b*kunuzu balta kesmiyordu.
Şimdi ne çabuk sinik ve pısırık oldunuz?..
Ama doğru… “Mafya olacaktınız, mahvoldunuz!..”
Ejderha ile mangal yaparken saçınızı tutuşturdunuz…
Bana göre şeytanı destekliyorsan, sen de şeytansın, demektir.
Üstelik cehennemde insana sadece şeytan yardım eder!
Ama sizin önünüzde şeytan bile önünü ilikler, tövbe eder.

*

Ağustos savaşlarında o süprüntüden duyduklarını bahane ettin.
Akıllıların dediği çıkmadı, ama delinin söylediği ‘gerçekleşti’ demek.
Seni aldattığımı yeni öğrenmiş olmadın ki!
Sadece öğrendiğini, ben yeni öğrenmiş oldum.
Bu senin yeni öğrendiğin anlamına gelmez!
Şefkatin de üvey anne öpücüğünden samimi gelemez!

*

Milyonluk arabamı bir haftada satıp size ev almam…
Bir araba daha hediye etmem…
Bir senelik nafaka…
Bir ev dolusu eşya…
Kardeşinin dükkanlarını batırması ve borç batağına saplanmanız…
Sinir, stres, hastalık, parasızlık, açlık, sefillik ve perişanlık…

Şimdi istediğin nafaka, o zaman verdiğimden bile az. Ancak…
O zaman bu nafakayı istemekle, şimdi aynı şeyi yapmak arasında büyük fark var:
O zaman çocuklarımın annesine para veriyordum; şimdi haydutlardan mal saklıyorum!

Tüm bunlara rağmen “Yanlış kişiden çocuk yaptım!” diyemem.
Belki “Yanlış kişiyle evlendim!” diyebilirim.
Ancak ben olmasaydım, çocuklarımın geleceğinin ne olacağı pek bilinmese de,
sen olmasaydın, onların hiç doğamayacağı açıktı…
O zaman olmaları güzel… 🙂

*

Peki bu kadar mücadele ettiniz…
Muvaffak olabildiniz mi?..
Ayrılırken rızamla verdiklerim dışında,
iki senede, 2 bin lira nafaka harici benden 1 lira alabildiniz mi?..
1 lira – 1 kuruş bile…

Aslında beni yenmek için 3 şeye ihtiyacınız vardı:
1. Zeka
2. Para
3. Şans
İlk ikisi sizde hiçbir zaman olmadı. Bu durumda kazanmanız için şansa ihtiyacınız vardı.
Gözden kaçırdığınız şuydu:
a) Üçüncü madde olan şans, başarmak için ilk iki maddeye muhtaçtı.
b) Olasılıkla aynı şans ikimize de eşit derecede gülebilirdi.
Öyle bile olmadı…

Nitekim, davaları kazansan dahi eline geçecek şey, en iyi ihtimalle şimdi sahip olduğun şeydi!

1916 yılı mart ayında Pancho Villa, New Meksiko’yu istila etti.
Kenti yakıp yıktı ve 17 Amerikan askerini öldürdü.
Başkan Wilson büyük bir sefer başlattı.
Kafatası için 50 bin $ ödül koydular.
123.000 Amerikan askerini üzerine sürdüler.
Bir sene boyunca kedi-fare oyunu devam etti…
Sonra ne mi oldu?..

Doktrin: “Yalnızca düşünün… Beni ele geçirmeye çalışmak hükümetinize 130 milyon dolara patladı.
Onları bıçak gibi keskin kayalardan oluşan dik dağlara çektim. Kilometrelerce içecek su bile bulamadılar.
Yakıcı güneş, tanrı ve sivrisinekten başka bir şey yoktu… Ve hiçbir şey kazanılmadı!” – Pancho Villa

 


 


127. BÖLÜM
BENE VIXIT QUI BENE LATUIT!

Bene Vixit Qui Bene Latuit!”* – Ovidius – M.Ö. 43 – M.S. 18
* Kendini iyi saklayan kişi iyi yaşar!..

Kader Kapıyı Çalıyor!
Oyunculuk; yalan söylemek, hile yapmak, aldatmaktır.
Gülümsemeler, yapay bakışlar, sahte üzüntüler, gösterişli yalanlar…
Öpüştüğü oyuncuyu kandırır, kameramanı kandırır, asla kendisi olamaz.
Mimik fabrikasıdır; hatta yönetmeni bile kandırır.
Başarısını, sinema ve ekranları dolduran kandırılmış hayranlar belirler.
Bir oyuncu, ünü ve şöhretini dolandırıcılık yeteneklerine borçludur.
Sinema, kandırma sanatıdır. Bunu en iyi siz bilirsiniz…

*

M.Ö. 280 yılında Kral Pirus, 50 filin desteklediği dev ordusuyla Roma’ya saldırır.
Zafer için her şeyini feda eder.
Kazanır da… Ama o koca ordudan geriye 3-5 sefil kalmıştır.
Pirus diz çöküp “Tanrım, bir daha kimseye böyle zafer nasip etme!” der.
Nihai zararın, elde edilecek başarıdan büyük olduğu savaşlara “Pirus Zaferi” denir.
Tarihten günümüze bu metafor, yenilmeye mahkum galibiyetleri anlatır…

Bitmeyen taleplerinizden bıktığımda,
“Bizim paramız yok, ya sen ölürsen!” cümlesini duydum.
Ben öldükten sonra paranın ne önemi var?..
Ne önemi var sevdanın karşısında paranın?..
Para demişken…
O tarihteki nafaka (2.495 $), dolarla 45.500 lira yapıyor.
Ama kiminin pırlantası küçük, diğeri çöpten ekmek yemişken!..

Bilimde şöyle bir şey var: Ekran Körlüğü!
“Güç zehirlenmesi” diye de bilinir.
Yani siz, kendinize veya çıkarlarınıza, istemeden zarar verebilirsiniz.
Biyolojide buna otofaji denir.

Batakhanelerde “Nasılsın!” diye hatır sorduğun dertli insanlar,
“Konuşursam hayatım roman olur,” derler;
Güzel bir roman yazayım mı…
Belki beni dinlerler!..

