
Yaşım kırk falandı, ama birkaç insanın birden ömrünü yaşamıştım. Masallarda uzaktan parlayan, fakat yakına gelip avuçlayınca toprak yığını haline gelen o büyülü hazineler. Cin yutmuş gibi… Masallarda başınız sıkıştığında çıkagelip sakalından üç tel koparıp veren ihtiyarlar gibiydi. Gece yarısı okyanusta çalkalanan bir vapur gibi. Hayatta ‘hep’i elde etmek için ‘hiç’in kısır çölünde yaşamayı tercih etmişti. Onlar benim örneklerim, farkında olmadan yüzümde bulduğum maskelerimdi. Oğlumun beni sevmediğini iddia edemem, fakat bende kendi düşüncesine uymayan birtakım şeyleri beğenmeyip düşman olduğu muhakkak. Ne ondan kurtulabiliyor ne de tamamıyla onun emrinde olabiliyordum. Fakat gün ve zaman denen bir şey vardı ortada ve onu harcamak lazımdı. Bu daima böyledir. Hadiseler kendiliğinden unutulmaz; onları unutturan öbür hadiselerdir. Ben paramı yedirecek adam aramıyorum. Yavaş yavaş babam için bir kardeş olmaktan çıkmış, bir dert haline gelmişti. Artık talihe karşı hiçbir mücadelede bulunmak hevesi kalmamıştı. Garip bir sükunete kavuşmuştu. Ve daima kazanacak kağıtlarla oynanan bir oyun gibi… Mutlak barış taraftarları ne derlerse desinler. İnce serpilen kar arasından yumuk yumuk gülen o mart güneşi.
Akşama kadar ihtiyar ve romatizmalı bir adamın dizlerinin dibinde oturup şikayet dinlemek hoşuma gitmiyordu. Her şey birdenbire düzelmiş gibi mesuttum. İkinci bir dünya, bir suikast hazırlar gibi yavaş yavaş uyanıyordu. Uçuruma uzatılmış bir kalasın üzerinde yürür gibiydim. Emine ile evlenirsem, kayınpeder ile aramdaki bu baba oğulluk bir düğüm daha kazanacaktı. Aksi giden talihten bu suretle öç alacaktı. Bu evi bütün psikolojik derinliği ile benimsemişti. Hamileyken çok gürültü yapıyor diye şimdiden ve şüphesiz yalancıktan tasalanıyordu. Eliyle, çok tehlikeli bir karanlığı gösteren bir işaret yaparak, “Müsaade etmiyorlar,” diye reddederdi. Bu acayip odada, insana son derece alışık bir kaplumbağa, gelen gidenin bacakları arasında dolaşıp dururdu. Adeta müstakil bir cihaz gibi işleyen… Neden bu mazi gölgeleri yüzünden yolum birdenbire değişti? Güzellik müsabakasına girmeye hazırlanan ve bu iş için bize bitmez tükenmez masraf kapıları açan baldızım…
Mektep, gençlik için daima ehemmiyetlidir. Her şeyden sarfınazar o yaşlarda ömrün en azaplı meselesi olan “Ne olacağım?” sualini geciktirir. Bırakın ki vaktinde yetişir, sonuna kadar sabreder, aktarmaları tam zamanında yaparsanız, içindekini behemehal bir yere götüren trenlere benzer. Ben bu trenden vaktinden çok evvel adeta çölün ortasında inmiştim. Vakıa meslek, iş, kazanç düşünmüyordum. Fakat gün ve zaman denen bir şey vardı ortada. Evvela onu harcamak lazımdı.
