48652421866_352d8ff10d_b.jpg
Garip bir Anadolu köyünde yaşıyorduk. Kasabayla aramızda az mesafe vardı. Ben 7 yaşında delikanlıydım, kız kardeşim 5 yaşındaydı. Babam iri yarı bir adamdı. Kirli beyaz sert sakalları vardı. Bizimle pek ilgilenmezdi. Ama ben ondan hep etkilenirdim. Onu uzaktan izleyerek ilgilenirdim. Hiç mütebessim değildi. Parkasının cebinde kalın kitaplar taşırdı. Evin önünde güneşe karşı okurken, ben onu izlerdim. Çayı bitmeden koşar yenisini getirirdim. İşte o zaman tebessüm ederdi.

Babam pek evde durmazdı. Bizimle hiç konuşmazdı. Onu mutluyken pek az gördüm. Sanki evde onu sıkan bir şeyler vardı. Çevresine ait değilmiş gibi davranırdı. Hep bi kabuğunu kırmak isteyen özgür hayvanlar gibiydi. Kabuk dıştan kırılırsa hayat durur, ama içten kırılırsa yaşam başlar. Onun için hayat ne dururdu, ne başlardı. Yüzünde, hep bir arada kalmışlık vardı. Ya hiçbir şey başlamamıştı onun için, ya her şey bitmişti çoktan!..

Bir gün bana kasabadan plastik kamyon almak için otobüse bindik. İçerde çemene kesmiş kesif bulgur kokusunu alabiliyordum. Otobüs kalabalıktı. Çekici bir kadın binmiş ve en öne oturmuştu. Altında dar pantolon, başında örtü, üstünde bir kola markasının bedava verdiği tişörtü giymiş değişik bir kadındı. Bu köyde, böyle tişört giyersen hem havalı olurdun, hem görgüsüz, hem zengin. Yaşlı şoför, öndeki bu genç kadınla hararetli bir sohbete tutuşmuştu. Bu kadın, onun hayata dair umutlarını temsil ediyordu. Yaşlıların sesleri, çocuk ağlamaları, hayvan gürültüleri… Yalnızca ön ve arka kapısı olan, eski tip bir köy otobüsüydü. Otomatik kapının kavuşma yerindeki eski lastikler parçalanmıştı. Bu otobüsü öyle derinlemesine incelemiştim ki, sanki her bir desen zihnime sivri uçlu bir kalemle kazınmıştı.
Son duraktan önce, hayvan pazarı önünde otobüs durdu ve yolcuların yarısı boşaldı. Babam indi. Ben otobüsün merdiveninde kaldım. Tek basamaklı merdiven öyle yüksekti ki bir türlü atlayamıyordum. Babam ellerini düz uzatıp cesaret vermeye çalıştı. Atlayamayınca beni kucakladı. Tam alıyordu ki birden ses duyuldu. Kapılar hızla babamın kollarına çarptı. Hayvanlar gürültü çıkarıyor, insanlar bağırıyor, pazarın curcunasından kimse kimseyi duymuyordu. Babamın kolları giderek sıkışıyordu. Kapının basıncına dayanmak için kaslarını sıkıyordu. Benim dilim tutuldu, bağıramıyorum. Kapı babamın kollarını daha da sıkıştırdı. Aslında beni bıraksa kurtulabilirdi. Belki benim minik bedenimin kapladığı hacim, kapının boşluk payını kurtaracaktı. Babam beni bırakmadı. Göğüs kafesim sıkıştı, kaburgalarım sızlamaya başladı. Babamla göz göze geldik, kollarını bir açtı, artık canım yanmıyordu. Ama kemik çıtırtılarını duymaya başladım. Babam, benim için kollarının kırıyordu. Bağırmaya başladım. Herkes bağırıyor. Şoför, kadınla sohbetten kafasını kaldırmıyor. Birden yağmur yağmaya başladı. Ben hiç ağlamazdım ama nasıl ağlıyorum!.. Yağmur olup yağıyorum. Otobüs hareket etmeye başladı. İki elimle babamın sakallarına dokunmaya çalışıyorum. Babam da yan yan koşarken yerlerde sürükleniyor; yine de ellerimi bırakmıyor! Neyden sonra şoför durdu. Koşarak arka kapıya geldi. Elleriyle kapıyı açtılar. Kapı sıkışmış açılmıyor! Benim umudum da o kapıyla bir orda sıkıştı kaldı işte!..