*

Savaş Tamtamları
Ve bilek güreşi başlamıştı…
Mahkemelerin insanı duygusuz yapan, güçsüzleştiren bir havası vardır.
Annen adliyede, havada şaklayan kırbacı bekleyen huzursuz atlar gibiydi.
Göz bebekleri parlak, göz akı porselen beyazıydı.
Dudakları kısık, vücudu dimdikti. Yüzünde garip bir siyahlık vardı.
Sakat doğmuş insanlar gibiydi, ama ruhuydu sakat olan…
Tespitlerime göre mahkeme, paniği pek kaldıran bir yer değil.
Sinirlerine hakim olamayan, oranın kaybedeni oluyor.
Asıl savaşı seninle değil, onunla verdiğimiz de yalan değil!..

Cennetin Krallığı Filmi’nde harika bir sahne var:
– Şehri kim koruyor?
– Balian.
– Hani şu Kerak’ta canını bağışladığın mı?.. Belki de onu öldürmeliydin!..
– Belki de öğretmenim başkası olmalıydı!

Cevabın harikalığı yadsınamaz.
Bana nedense annenle diyaloglarınızı anımsattı.
Belki de öğretmenin başkası olmalıydı…

Savaş; analiz yapmadan, düşman niyetini kahve falıyla tahmine dayanırsa,
bataklık üstüne inşa edilmiş demektir.
Annenin yaptığı en iyi iş kahve falı bakmaktır.
Tipik bir terazi kadınıdır. Her sabah Posta gastesinin astroloji ekini okur.
Sabah kahvesini içer ve Faladdin’e gönderir.
Öğlen ikinci kahvesini içerken, fıriisi bittiği için
Gogılpıley’den Kaave Falı programını indirir ve ona yollar.

Beş yaşındayken misafirlikte, akvaryumdan çıkardığı balıkların gözlerini oyup suya atan,
can çekişmelerini gülerek seyreden kadından ne beklenirdi!..
Her tanıdığı insana bu balıklara yaptığını yapmıştı.
Kimsenin gözünü çıkarmamıştı, ama herkesin benliğiyle oynamıştı.
‘Dadı hak’ kötülük, demek böyle tezahür ediyordu.

Annenin hurafe ve tevatürlerine gelince:
Evden taşınırken kameranın kör noktası, sigorta kutusunda muska bulduk.
Zat-ı şahanenin melanetleri bitmek bilmiyordu…
Büyü bohçasında ne mi vardı:
Yılan derisi, çörek otu, meyan kökü, düdük makarnası, at b*ku tozu ve gergedan suyu.
Araştırmalarımız gösterdi ki, “Kör talih ve şanssızlık büyüsü”ymüş.
Bir bu eksikti! Artık sizin tarafınızdan lanetlenmiştim!
Keşke bir füze atsaydınız… Belki daha kolay geberirdim…
Kehanetin bende tutmasını bekleyen annenize şunu önermek gerek:
Madem bu işler büyüyle oluyor, tam tersini uygula da şansınız dönsün…
“Hareket halindeki cehaletten daha korkuncu yoktur.” der, Shaw…
Tanıdığım iyi psikologlar var, ama maalesef durum patojenikti!
Deliler mükemmel dava konularıdır; konuşurlar ama kimse dinlemez!..

O, sütten çıkmış ak kaşık değilse, sen de melek değildin.
Onda sevgi tortusu kalmamıştı.
Cam kırılınca cinayet çıkaranlar gibi mancınığı boşuna geriyordu.
Şeytanlığı seviyordu ve zihninde kötülüğün demlendiği bir yer vardı.
Tarihteki tüm seri katilleri okudum…
Annenle aralarında ciddi korelasyon olduğunu hayretle gördüm!
İstediğini söyleyen, istemediğini duyarmış…
Her istediği yapılan duyarsız bir canavara dönüşmüştü.
Aylar sonra sorsak,
“Yaptığım her şeyin tek bir açıklaması var: Canım öyle istedi!” diyecekti.
Bu tipler kendi balonları içinde yaşarlar.
Balonların gururu da iğnelerle karşılaşıncaya kadardır.

Ama bir oyun var:
İki kişi son hızla araçlarını birbirlerinin üstlerine sürer.
Adamlar, sağlam sinirleri olduğunu düşünür;
ve diğer tarafın da son anda direksiyonu kıracağını ümit eder.
Fakat bu oyunda tek bir hata, ölümcül sonuçlar doğurabilir.
“Şişedeki iki akrebe benziyoruz, herkes diğerini öldürecek güçtedir,
evet; ancak bunu kendi hayatı pahasına başarabilir.” – Oppenheimer

“Cinsel Mobbing” davasında sıcak kan bedenimde ahtapot gibi dolaştı.
“Suç, doğum ve ölüm gibi doğal bir olaydır.” der, İtalyan Kriminolog Lombroso.
Sizin için de her şey doğaldı.
Bilakis dostluğum güzeldi, ama düşmanlığım daha güzeldi.
Çocuklara dna davası açıp sizi rezil edecektim.
Ama utanmazdınız ki…
Kira davasını icraya koyacaktım.
“O evden de çıkın!” diyecektim, ama artık o denli kıyıcı olamadım.
Evi kazansam da çocukları ağlatmayacak, sizi sokağa atmayacaktım.
Davaları kazanmam sadece prestij ve itibar meselesiydi.

*

Çocukları hep kışkırttın, zaten bana çekmişler ikisi de saf ve neşeli…
Ellerinden tutup ölüme götürsen seninle gelirlerdi…
Peki nasıl kıydın?.. Muz hikayesi onlara armağanım olsun…
Fakat onlar bile size inanmamaya başladılar…
Tepişir filler, ezilir çimenler…
Büyükler, yaptığının cezasını çeker, büyüklerin günahını ise küçükler!..