O vakte kadar saatten başka bir şeye merak etmemiştim. Ondan da büyük bir şey anlamıyordum. Rahmetli Nuri Efendiden saat hakkında bir yığın malumat edinmiştim. Fakat ciddi şekilde saatçiliğe yanaşmamıştım. Üstelik sakardım. Elimle gözüm beraber çalışmaktan uzaktı. Her ikisi birbirinden ayrı yaşıyordu. Yaradılıştan amatördüm. İş olarak üstüme aldığım her şeyden çarçabuk sıkılıyordum. İçimde birdenbire bir yol açılıyor ve ben elimdeki işten sessizce ona kayıyordum. Mektepte, Nuri Efendinin muvakkithanesinde, babamla yedi yaşımdan beri her cuma ve perşembe günleri gittiğimiz dergahlarda bu hep böyleydi. Bununla beraber bir şey yapmam lazımdı. Muvakkithanenin biraz ilerisinde ihtiyar bir saatçinin yanına çırak girdim. Adamcağız fakir ve işsizdi. Ekmek parasını güç çıkarıyordu. Bununla beraber beni kabul etti. Kendi tamir edeceği saatlerin parasından bana birkaç kuruş vermeye bile razı oldu. Fakat talihime, dükkana o günlerde müşteri uğramıyordu. Usta çırak sessiz sedasız karşı karşıya oturuyorduk.
Öbür yandan Seyit Lütfullah peşimi bırakmıyordu. Gaip alemle münasebette benim yardımıma alışmıştı. İkide bir dükkana geliyor, “Haydi kalk! Emir geldi. Etyemez’e gideceğiz!” diyor. Bana izin vermesi için ustaya rica ediyor, olmazsa onu cinlerle tehdit ediyordu. Etyemez, Eyüpsultan, Vaniköy, hülasa bütün İstanbul bizimdi. Yarı topal bacağını sürükleye sürükleye, başında kirli sarığı, en ufak rüzgarda şişen cübbesi, o önde ben arkasında, karışık ve yamalı kıyafetimle dolaşıyorduk. Onları unutturan, tesirlerini hafifleten, varsa kabahatlilerini affettiren daima öbür hadiselerdir.
Babam kanlı canlı, taş yese öğütür cinsten bir adamdı. Müthiş bir yaşamak, harcamak iştahı vardı. Kainat onun için harman gibi satıp savrulacak bir şeydi, yahut da etrafı böyle hükmediyordu. Halam ise zayıf, çocukluğundan hastalıklı, kindar, içine kapanıktı. Babam çok dindar olduğu halde neşeli, saza, söze meraklı idi. Halam neşesiz, somurtkan, son derece sofu, kibirli, alıngan, nefsine hakiki bir düşman muamelesi yapmaktan hoşlanan bir kadıncağızdı. Bu iki ayrı insan yalnız bir noktada birleşirdi. İkisi de sıkıntı içinde yaşardı. Daima hayalperest, olmayacak ümitler içinde yaşayan babam, parasızlığı yüzünden sıkıntıda idi.
Rahmetli hocası, Süpürgeciler Kahyası’nın oğlundan, Etyemez’deki konaktan başka birkaç han, hamam ve bir iki sarrafta işletilen para, bir yığın eshama konan halam ise hasisliği yüzünden yarı aç, yarı tok, kıt kanaat bir hayat geçiriyordu. Hatta parasını yerler korkusuyla bir daha evlenmeye bile cesaret edememiş, on altı odalı koca konakta, yarı deli bir ahretlik ve kendisi kadar sofu, hasis, üstelik de dedikoducu ihtiyar bir kalfa ile yalnız başına bir baykuş gibi yaşamıştı. Kocasının ölümünün hemen haftasında, işlerine biraz fazla karıştığı için babamın evine gidip gelmesini menetmişti. Onun için halamı ancak bayram, kandil gibi mübarek günlerde elini öpmek için evine gittiğimiz zaman görürdük. Bir de Ramazanların ikinci haftasını camilere yakın diye bizim evde geçirmeyi adet edinmişti. Biz evine gittiğimiz zaman İstanbul’un en ucuz ikramlarını görür, envai nasihatlerle en ucuz cinsten hediyelerini alırdık. O bize geldiği zamanlar ise ikramda en ufak bir kusuru kabul etmez, kıyametleri koparırdı. (Aynı ben. :)) İki hizmetçisiyle beraber bu huysuz misafiri ağırlamak korkusu evimizi daha iki ay evvelinden sarardı.