48418685256_35f1e31777_o.jpg
Babam hiç evde durmazdı. Anama bi sorardık, “Babanız Ankara’da” derdi, bi sorardık “İstanbul’da.” Hiç unutmam, bi gün babamı yolcu etmeye gittim. Sıcak bir öğle vakti garajda, hiç konuşmadan otobüsün dolmasını bekliyoruz. O zamanlar öyle otobüsün saati falan yok. Ne zaman dolarsa o zaman kalkacak. 2 saate otobüs doldu. Babam, suratımı avuçlarının arasına alıp burnumu öptü. Sonra patates gibi biçimsiz başımı omzuna bastırdı ve üç numara tıraşlı kafamdan beni öptü.
“Ev sana emanet çocuk,” dedi.
E demedin mi baba, eğer bu adamsa, neden çocuk diyorum? E bu çocuksa, neden ona evi emanet ediyorum?
Sonra birden,
“İstediğin bişey var mı oğlum?” dedi.
Ben çok heyecanlandım. Sanki ne desem babam alıp getirecekmiş gibi… Birden dünyadaki en değerli, renkli şeyler gözümün önünden geçti:
Bisiklet, araba, kırmızı spor ayakkabı, walkman, atari, televizyon, kokulu şampuanlar…
Sonra hiç unutmam, çocukluk işte, “Muz!” dedim. “Muz istiyorum.”
Babam güldü. O gülünce sevinip ben de güldüm.
Şimdi sorsaydı istediğim parayla satın alınamayacak şeyler olurdu.
Belki cesaret bulabilsem, “Seni istiyorum Baba,” derdim. Ama çocuk aklım işte.
Neden pahalı şeyler istemedim bilmiyorum. Belki hiç alamayacağını bildiğim için…

Sonra babam otobüse bindi. El sallayacağım ama bana hiç bakmıyor, yüzü diğer tarafa dönük. Koşa koşa otobüsün öbür tarafına geçtim. Bu sefer de başını diğer yana çevirdi. Otobüs gürültülü egzozuyla, tozu dumana kattı, gitti. Onunla birlikte benim de Tanrı’m gitti. Ben kalakaldım orda. Elim ayağım bağlandı.

Sonra kurtuluş savaşından kalma eski bir nöbetçi direği vardı. Ama çok yüksek. En yiğit adamın korktuğu cinsten. Çıktım en tepesine oturdum. Otobüsün kavisli toprak yolda S’ler çizerek gidişini izliyorum. Başladım ağlamaya, ama nasıl ağlıyorum. Babam bana bakmadı, el sallamadı diye. Çok uzaktan otobüse bakıyorum, ama nasıl ağlıyorum. Birden ayağa kalktım. Sanki babamın otobüsten hala bana baktığını sanıyorum. Bağırsam sesimi duyar mı? Beni görebilir mi ki acaba? Başladım el sallamaya. Ama hem sallıyorum hem gözümden kanlı yaşlar geliyor. İlk damla yere düşene kadar onlarca damla akıyor…

Ya şimdi düşününce hissetmişim galiba bir daha onu hiç göremeyeceğimi! Babam bir daha geri dönmeyeceği için giderken gözlerime bakamamıştı…

4 Yıl Sonra…
16519693620_073a619026_b.jpg
Artık 11 yaşında koskoca delikanlıyım. Köydeki serin ormanlıktan kuş avından dönüyorduk. Birden kasaba kahvesinin önünde bir kalabalık, ne olduğunu anlamadık. Yerde yatan bir motosiklet ve yanında boylu boyunca uzanmış bir adam. Koşarak gittik ama kalabalıktan görmenin imkanı yok. Sürekli sesler, bağrışmalar. Sonra birden yaşlıların terli şalvarlarından kafamı uzattım. Arkası dönük, yerde yatan zayıf, çelimsiz bir adam. Üstündeki deri mont, yerde sürüklenmekten delinmişti. Parmakları ve diz kapaklarının büyük kısmı erimişti. Sağ pabucunun arkasında ceviz kadar bir delik… Ana yoldan köy yoluna girerken kayarak traktörün altına girmiş. Çocukları uzaklaştırmaya çalışan, başaramayınca gözlerini kapatan büyükler. Motosikletin koluna asılı olan yerde ezilmiş bir siyah poşet. Poşeti açtım ki içinde, asfaltta kararmış, yanmış, 4 ezik meyve.
Muz!
Doktrin: “Saatler ters çalışsaydı mutlu olabilirdik. Birden zaman dursa mutlu olabilirdik. Yeniden doğsaydık mutlu olabilirdik. Ben baban olsaydım, sen benim gözlerime baksaydın; belki mutlu olabilirdik.” – ck –