Bu hafta ofise pek neşeli geldiler.
Uzaktan beni çiçeğe, güle boğarak koştular.
Filmleri aratmayan sahneydi.
Beş dakika bahçede yalnız kaldık:
Ellerinde birer kirli defter, altı yaşlarında iki çocuğun eciş bücüş yazıları,
kurşun kalem karalamaları, silgi izleri…

İkisi de kucağımdayken,
– Size ben hep bakıcam, büyüyünce birer ev almak istiyorum… dedim.
Çiyan,
– İstemiyoruz… dedi.
– Neden? Hem araba da alırım, gerçekten istemiyor musunuz? dediğimde,
– İstemiyoruz Baba. Onun yerine bizi sevmeni istiyoruz… dedi.
Pisik de başıyla onayladı.
– Olsun, hem severim, hem alırım!.. dediğimde;
– Tamam ama yine de çok sev… dediler.
Böylesi duygusal bir konuşma yapmamız…
Üstelik bu kez, içtenlikli sözlerin sahibinin Pisik değil Çiyan olması…

Oysa ben onu hep daha duygusuz bilirdim…
Dünya, hassas kalpler için cehennem gibiydi…

Dedem, biz çocukken ateşin başında savaş anılarını anlatırdı.
Her gece, ama her gece yeni duyuyormuşuz gibi şevkle dinlerdik.
Çünkü ihtiyacımız vardı…
Bu çocuklar babalarını dinleyemeden büyüdüler.
Belki ihtiyaçları vardı…

Annen kafasına göre ünsiyet peydah etti.
Bu acuze, hala evlatlarımı bana göstermemekten söz etsin dursun…
Çocuklar yasal olarak anne ve babanın malıdır.
Anneannelere de affedersiniz bir şey yemek düşer.

Onun bu davalarda ülfeti nedir, ne yapabilir ki yani?
Cevabı ben vereyim: “Bizi öldürebilirler, ama asla ayıramazlar!”
Annen, kendisi olmak için bizi ayırmaya belki muhtaç!
Fakat ben, ancak çocuklarım sayesinde biraz kendim olabiliyorum.
Bu, belki onun hiç anlayamayacağı bir şey…

*

Seni ilk avukatın kandırdıysa, ben neden kandıramadım?
Neden bana inanıp boşanmadın?
9 yıllık kocaya inanmayıp, 9 dakikalık avukata inanmak mı?..
Senin karşında sezgisiz bir adam yok ki!..
Sakın bana masum olduğunu söyleme…
Çünkü bu zekama hakarettir!..

Avukatınızı gökten inen bir Mesih gibi karşıladınız.
Sanki ölmek üzereydiniz de hemen gelip sizi kurtaracaktı.
Bir saat geç verilen vekalet dahi büyük felaket demekti.
Pembe masallar dinlerken sevincinize hudut yoktu.
Ben gerçekleri söyledim, o renkli rüyalardan söz etti.
Ben sevgiden söz ettim, o doların yeşilini denize benzetti.
Konuşmalarla motive oldunuz ve kendinize güveniniz geldi.
Aptal birini motive ettiniz; yerine, motive olmuş bir aptal geldi.

Öte yandan insanın, “her şeye inanmak” gibi umutsuz bir arzusu vardır.
Bu, bizi kolay aldatılır hale getirir. İnançsızlıktan gelen boşluğa katlanamayız.
Gözümüze “zengin ol” hilesi çarpsın, anında yemi yutmak için sudan çıkarız.
Birkaç seneye bu yalanlar saçma görünebilirler, ama kendi dönemlerinde büyüleyiciydiler.

Kulampara sarmasına getirip beni ilga mı edecektiniz?
Reeves güzel söylemiş:
“Doğa ile savaş halindeyiz, kazanırsak kaybedeceğiz.”
Davaları kazansanız dahi beni kaybedecektiniz…

İlk davalar tam bir hukuk garabetiydi…
Hiçbir hukuk fakültesi öğrencisi, o dilekçelerden geçer not alamaz!
Neyse ki ikinci avukatın toparlamasını iyi bildi.

İlk avukatın öcüydü, kandırmıştı seni; herkese göre iyi bir kişiydin…
Ama bir kişi olman, kişiliğin olduğu anlamına gelmez.
Yüksek yerlerde tanıdıklarınız vardı, belki bibingil 7. katta falan oturuyordu. 🙂
Kötü avukatı neşeyle karşıladınız.
Beni mahvedecek, problemleri çözecekti.
Tilki de tavşanın çığlığını duyunca koşarak gelirmiş… Ama yardıma değil!

Bunu şimdi söylemek hafif, geçmişte yaşamak ağırdı.
Kalbim donup kırıldı, tuzla buz oldu.
Acı, tüm vücuduma haz gibi yayıldı.
Dolandırılma ve aşağılanmayı tevekkülle kabullendim
Teskin ilaçlarımı alıp sakinleşmeye çalıştım.

Hayat dolu bir insanı bitireyim derken, kendi hayatınızı kararttınız.
Bana çok kızgındın, ölmem gerekliydi:
Ama yağmur yağınca sen de ıslanırsın!
“Neymiş bu kadını delirten, aşkı efsane miymiş,”
dedim ve üşenmeyip Frido Kahlo’yu okudum.
Demek delicesine seviyordu… Fakat sevgi çok bağıl bir şey…
İlişkimizle arasında bir illiyet rabıtası dahi yoktu!
O; aşk şiirlerine rol model olurken,
bizimkisi anca iktisat kitaplarına konu olabilirdi.
İnsan, hayatının aşkını gördüğünde zaman dururmuş.
Benimkiyse ancak hayatımın kabusu olabilirdi;
belki kalbim filan dururdu…

*

Bir gece dev bir kamyonun caddeden tangır tungur geçişini izledim.
Sabahın maviliği yavaşça odama doluyordu…
Bir kağıda telefonda karalanan geometrik şekiller oyulmuştu.
Mealen izansızdı, fakat belli bir disiplinle yazılmıştı.
Bu, kimsenin kolay çözebileceği bir problem değildi…
Ama hiç kimsenin çözemeyeceği problemler de değillerdi!
Bu takıntılar bende farklı kazanımlar yarattı.
Bir an duraksadım, kaderimdeki ani değişikliği kavramaya çalıştım.
Ama demir ateşe girmeden çelik olmaz.
Derin nefes aldım ve tekamül sürecine girdim.
Ama senin gibi yogaya yazılmadım. 🙂
Akut dönem kritikti ve harp yeni başlıyordu.
Sıkı yumruk almış bir boksör gibi tüm gücümü topladım.
Savaş baltalarını gömdüğüm yerden çıkardım!

Önceden yazılmış bir hayatı yaşıyor gibiydim; sizin istediğiniz hayatı…
Sanki kanım donmuştu, kesseler akmazdı.
Ölmek istemiyordum, ama yaşamak istediğim de söylenemezdi.
Hayat devam ediyordu ve film yeni başlamıştı.
Sivri tırnaklı bir cadı, yaramın kabuğunu her gece kazıyordu.
Bense her sabah, yeniden doğmuşum gibi davalara hazırlanıyordum.