Filhakika bize gelir gelmez hayat görüşü değişen, iştahı açılan halamı bir hafta ağırlayabilmek, ancak Şaban’dan itibaren başlayan ve gittikçe ağırlaşan bir perhizle kabil olabilirdi. Fakat en gücü, bu bir hafta içinde halamın nasihatlerine, tenkitlerine tahammüldü. Onun bizim şahsımızda ve ailemizde hısım akrabadan daha ziyade mirasçıyı gördüğü muhakkaktı. Evcek, onun için, ölüm denen korkunç şeyin arkasında işleyen makinenin bir kolu, hatta netice düşünülürse bütünü idik. Halam bir gün ölürse, mirası dolayısıyla, bizim için de ölmüş olacaktı. Her hareketimizden mana çıkarırdı. Son zamanlarda işleri epeyden epey bozulduktan sonra babamın, halamın mirasına tek kurtuluş ümidi olarak bakmaya başladığını inkar edemem. Kaldı ki halamın sıhhati, takip ettiği sıhhat rejimi sayesinde -az yemek, hiç kımıldamamak, daima parasını düşünmek vesaire- adamakıllı bozulmuş, ahlakı da büsbütün kötüleşmişti. Babama hiç rahat vermiyor, çok yakın addettiği mirasına karşılık ondan akla gelmez fedakarlıklar istiyor, her vesile ile adamcağızı azarlıyor, hırpalıyordu. Hülasa halam yavaş yavaş babam için bir kardeş olmaktan çıkmış, bir dert haline gelmişti.
Halam birdenbire, etrafın ölüm sandığı letarjik uykudan uyanmış ve öyle herhangi bir vaziyetten şaşıracak bir mahluk olmadığı için, tabutun kapağını zorla kaldırarak etrafa bakmış ve durumu bir lahzada kavrayarak cenazede tek yakından tanıdığı Etyemez imamına: “Haydi çabuk, beni eve götür…” emrini vermişti. İbrahim Beyin anlattığına göre cenazede bulunan kalabalığın büyük bir kısmı korkudan kaçtığı için, tabutun Merkezefendi’den tekrar eve getirilmesi hayli güç olmuş. Hatta halam, kaçamayacak kadar korkanları azarlamasaymış, bu iş biraz imkansızlaşırmış. Filhakika ilk iş olarak imamdan, kazıcılardan birinin orada, çukurun yanında bıraktığı paltomsu şeyi isteyerek sıkı sıkıya örtündükten sonra yarı beline kadar dışarıda, yarı belinden gerisi içeride, oturduğu bu garip sedyenin içinden bütün harekatı halam kendisi idare etmiş. Evvela Etyemez’deki konağa kadar kendisini taşıyacak olanlarla sıkı bir pazarlık etmiş -halbuki “Getirdiğiniz gibi götürün!” de diyebilirdi ve ondan daha ziyade bu beklenirdi!-. Hatta şehre girdikten sonra ilk rast geldikleri poğaçacı dükkanından karnını doyuracak bir şeyler bile aldırmış. Böylece çöreklerini yiye yiye ahiretten dönen bu acayip ölünün arkasına, sokakta her rast geldiği için halam vaktiyle gelin olarak girdiği eve adeta birkaç mahallenin, hatta bütün bir semtin yarı halkını peşinden sürükleyerek, tam bir zafer alayı ile dönmüş.
Bu esnada babam, olan bitenden habersiz, hizmetçileri sindirmiş, kardeş hakları namına zaptettiği evde kömürlükte gömülü olanlara kadar, yükte hafif pahada ağır ne varsa hepsini meydana çıkarmış, odanın ortasına yığmış; cepleri halamın başının ucundaki çekmecedeki mücevherler, tahviller ve altınlarla dolu, “Daha ne kaldı acaba?” der gibi etrafına bakınıyormuş. Bense ta çocukluğumdan beri merakımı çeken, fakat bir türlü şöyle yakından dokunmak fırsatını bulamadığım yemek odasının saatini sökmüş, harıl harıl tamire uğraşıyordum.
Kapıyı halama ben açtım. Yere indirilen tabuttan kendini çıkarmaları için kısa birkaç emir verdi. Tarihin kaydettiği meydan muharebelerini kazanan hiçbir kumandan şüphesiz kapısının önünde tabuttan indirilen bu kadın kadar soğukkanlı olamazdı. Soğukkanlı ve heybetli… Tarih kitaplarında resimlerini gördüğüm kayserler gibi bir şeydi bu. Yüzü muşamba gibi sararmış, bütün vücudu ile titriyordu. Babam: “Hoş geldin kardeşim…” diye bir şeyler kekelemek istedi ve titreyen elleriyle ceplerine, koynuna doldurduklarının hepsini teker teker çıkardı. Beş dakika sonra küle basılmış sülük gibiydi. Bütün aldıklarını, hatta fazlasıyla vermişti. Fazlasıyla; çünkü istikbal için beslenen ümidi dahi oracığa bırakmıştı. Büyük bir dikkatle hareketlerini takip eden halam, babamın canından başka geriye alınacak bir şeyi kalmadığını anlayınca olduğu yerden: “Haydi şimdi git! O budala oğlunu da al götür, o kalabalık da defolsun…” dedi.
Halam şüphesiz bize karşı çok büyük bir haksızlık etmişti. Fakat ben hiçbir zaman, “hak” diye kendime ait bir şeye inanmadım. Her insan, ne kadar müspet yaradılışta olursa olsun ölümünden sonra tekrar dirilmeyi düşünür, özler. Bu hayat dediğimiz mihnetler silsilesinin çok ileri zamana, müpheme atılmış bir mükafatı gibidir. En müsait ve daima kazanacak kağıtlarla oynanan bir oyun gibi; yeniden, adeta baştan aşağı beğenmemek, inkar etmek, değiştiğinden dolayı sevinmek için kalmışa benzeyen küçük bir mazi şuurundan başka her şeyi, her tarafı değişmek, güzelleşmek şartıyla tekrar yaşamaya başlamak insanlığın elbette vazgeçemeyeceği bir hülyadır.
İşte halam, milyonda bir insana ancak nasip olabilen bu saadeti tattı. Sanki o zamana kadar parasına göz koyduğunu sandığı insanlara düşman olan halam, birdenbire ihanetine şahit olduğu bu servetin kendisine düşman olduğunu hissetmişti. Mutlak barış taraftarları ne derlerse desinler, bu düşmanlık hiç de ayırıcı bir şey olmadı. Bilakis o zamana kadar birbirine zıtmış gibi ayrı kutuplarda yaşayan yahut ayrı ayrı mevcut olmakla kalan iki şey, para ve halam, bu düşmanlık yüzünden birleştiler.
Mezarın başından evine kadar ve o acayip şartlar içinde yalnız kendi iradesiyle ve etrafının iradesini yenerek gelen halam -çünkü bütün o kalabalık, bir ölüyü gömmenin rahatlığını, elbette onun tekrar dirilmesine ve kendisini evine kadar getirmeye mecbur etmesine tercih ederdi- bu macerada yaşama denen şeyin tadını almıştı. İnceden inceye serpilen kar arasından yumuk yumuk gülen o mart güneşi, sur dışının o sert rüzgarı, etrafında gittikçe artan, adeta uğuldayan kalabalık, yol boyunca yeniden kavuştuğu insan çehreleri o zamana kadar içinde uyuyan bir yığın şeyi kırbaçlamıştı. Hayat denen bir şey vardı. Paralı parasız insanlar yaşıyordu. Kızıyorlar, gülüyorlar, ağlıyorlar, alakadar oluyorlar, seviyorlar, ıstırap çekiyorlar, fakat yaşıyorlardı. Kendisi niçin yaşamayacaktı? Hele bütün etrafın haset ettiği imkanlar elinde iken… Hülasa evine gelirken hayatı, evinde de babamın ceplerinden ve koynundan zorla çekip çıkarttığı servetini bulmuştu.
İnsanoğlu daima insana muhtaçtır… Senelerdir o kadar aksi giden talihinden bu suretle öcalacaktı. Burmalı Mescid’in arkasındaki konakta bir aşiret kadar kalabalık oğul, torun, hısım ve akraba içinde yaşayan adam, kendisine her suretle yabancı iki insanın elinde ölecekti. Bu onun sakınılmaz kaderiydi. Abdüsselam Bey de insan sevgisiyle, belki de insanlara fazla düşkünlüğü, hısım akraba sevgisiyle kendisine bu yalnızlığı hazırlamıştı. Şüphesiz bu sevgi olmasaydı, etrafındakiler kendisinden böyle kaçmayacaklar, o da yalnızlığı bu kadar duymayacak, böylesi perişan olmayacaktı.