*

Birkaç ay sonra…
Ece Hanım avukatınla görüşmeye girdi.
Çıktığında hayal kırıklığına uğramıştım.
Donmuştum; damarlarımda kan yerine beton akıyordu.
Bana irsal edilen; iftira, tehdit ve şantajlarla bir anda ortalık 56 oldu!
Avukatın, bir diktatörün ihtirasına sahipti, ancak onun dehasına ve zekasına sahip değildi.
Sonunda beni tehlikeli madde haline çevirmişti!
Çözüm değil, sorun üreten tiplerdendi…
Maalesef dosta korku, düşmana güven veren bir vekildi. 🙂
Self determinasyon zamanım gelmişti…
Buna mukabil açtığım 8 davayla, restinize restle yanıt verdim…

İki senem gitti ve anbean kanlı jiletler çiğnedim.
Bu süreçte herkesin bana ihtiyacı vardı ve işimi yapacak birisi yoktu!
Şirket dokumasından bir iplik çekildiğinde tüm kumaş sökülürdü.
Tekraren söylüyorum: İki senemi çaldınız!..
Bu sürede bir fidan dikip ağaç olmasını gözleyebilirdim.
Bir hayvan besleyebilirdim; belki bir kedi. 🙂
Sanat filmleri izleyebilirdim; belki biraz Mubi…
Yeni bir film çekebilirdim; Gazoz’dan daha iyi…
Kitap okuyabilirdim; Tek Yol ve benzeri…
Belki bir hikaye yazardım; dolandırılmak hakkında edebi…
Sevdiğim birisiyle sohbet edebilirdim, harbi harbi…
Bunların hepsini unut, hiçbir şey söylemedim…
Bir insanın zaman serbestisi olamaz mıydı peki?
İllaki ‘saat ücretim pahalıdır’ ödeyin demedim?
Gece şehre inerken yağmur, ellerim ceplerimde,
ıslık çalarak gezecektim belki, serseriliğim üzerimde…
Diyelim ki bu vaktimi aylaklık yaparak geçirecektim.
Yani her insan gibi boşa zaman geçirme hakkım da mı yoktu?
İşte siz iki senemi çaldınız… Onu dahi benden aldınız?

Alacağım kararlar kritikti ve markam yavru köpekse sahibi yoktu.
Oysa sizin gıybetinizi yerinize yapacak dangalak çoktu.
Saati 10 lira olanlar, saati 100 bin lira olan adamın zamanını çaldınız.
40 kişi elimden ekmek yiyor; iyi olmam için dua ediyordu.
Değerli ekibimi, hepsinden mahrum bıraktınız.
Kopuk bir tarih yaratıp romantizm devşirmeye çalışmıyorum.
Demagoji yapıp, olayları dramatize eden hep sizdiniz.
Bana inan demiyorum, sadece olan biteni anlatıyorum.

Paraya, güce ulaşabilirsiniz; ama üstün zeka, iyi görünüş, çekicilik…
Bunlar kimsenin kazanamayacağı özellikler. Çıldırıyorsunuz…
Asla muvaffak olamayacaksınız.
Beni maddi olarak sömürmek istediniz, ama anlamadığınız şu:
Parama odaklanırken, gözünüzü karartıp zekamı unuttunuz…
O varlıkları bu zeka ile kazandığımı…
Ve aynı zekanın size neler yapabileceğini…
Objectophiliaya tutulmuş insanlar gibi mallarıma çökecektiniz.
Ben kendi yeteneğimle bu noktaya geldim.
Mal varlığım bana piyangodan çıkmadı ki…
Ben, miras batırıp köprü altına düşen evsiz değilim!
Ben, babasının servetini berhava eden hayırsız evlat hiç değilim!…
Peki ama kimim?..

Doktrin: “Bana yukarıdan bakarsanız aptalın tekini görürsünüz; bana aşağıdan bakarsanız tanrıyı görürsünüz; bana tam karşıdan bakarsanız kendinizi görürsünüz.” – Charles Manson

 


 


128. BÖLÜM
COUP DE GRÂCE!

Karşınızda ömür boyu tek bir adımını yanlış atmamış biri var.
Taş üstüne taş koyarak milyonluk imparatorluk kurmuş biri.
Beni yenmek mi istiyorsunuz?.. Yazık size!..
Şirketi tırnaklarımla kazıyarak, kendi emeklerimle yoktan var ettim.
Öyle çok acı çektim ki…
Çok az insan mutluluğu, benim kadar pahalıya satın almıştır.

Davaları başlatan sizdiniz, bize de savunma yapmak düşerdi.
Anladık ki bir müddet bu sularda yüzeceğiz…
Seçtiğiniz ringde, sizin eldivenlerinizle dövüştük.
Oyunu, dağıttığınız kartlarla oynadık.
Kumar masasında ilk yarım saatte,
yolunacak enayinin kim olduğunu anlayamazsanız,
o enayi sizsiniz demektir.
Poker oynamayı “sevmiyorum” dedim; “bilmiyorum” demedim.
Ringde dövüşmeyi “istemiyorum” dedim; “korkuyorum” demedim.
Napoléon’dan size naçizane tavsiye:
“Tek bir düşmanla sık dövüşme, yoksa ona bütün savaş sanatını öğretirsin!”

Kardeşin boşanırken fikir istedi, dükkanına icra geldiğinde yardım.
Bunalıma girince benden telkin istedi, dolandırılınca teskin.
Şimdi eski hocasını sınava sokuyor bu dönek!..
Bayat düğün leblebisi sizden akıllıdır dersek…
Onun taptığı benim ayaklarımın altında demek!

Avukatım telefonda bana,
“Sizin hatanız herkesi kendiniz gibi zeki sanmak.” demişti.
Sizin hatanız da herkesi kendiniz gibi aptal sanmak!
İki yıl size hiç sitem etmedim; o zaman müsaadenizle artık biraz konuşayım…
Kırıcı olmak istemiyorum ama, benimle hukuk savaşı başlatmak sizin neyinize be!
“Köpeği suya at boğulsun, balığı yere at gebersin,” mi dediniz?
Ya amfibiysem? Bak hukuk gibi, zooloji’den de sınıfta kaldınız!..
Bir daha sizden zeki birine kafa tutmadan önce iki kez düşünün!
Zira kazanmak için sadece kin yeterli değildir…
Artık bana dokunursanız granit bir kayaya çarpacağınızı biliyorsunuz!
Bu zaferle nefretinizi artırdım belki, ama saygınızı da kazandım sanki…

Protokol
Hayatının tek gerçeği mağduriyet yarıştırmaktı.
Aramızdaki güven karinesi öyle örselendi ki,
son protokole parmak izi şerhi koydum.
Çünkü bilirdim ki, on lafınızdan dokuzu yalansa, biri de şüpheliydi…
Seni tanıyordum; ama kim olduğunu bilmiyordum.
Hayatta iki kişiye güvenirdim; biri ben isem, diğeri sen değildin!
Videoda kağıda parmağını basarken senin yerine ben hicap duydum.
Sonuçta parmak izlerimiz, dokunduğumuz hayatlardan silinmez; öyle değil mi?..