Odaya o girmedi. Onun yerine paketleri istemeye istemeye ben taşıdım. Karanlıkta adımlarım bütün bu eski, sahipsiz eşyaya takıla takıla, sofadan gelen ışıktan birdenbire canlanan büyük bir aynada hiç de bana benzemeyen silik bir hayali seyrede ede birkaç defa gidip geldim. İçinde garip, sebebini bilmediğim bir korku vardı. Nereden geliyordu bu? Ve ne acayip bir şeydi? Durup dururken birdenbire nasıl kavramıştım bütün varlığımı?
Halbuki sevinç delisi olmam lazım gelen günleri yaşıyordum. Karım gebe idi ve doğumu bekliyorduk. Arada sırada gülerek bana, “Çok gürültü yapıyor… Galiba kız olacak!” diyordu. Hiç durmadan tepinmesinden şikayet ediyor, “Nasıl başa çıkacağım?” diye şimdiden ve şüphesiz yalancıktan tasalanıyordu. Abdüsselam Bey bile bütün kederlerine rağmen bu işin sevinci içinde idi. İkide bir bana, “Kaç gün kaldı, sorsana!” diye ısrar ediyordu. Sonra bir evvelki cevabımızı hatırlayarak parmaklarıyla hesaplıyordu. Epeyce zamandır evde çocuk doğmamıştı. “Yeniden büyük baba olacağım…” sözü dilinden düşmüyordu. Tabii, vasiyet hükümden sakıttı. Buna mukabil insanın behemehal açıkgöz ve çakırpençe olmasını isteyenler benim beceriksizliğimi büyütmek için durmadan kaybımızın yekününü hesaplıyorlardı. İçimde mesela bir kolumu veya bacağımı kendi elimle kesmişim, nefsime, çoluk çocuğuma karşı büyük bir hata yapmışım gibi bir azap, o her şeyi altüst eden karmakarışık korkulardan biri vardı.
Doktor Ramiz’in odası alt katta idi. Tek penceresi bahçe duvarına bakan dar, sefil bir oda. Duvarlardan birinde musluğu iyi kapanmayan bir lavabo vardı. Odaya girer girmez doktor ellerini yıkamaya başladı. Ben bir kenarda talihimi düşünüyordum. Büyük, dalgın bakışlı, çok siyah gözleri vardı. Ramiz Bey, kendisiyle ilk karşılaşan insan üstünde anlaması güç bir aksaklık duygusu bırakıyordu. Hiçbir şeyin üzerinde duramayan, ancak zaruri bir şekilde bir iş yaparken şikayet ederken mesut olan insanlardandı. Ben bu hakikati unuttuğuma müteessir, o kendiliğinden bir vecize bulduğundan memnun, tekrar Mübarek’e döndü.
Ben canım ağzımda doktoru dinliyordum. Bir şeyleri öpmek, yalvarmak, aşağılaşmak, onda hemen herkesi ve bütün talihi inandırmak istiyordum. Korku… Korku ve insan, korku ve insan talihi, insanın insana hücumu, o hiç yere düşmanlık. Fakat neyi anlatabilirdim, kime anlatabilirdim? İnsan neyi anlatabilir? İnsan insana, insanlara hangi derdini anlatabilir? Yıldızlar birbiriyle konuşabilir, insan insanla konuşamaz.
İçimde hemen o anda, çoktan beri sargılı, iyiliğe gitmediği çok iyi bilinen bir yarayı kendi elimle açacakmışım, onun ümitsiz manzarasıyla ve dehşetiyle karşılaşacakmışım hissi vardı. Buna rağmen altı hafta yerinden kımıldamamış, bir türlü başından beri vadettiği öbür raporu vermemişti. Şimdi bütün bunları unutmuş, bir çocuk gibi seviniyor, ikide bir gelecek zamanlardaki dostluğumuz namına projeler kuruyordu. Bununla beraber karşımdaydı. Ve her zamanki neşesiyle, açık kalbiyle gülüyordu. Bu gülüş bana kaybettiğimi sandığım her şeyi bir lahzada iade etti. Maaşım eski kazancımı tutmuyordu. Fakat ehemmiyeti yoktu. Ufak tefek kısıntılarla her şey yoluna girebilirdi.
Doktor neredeyse sözlerini, “Haydi kalk! Amcanın karşısında biraz yürü bakayım!” yahut, “Hani yeni şiir ezberlemiştin, onu okusana canım!” diye bitirecekti. Aksine hiçbir şey unutulmaz, hatta her zaman için hatırlanırdı. Gerçekte onlar, pasaportlarda o kadar dikkatle kaydedilen ve isim, doğuş tarihi gibi şeylerin ötesinde insanı herhangi bir karışıklığa artık meydan vermeyecek şekilde tayin eden ayırıcı ve değişmez çizgilere benzerdi. Bu yapma çehre, kıyafet ve yapma dille, her işin dış tarafında kalmak şartıyla sabahtan akşama kadar dünyanın en akla sığmaz hikayelerini anlatıyordu. Hiçbir şey bulamazsa kendi hayatının hiç bahsedilmemesi lazım gelen taraflarını naklederdi. Zaten bir cam kavanozda imiş gibi adeta göz önünde yaşardı. Hemen daima aşıktı ve sevdiği kadınları, bir başkasının beğenip sevmesine imkan olmayacak cinsten seçtiği için çok defa evlenmek zaruretinde kalır, binaenaleyh daima sırtında bir boşanma davası ile yaşardı.
Hepsi iyi kötü, işinde, gücünde, haysiyetli insanlardı, yahut böyle görünmek için yapmayacakları fedakarlık yoktu. Birbirlerini o kadar fazla dinlemişlerdi ki, hepsi anlatılanı aşağı yukarı evvelden bilirdi. Tango irkilmeleriyle, dağılmış saçları kalçalarını döve döve dans ederdi. Gözlükleri kırılmış olduğu için şapkasını ben bulup başına geçirdim. Patates gibi sarı yüzünü geniş bir gülüş adeta bir daha eklenmesi imkansız denecek şekilde ikiye bölüyordu. Bu daima böyleydi. Ne kadar ciddi başlarsa başlasın burada her iş en beklenmedik neticelerle biterdi. Her şey bir hokkabaz şapkasından çıkar gibi birbirinin peşinden, birbirine takılı geliyordu.
Bu yaşanırken çok rahat, sonradan üzerine düşünülünce bir kabus gibi sıkıcı bir şeydi. Süreksiz ümitler, yersiz inançlar çürümüş yosun gibi kollarıma ve vücuduma sarılıyor, beni daha derinlere doğru çekiyor, gözlerimi her açtıkça ucunu bucağını göremediğim heyula davalar yarı karanlıkta üzerime saldırıyorlardı. Sonra hepsi birden bir mürekkep balığı gibi kendi savurdukları dumanın içinde kayboluyor.
Yangeldi Asaf Bey, bu emri bekliyormuş gibi, kollarıyla ayaklarıyla daima dördünü birden işgal ettiği sandalyelerden şöyle bir toparlanıyor. Çünkü Yangeldi Asaf Beyin daima uykusu vardı ve bu uyku dünyanın en güzel, en masum uykusuydu. O gözlerini kapar kapamaz etrafımız tatlı bir mışıltı ile dolardı ve havada sanki yüzlerce melek hep birden maddesiz kanatlarıyla uçuşurlar, çok yavaş fısıltılarla kulağına ninni söylerler, uykusunun peteğini masum rüyaların balıyla doldururlardı.