Ezcümle, Shakespeare’in “Bir Yaz Gecesi Rüyası”nda geçer:
Atina’da yaşayan dokumacı Bottom, hem aslan gibi gürleyeceğine,
hem bülbül gibi öteceğine söz verir.
İkisini de yapabilirdim… İnanın ki yaranamazdım!
Kendi isteğiyle kafese giren bülbülün, en güzel şarkıları okuduğu söylenir.
İki sene önce yüklü nafakaya sizi ikna edemedim.
Şimdi; çok ama çok daha düşük nafakayı, bile isteye imzaladınız…

Sen bu hallere düşecek insan değilsin ki…
Benim protokolü imzaladığımı görmediniz bile!
Güveninize teşekkür ederim; bilirsiniz, yalan atmam.
Sözüm senettir ve ben kimseyi satmam!

*

Yazdığı kitapların toplamı 100.000 sayfayı bulan, olağanüstü yazar Alexandre Dumas,
1844 yılında 1.050 sayfalık dev eser Monte Kristo Kontu’nda kriptoloji, toksikoloji, işaret dili terminolojisi,
Mors alfabesi, Lazarus sendromu (İsa, öldükten dört gün sonra bir mucize ile Beytanyalı Lazarus’u diriltti.)
gibi pek çok konuya temas ederken grafolojiyi de es geçmiyor.
Hikayenin en önemli kırılma noktasında Danglars, arkadaşı Fernand ile
kıskandığı Edmond Dantes’i mahkum ettirmek için,
sözde onun elinden yazılmış bir mektubu yetkililere teslim ediyor.
Kendi el yazılarından yakayı ele vermemek için de mektubu sol elleriyle yazıyorlar.
Sense beni tuzağa düşürmek için, kolunun altına serum bağladın ve uyuşmuş sağ elinle
uydurma bir imza attın.
Yayınevinde pek çok asistan yetiştiren, eserleri 100 dile çevrilen, 200 filmi çekilen Dumas dahi bu serum dümenini duysa ağzı açık kalır, şapka çıkarır…

Sizin gibi sabıka defterleri dolmuş kişilere azılı bir sahteci,
“Biz bu işin kitabını okuduk,” dese; siz,
“La o kitabı zaten biz yazdık avel!” dersiniz. 🙂

Mehmet Akif Ersoy, “Allah bu millete bir daha ‘İstiklal Marşı’ yazdırmasın!..” demişti.
Ve ben de size diyorum ki,
“Tanrı size yeniden protokol yazdırmayı nasip etmesin.
Çünkü bu sefer her şeyinizi kaybedebilirsiniz.”
Şu başınıza gelenleri Victor Hugo görse,
“Sefiller” yerine şüphesiz “Buna da Şükür” romanını yazardı. 🙂

*

Çoğu insan planlarına güvenir ve geleceğin farkında olduğuna inanır.
Genelde yanılırlar; arzularına yenilip tatlı hayallere yenik düşerler.
Sadece mutlu sona odaklanırlar ve galebe çalınırlar.
Soygun planları da bankaya girerken işler, ama çıkış hiç hesaba katılmaz.
Girerken banka, asgari ücretli güvenlik görevlisine emanetken,
çıkışta keskin nişancının mermisi kafanızdan girer.
Enerji ile kuvveti asla birbirine karıştırmayın.
Enerjiniz vardı, ama kuvveti, siklet merkezine vurmayı bilmiyordunuz.
Birden gözümde Barok döneminden pitoresk bir sahne canlandı.
Bana, “aptallığın resmini çiz” deseler, aynı böyle çizerdim.
Resim dersinden sınıfta kaldınız; biraz da,
CK ile Milli Güvenlik Öğreniyorum:
Strateji disiplininde üç madde kritiktir.
Zaman, Mekan, Kuvvet…
Problem, kıt aklınızın alamayacağı kadar kompleksti.

Yahu “savaşmak istemiyorum” demek “savaşmayı bilmiyorum” demek midir?
Sun Tzu, “Savaşı kontrol edemeyeceğin alana taşıma!” demedi mi?
Neden müphem alana geçip karanlıkta kaldınız?..
Dostoyevski’nin, veremli dul Maria ile acıdığı için evlenmesine mi takıldınız?
Sizi gerçekten sevdim ben, acıdığım için değil…
Sizi sevdiğim için savaşmak istemedim; korktuğum için değil!..

Zamanında Tyre’li (Sur/Lübnan) liderler Büyük İskender’i kışkırttılar.
Komutan, küçük bir ordu gönderdi; ama bölge dört ay baskıya iyi dayandı.
İskender, bu çabaya değmeyeceğini düşünerek elçiler gönderdi ve uzlaşı istedi.
Tyre halkı reddetti ve iyice şımarıp İskender’in elçilerini öldürdü.
E hadi bakalım!… Çanak çömlek patladı!..
Artık savaşın ne kadar süreceği ve doğuracağı zararların bir önemi yoktu!
İskender, topyekûn orduyu ölümüne sürdü ve üç günde ülkeyi çökertti.
Esirlerin kafalarını kesip kazıklara geçirdi ve kadınlarını da köle olarak sattı.
Köpek balıklarını rahatsız etmeyin! Yanlış kişinin de ayağına basmayın!..

Hiç determinist değildim ve umudumu, umutsuzluğumdan aldım.
Az güçle yola çıktım, sadece aklıma güvendim ve genelde başarılı oldum.
Çünkü salt nefrete konsantre zevat, zayıf yanlarını kavramakta başarısızdı.