Emine’nin ölümüyle son tutunduğum dal da kopmuş gibi büsbütün boşlukta kaldım. Kaybettiğim şey benim için o kadar büyüktü ki ilk önceleri bunu bir türlü anlayamadım. Ne de hayatımdaki neticesini ölçebildim. Sadece içimde simsiyah ve çok ağır bir şeyle dolaştım durdum. Sonra bu haraplığa daha başka bir duygu, bir çeşit kurtuluş duygusu karıştı. Bir baskıdan kurtulmuştum. Emine bir daha ölemezdi, hatta hastalanamazdı da. Orada zihnimin bir köşesinde olduğu gibi kalacaktı. Hayatımda birçok şeyler daha beni korkutabilir, başıma türlü felaketler gelebilirdi. Fakat en müthişi, onu kaybetmek ihtimali ve bunun korkusu artık yoktu. Her an onun hastalığının arasından etrafa bakmayacak, o azapla yaşamayacaktım. Korku içimden doğru kabarıp büyümeyecek, dört yanımı kaplayamayacaktı. Vakıa evim yıkılmıştı, iki çocukla baş başa kalmıştım, çalışmanın lezzetini kaybetmiştim, hepsinden fenası, artık hiçbir şeye inanmıyordum. Fakat korkmuyordum da. Olabilecek şeylerin en kötüsü olmuştu. Artık hürdüm.
Emine arkamda olmayınca her akıntı beni sürükleyebilirdi. Kahve ve arkadaşlar en yakını idi. Daha haftasında kendimi orada, o kalabalığın arasında buldum. Cadde üzerindeki yan dükkanların arkasına düşen ikinci salonda, bir elimde iskambil kağıtları, öbüründe rakı kadehim, ağzımda sigara, kulağım anlatılan hikayede, hülasa etrafımla en rahat bir alışverişte konuşuyor, içiyor, eğleniyor buldum. Her şeyi unutmuş muydum? Hakikaten eğleniyor muydum? Şüphesiz hayır.
Doktor Ramiz’le veya başkasıyla civar meyhanelerden birisinde akşamcılık ediyor, gece geç vakit eve dönüyordum. Bazen çocukları yatmış buluyor, sevine sevine kendim de yatıyordum. Bir gün daha geçmişti ve ben hesap vermekten kurtulmuştum. Fakat çok defa onları kedi yavruları gibi birbirine sokulmuş, birbirine yaslanmış, evin bir köşesinde beni bekler buluyordum. O zaman işte günün en korkunç tarafı başlıyordu. İçimden geçenleri kendilerine sezdirmeden çocuklarımı kucağıma almak, gönüllerini yapmaya çalışmak, şaklabanlık etmek, gözyaşlarını kurutmak, güldürmek lazımdı. Niçin bu kadar mahzundular? Niçin bu kadar çok ağlıyorlardı ve neden böyle musallattılar? Mevcut olmalarıyla hayatıma getirdikleri güçlükler kafi değil miydi? Hürriyetimi sıfıra indirmeleri ve beni küçücük bir daire içinde bir dolap beygiri gibi durmadan dolaşmaya mecbur etmeleri yetişmiyor muydu?
Sokağa adımımı atar atmaz, kendimi bir yığın muvazaanın, gafletin esiri görüyordum ve bulunduğum yerden, yaptığım işten gayrı her yer bana, erişilmez şekilde güzel ve harikulade görünüyordu. Mevsim yazdı. Odaya açık pencerelerden dalga dalga sıcak bir rüzgar giriyor, yüzlerimizi alazlıyor, bizi çok başka derinliklere çekip götürüyor ve sonra esneyerek hatibin iyi niyetine teslim ediyordu. Bir arı, küçük cüssesinde birkaç dizel motorunun sesini bulmuş, durmadan başımızın üstünde vızıldıyor, havada üst üste çelik levhaları deler gibi onların aralarından geçerek Doktor Ramiz’in sesine sarılıp onu örtüyordu.
Yumuşak otlar ve nebatlar arasında kükremiş bir aslan gibi fırlıyor, sağa sola en beklenmedik şekilde hücum ediyor, görünmez düşmanlarıyla boğuşuyor, atılıyor, yakaladığını boğuyor, boğamadığını sindiriyordu. İki saniye evvel hakladığı, bir saniye sonra tekrar diriliyor, tekrar gölgede pusu başlıyor. Ördek yavruları telaşlı telaşlı vaklıyorlar. Delinmiş su borusu, bir kobra yılanı gibi ıslık çalıyor, banyo dünyanın bütün sularını döndüre döndüre boşaltıyor, imkansız yokuşlarda kamyonlar vites değiştiriyor, en gürültülü tren kazaları birbirini kovalıyordu.