Yıllarca birçok düşman tarafından yok edilmek istendim. Peki CK kimdir?
Bu soruya cevap bu kadar muğlak olmasaydı, şüphesiz çoktan öldürülmüş olurdum.
Bütün düşmanlarından oluşan koalisyonu yenecek güçte olan birinin,
bu düşmanlardan herhangi birini ezebileceği açıktı.
Çünkü, pastörize meyve suyu kadar zeka taşıyorlardı ve fiili olarak beyinleri yoktu.
Beyin nakli ile bendekini versem gene çalışmazdı, çünkü kalp taşımıyordunuz!

Savaşın mutlak bir galibi yoktur, belki az kaybedeni vardır!
Pirus bunlara güzel örnektir.
Eğer öyle olmasaydı; devletler, korkak görünme pahasına savaştan kaçınmazdı.
Caesar, “Barış istiyorsanız savaşa hazır olun!” der.
Sizin gibilerle barış imzalamak için önce savaşmak gerektiğini anlamıştım.
Bu bana; ev, araba, para, eşyalar ve kandırılmak gibi acı bedellere mal olmuştu.
Ve dolandırılmamın bende yarattığı manevi şok, o malların maddi değeri ile ölçülebilecek bir şey değildi…

*

Kaderimi Ben Yazsaydım
Ben malları bağışlayınca monotonluk bozuldu; bir anda şenlendi ortalık!
Kardeşin:
“Size defalarca söyledim. Bu kadar yapmayın, yeter diye…
Adam zaten bizim için elinden geleni yaptı.”
Sen:
“Babaları ne derse o olsun!.. Çocukları, özel okula veya devlet okuluna gönderebilir.
Onun her kararını destekleyeceğim.
Boş kağıda dilediğini yazsın, bakmadan protokole imzamı atarım.”

Ben sizden uzaklaşınca duygularınız değişiyordu…
Mevtanın terki dünyayla rekabetsiz bölgeye göçüp saygınlaşması gibi…
Sonunda benim merhametime sığındınız…

Yıllar sonra rüyada mıyım?.. Bunlar sizin sözleriniz mi?..
Henrik Ibsen’i dinlemedin mi:
“Dövdüler, yıkılmadık; sövdüler, yıkılmadık; işkence ettiler, yıkılmadık.
Alkışladılar, övdüler, yıkıldık!..”

Kazansaydınız; paralarımla, bir insanın ömrüne sığmayacak hayaller kurmuştunuz.
Kaybedince, ben “kahraman”, siz, “hain” mi oldunuz?
Eğri cetvelinizden doğru çizgi çıkmadı, davalar patladı ve aklandım.
Duyduklarım mühim bir şey öğretmemiş, zaten bildiğim şeyleri yalanlamamıştı.
İftira… sonunda diz çökmüştü…
Yarattığınız suni kumpas sadece sizi korkutabilmişti.
Korkunçlu menkıbeleri okuyanlar belki, ama benim gibi yazan’lar korkmazlar. 🙂

Bana, “Teşekkür ediyorum” mesajı atman;
Avukatıma ve Director’üme çiçekli özür paragrafları…
Söylediklerin; söylemek istediklerin değildi, duymak istediklerimdi!
Ne hissettiğimi soruyorsan, zülf-i yare dokunmamıştı…
Sizden nefret etmiyorum, ama sevmiyorum da…

Bir deniz yıldızını suya atınca, tüm okyanus kurtuldu mu sanıyorsun!
Zaten deniz yıldızının da beyni yok, senin de!..
Bu eylemi geniş zamana yay; bir anlık amel samimi değildir!
Barıştın diye benden teveccüh mü bekliyorsun?
Sırtıma 20 cm. bıçak sokup 10 cm. çekmek iyilik demek değildir!

Davaların 8 yıl süreceğini hesaplamıştık. Hazırlıklıydık…
2 yılda biteceğini söyleselerdi, dayanmak daha kolay olabilir miydi?..
Kim bilebilir?.. Tam ısınmıştık ki, beyaz bayrak haberi geldi!
Bitiş çizgisi görünmüşken, bitkin halde diğer atletlerin zaferini seyrediyordun.
Büyük Jürilerin dediği gibi: “Her zaman zirvede, daima zaferle bırakın!”

Beyninizi işleyebilir bir anlaşma zemini için düşünmeye zorladınız;
şahin mi olmayı tercih edecektiniz, yoksa güvercin mi?
24 Haziran’da avukatınız göz kırptı.
Ece Hanım fikrimi sorduğunda söyledim:
“Onlar hakkında kötü niyetlerimiz yok.
Ancak onların, bizim hakkımızda kötü niyetleri olduğunu düşünüyoruz.
Bunun için paranoid olmalıyız.
Kesinlikle barış yapmaya hazırız.
Ama aynı zamanda savaşa da tam olarak hazırız.” dedim.
Ananız sizi kadir gecesi doğurmuş; yatıp kalkıp şükredin.
Şu okunan ezan hürmetine o adama dua edin.
Zira iki tarafı da aynı eksende buluşturmayı bir tek avukatınız başardı.

*

“Yoga yapıyorum, tüm negatifi evrene gönderiyorum ve çok mutluyum.
Size de tavsiye ederim… Hem ben artık et yemiyorum!
Et yersek hayvan vefat eder ve uf olur; tüm acısı bize geçer.
Et yemezsek iyi ve mutlu bir insan oluruz.”
Bunlar ne güzel sözler böyle…
Acep, şecaat arz ederken merdi kıpti sirkatin mi söylerdi?
Adolf Hitler’in “Kavgam” kitabını okumadın mı?
Çokbilmiş olmak istemem ama… Adam vejetaryen değil miydi?
Hitler’in, Yahudi düşmanı vekili Rudolf Hess de et yemiyordu sanki!
Holocaust* Katliamı’nda altı milyonun etini yiyen de bunlar değil miydi?
* “Katliam” demektir.

*

Kendi içinizde medcezirler yaşıyordunuz; Bim’den çıkıp şoka girdiniz. 🙂
Ferdi Tayfur‘un yeni imajına bile daha az şaşırırdınız!
Belki de Coup de grâce* dememi bekliyordunuz!
* Ağır yaralının acısını sonlandırmak için vurulan ölümcül darbe; merhamet.
Bana kafa tutan planlarınız vardı;
ama benim de kendi planlarım olduğunu unutmuştunuz!
Şüphesiz kaderimi ben yazsaydım daha güzel bir son çizemezdim.
Radyoda çalarken Kaderimi Ben Yazsaydım bir ikindi,
Sezen Aksu sizin için söylüyor: Perişanım Şimdi
Doktrin: “Bizimle savaşmak istediğinizde buna izin vermeyiz. Ama biz savaşmak istediğimizde kaçmanıza izin vermeyiz. Düşman ilerler, biz gerileriz; düşman kamp kurar, biz taciz ederiz. Düşman yorulur, geri çekilir, biz izleriz. Düşmanını tanır, kendini de tanırsan, yüz tane savaşı hezimete uğramadan atlatabilirsin.” – Mao Zedong

 


 


129. BÖLÜM
ÉTAT DE GRÂCE!

État de Grâce: Üstesinden gelmek. Bir mucizeyi başarmak.
Bu, herkesin kurtulabileceği bir cendere değildi…
Ama ben de herkes değildim!
Bu bir maç değildi ama, kabul edin artık…
Bu savaşta siz kaybettiniz… Ben kazandım!..

Hatalarımız
Boşanma davasını başta hafife aldık ve işi ağırdan aldık.
Vaziyet kendi içinde mütebariz oksimoron yaratmıştı.
Gözlerimizi hedefe odaklamıştık ve engelleri göremiyorduk.
Tuzağa çekilmiş kuşlar gibi baskın yemiştik!
Tüm bunlar bize çok pahalıya patladı.
Arka planda kötü adamı sezememek, basiretsizlikti!..

Avukatının vekalet koyduğu Ekim ayında savaşa başlamalıydık.
Erto’yu telefonda öyle doldurdu ki, bana anlattıkça çileden çıktım.
Belli ki çocuğun kafasını aşureye çevirmişti; iki gün içinde amnezi yaşadı.
Bir hafta sonra direkt 9 Eylül Nöroloji Kliniği’ne yatışını verdiler. 🙂

Aralık’ta harekete geçtik; bu bize fazladan 80 gün kaybettirdi!
Hasmı şöyle tanımlarsak sanırım yanlış olmaz:
Biz savaşa başladığımızda karşımızda; rakibini çok iyi tanıyan,
dünyanın en güçlü insanı dahi olsam, sevdiğime karşı yenileceğimi bilen,
savaş sahasını kendisi seçen ve
olması gerekenden 5 kat daha güçlü bir düşman vardı.
4 dava ve 1 koruma kararı sizden gelmişti…
Ve ilk 30 günde, maalesef çok da bir karşılık verilemedi!..

Avukatını sırf Google haberlerinden tanımaya çalışmak aymazlıktı.
Bir kahin gibi geleceği tahmin edebileceğimizi sandık.
Güçlü ve başarılı olmamız, olaylar üzerindeki kontrol derecemize bağlıydı.
Rakip, düşünce ve planlarını kurnazca saklamasını bildi…
Planlarını söylediği zamanlar ona güvendik;
fakat bunlar hedef saptıran, çarpıtılmış, suni istihbaratlardı.
Kötüleri bizi pusuya düşürdü.
En iyileri dahi, herkesin bildiğinden fazlası değildi…
Eylemlerinizi tahmin edemedik ve karanlıkta kaldık.

Boşanma gerçekleşmeden malları üstünüze yapmak ahmaklıktı.
Erto beni korumak için defaatle uyardı. Tamamıyla benim hatamdır.

Biz tapu davasına kanalize olduk.
Sizin hayatınızın tek gerçeği boşanma davasıydı.
Bunun ayırdına varamadık.
Çünkü güçlü öz güven, zayıf taraflarını kavramakta başarısızdır.

Davalarda genelde umursamaz taraf sizdiniz.
Ben ise davalara tanrısal bir kutsiyet atfettim.
Böylece hep yorulan cenah oldum.
Belki de mükemmeliyetçi olmamdan kaynaklanıyor…
Beni mutsuz yapan bu nitelik, diğer yandan harika başarılar tattırıyor!

*

Kırılma Noktaları
Ekimde avukatımı değiştirmem: Savaşa hazırlık!
Dört işçilik davası ile sizi boğmak…
Mobbing ilamını sabırla almak…
Koruma kararını metanetle karşılamak…
Boşanmanın son celsesini uzatmamak…
Avukatınızla iletişimi koparmamak…

Asla Yapmadıklarım!
Çocukları incitmek…
Seni ve aileni rahatsız etmek…
İftira atmak…
Yedek anahtarla aracınızı kaçırmak…
Kira davası marifetiyle sizi yuvanızdan etmek…

Her türIü kötüIüğü yapmaya muktedirken, hiç kötülük yapmadım.
Belki güç buydu…
Şimdi bu komponentleri aleyhime kullanabilirsiniz.
Fark etmez… Rakibe göre değişerek sair planlarla yeni sahalar açarım.
Peki nasıl sırlarımı korkmadan açıklıyorum?
Çünkü bildiğiniz her şeyi size ben öğrettim, ama bildiğim her şeyi öğretmedim!..

*

130. BÖLÜM – FİNAL
Reverans

Avukatım
Anın ötesini görebilen insanlar az bulunur.
Fakat onlar bile bunu nadiren başarırlar.
İşte o onlardandı… Söylediği her şey mükemmelen çıktı.
Ece Hanım’ın talihi de vardı kuşkusuz…
Ama talihin, cesurdan yana olduğunu unutmamak gerekir!..
Ece Hanım, davaları oya gibi dantel dantel işledi.
Şahmerdan gibi taşı gediğine oturtmasını bildi.
Klişeleşmiş avukat profiline mugayir bir hat çizdi.
Derdimle hemhal oldu, diğerkâm oldu…
Resmen neştersiz kalp ameliyatı yaptı.
Bana yalan söylemedi, hiç kandırmadı.
Asla bu işi para için yapmadı.
Taksitlerim geldiğinde benden isterken hep utandı.
Vaatlerde bulunmadı ve zaaflarımdan yararlanmadı.
Yardıma muhtaç çocuklara, okusunlar diye tablet dağıtacak kadar da melekti.
Uzaktan zafer madalyasıyla gördüğümde aniden onu başka türlü sevdim.
Hala ne olduğunu bilemediğim bir şey…
O kadın, sanki benim ömrümde hiç unutamayacağım bir şey oldu…

MK
Director
Erto
Tubiş
Annem
Ablam
Ayluş
Musto
Taro
ve aylarca dertlerimi dinleyen gizemli mucizelerim…
Teşekkür sönük kalır; onlara kucak dolusu renkli çiçekler göndermeliyim…

Dünyanın en iyi filmi Esaretin Bedeli’nde bir sahne var.
Kırk yıl hapiste zor şartlarda kalmış Red, sivile ayak uydurmaya çalışır.
Markette paketleme yaparken mola için patronundan izin ister:
– Tuvalet molası, Patron!
Patron, öfkeyle yanına çağırır,
– Her tuvalete gidişinde benden izin almak zorunda değilsin. Geldiyse git!
Red içinden söylenir:
“40 yıl işemek için izin istedim. İzinsiz tek damla dahi yapamam.”

Güçlü insanların kanlarında zafer sarhoşluğunu yok eden bir panzehir vardır.
Kendilerini sakinleştirirler. Başarılarında şansın rolünü incelerler.
Beni öyle paranoyak yaptınız ki, sizden hala ayrılmamış, kurtulamamış gibiyim. 🙂
Tebelleş düşünü gibi zihnime saplandınız!

Bir uçurumun kenarında, beş karış yere mahkum adam bile bunu ölüme yeğler.
Ve mutluysa, başka da bir şey istemez… Kötü biriyim ben öyle mi?..
Ne yapmış olabilirim ki bunları hak edecek?
Bir hayvandan farksız olsam bile, size göre yaşamaya hakkım yok mu?
Kime ne zararım vardı yani?.. Neden mutlu olmamı istemediniz?
Bunu başarabilseydiniz, bütün ömrümü sizi mutlu etmeye adardım!
Ne sizi lanetledim, ne intizar ettim… Fakat…
Ömür boyu benden yoksun kalmaya mahkum edildiniz!..

9 yıllık evlilikte mucizevi sadakatinle beni sonuna dek hak ettiğin doğrudur;
ancak iki yılda yaptıklarınla, bundan sonra hayatımda olmayı hak etmediğin de bir o kadar doğrudur.

Avukatın
İki yıl sabrettim.
Bir kere küfür etmedim, hakaret etmedim, tehdit etmedim.
Açtığım hiçbir davada tek satır iftira yazmadım.
Nafakayı bir gün geç yatırmadım.
Avukatın hep, arka planda kalan gizemli adamla tanışmak istedi.
Bu süreçte düşmanlarımın bile saygısını kazandım.
Talo Bey, bu davada sohbetiniz, yarenliğiniz büyüleyiciydi…
Zevk verdiniz, onur duyduk; sizinle savaşmak bile şerefti…

Baban
İş yerine ziyaretine gitmeyi çok istedim.
Fakat savaş arenasında soruşturmanın selameti açısından bu doğru olmazdı.
Onu müşkül durumda bırakamazdım.
Zaten konuşabilen, ama sessiz olan insanlar tanrının dilsiz kullarıdır.
Onun bende yeri apayrı…
Hülasa baban, babayani bir adamdı…

Kardeşin
Çocuklar bana ilk geldiğinde “Baba” yerine yanlışlıkla “Dayı” diyorlar;
sonra utanıp hemen düzeltiyorlardı.
Hiç kızmadım, benden çok o ismi anmalarını kıskanmadım.
Demek, birlikte daha iyi eğleniyorlar ve onu seviyorlardı…
Onun da yeğenlerini sevmesine bayılıyorum.

Annen
Analar oğullarına ölümüne taparlar…
Dünya bu gerçek yönünde dönmektedir.
Oğluna ve sana olan hastalıklı sevgi onda saplantı yarattı.
Bu çemberin dışında kalan herkesi hafızasından sildi.
Ama duman, arıları etkilemekle kalmaz; arıcıyı da etkiler; balı da…
Oysa çocuklarım ona ne kadar da düşkün…
Umarım ömrü uzun olur ve başlarından hiç ayrılmaz.
Onsuz büyümelerine gönlüm razı olmaz…
O’na da “Bazen yüreğim parçalanıyor,” dersem yalan olmaz.

Sen
Çocuklar da sana hep taptılar.
Belki beni, asla senin kadar sevemeyecekler.
Bu öyle güzel bir duygu ki, tarifi yok!…
Demek, sevgini benden fazla paylaştın.
Onları her gün benim için öp çok çok…

Ben, sokaklarına arabaların sığmadığı daracık evlerde büyüdüm.
Hiçbir şeyimiz yoktu… Ama her şeye sahiptik.
Sonuçta hayatı, sahip olduklarımızla değil, hissettiklerimizle ölçmeliydik.
Nitekim, kalpleri kazanmak şehirleri kazanmaktan daha onurluydu.
Alındım mı, gücendim mi?..
Belki sordunuz!..
Ahtapotların üç kalbi vardır…
Siz üçünü de kırdınız!..
Ama dokuz tane beyni vardır…
Bu detayı atladınız!..
Şimdi hayatımın senle olan kısımlarında büyük bir boşluk var.

Giderken, yıllardır kesmediğin faturaları bana ödetmeye kararlı gibiydin!
Fakat benimleyken ev istemedin, araba istemedin…
Ne bileziğin oldu, ne pırlanta yüzüğün…
Başımı öne eğmedin ve beni hiç aldatmadın.
Hakkını teslim etmeliyim…

Ayrılmasaydık, ölümüne dek bana sadık kalıp dini bir sadakat gösterirdin…
Bana sözle ifade edilemeyen iki güzel varlık verdin…
Aslında iyi kadındın, fakat beni anlayacak seviyede değildin.
Tüm bunlar için sana teşekkür ederim…

Sana bir daha güvenebilir miyim?
Saflık ve bilgisizlikten kaynaklanan bir soruya benziyor.
Plastik bir kalp maketinin atmasını beklemeye benziyor.
Fakat ruh olmadan yürek tende atmaz!
Güvense ruh gibidir, terk ettiği bedene geri dönmez.

Elveda, artık gitme zamanı…
Yazımı burada noktalıyorum.
Bu süreçte dostlarına barışmaktan söz etmişsin.
Aslında tüm yaptıklarına rağmen seni affedebilirdim;
zor olan, seni affettiğim için kendimi affedebilmemdi!..

Peki bir umut var mı? Yahya Kemal ne der:
“Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler!
Bilmezler ki giden sevgililer dönmeyecekler!”
Doktrin: “Ayakların hep yerde gözlerinse daima yıldızlarda olsun!” – Theodore Roosevelt