Bu, evlendiğimizin ikinci yılında, bir pazar sabahı oldu. O, yatakta, saçlarını yastığa dağıtmış, tembel tembel, kendisini kaldıracak bir vinç bekliyordu. Ben pencerenin önünde, ayakta, yataktan kalkmak hususunda dahi atik, kahvaltı meselelerinde biraz daha sabırsız bir kadınla tesadüfen evlenmiş olmanın insana verebileceği saadetleri düşünüyordum. “Martha, kardeşim, nereye gidiyorsun böyle?” diye seslenen bir kadınla evlenmedinizse bu işin acayipliğini size anlatamam. Laf olsun diye kimbilir kimden öğrendiğim o nadir tarih bilgilerimden birini yumurtladım: “Napolyon bunu her zaman yaparmış!” Söyler söylemez gözlerinden geçen küçük parıltıyı görerek pişman oldum. Fakat olan olmuştu.
Yarabbim bu budalalıkları yaparken ne kadar güzeldi. Sarışın yüzü nasıl tatlılaşıyordu. Bunu anladığım zaman kollarımın arasında sıktığım, hayatımın mesuliyetlerini paylaştığım insan bana imkansız şekilde yarım ve sakat görünmeye başladı. Selma Hanım’a o kadar budalaca aşık olmamın, Cemal Beyin peşine o kadar iradesizce takılmamın asıl sebebi elbette birazcık olsun Pakize’dir.
Telefon açılınca ömrümde ilk defa sessizlik denen şeyi duydum. Bu bizim tanıdığımız sessizlik değildi; başka bir şeydi. Sonra “Kimsiniz?” diye birisi adımı sordu. Ben adımı söyledim ve “Nevzat Hanım’ın bana vereceği kitabı sormak istiyorum,” dedim. O zaman, “Bırakın kitabı filan da çabuk evinize gidin. Karınız bir kaza geçirdi. Koşun, durmayın!” dediler. Adını sordum, “Ben Murat’ım,” dedi ve telefonu kapattı. Sesi insanı azarlar gibiydi.
İspritizma Cemiyeti’ndeki hayatım, Cemal Bey’e rastlamasaydım hakikaten eğlenceli olurdu ve hiçbir şey pahasına bu cemiyetten ayrılmazdım. Kim belkemiğinde tatlı bir üşüme ile yaşamasını sevmez? Ve bütün bunları her kelimeyi sanki beynim denen odun kütüğüne çakı ile kazmak istiyormuş gibi ince, sivri, insana baş dönmesi, bulantı verecek kadar dikkatli bir sesle söylerdi. İşte o zaman gözümde her şey perdelenir, farkında olmadan yumruğumu sıkardım. Bu çeneyi dağıtmak, bu krem içinde yüzen tombul yanağı, bu yolunmuş, itinalı kaşları birbirine geçirmek, manasız bozuk bir gramofon plağı gibi parçalamak için ömrümün yarısını nasıl seve seve verirdim. Cemal Beyefendi; kendinden emin, kudretli, zalim, kırıcı hüviyetiyle her şeyi yangın kulesinin tepesinden seyreden otoritesi ve sevimsizliğiyle parlarken benim yüzümdeki değişikliği fener tutsam bile kimse göremezdi. Çok defa söyleyeceklerini yalnız bana işittirmek için koluma girdiği zaman bütün vücudumu acayip, felce benzeyen bir üşüme kaplardı. Bu adamda bazı soğuk ve tehlikeli hayvanların avlarını büyüleyen ve kımıldamasına imkan vermeyen çekiciliği vardı. Fakat bir çeşit eksiklikle doğmuştu. Talih ve tesadüf etrafını sanki bu adamdan korumalı gibiydi.
Cemal Beyin otoritesine ehemmiyet vermeyen, hatta böyle bir şeyin farkında bile olmayan tek insan Madmazel Afrodit idi. Afrodit; sımsıkı bir ten, her ağzını açışta bir ispirto alevi gibi parlayan otuz iki diş, uzun kirpikleri arkasında telkinleri bir ufuk gibi derinleşen bakışlar, konuştukça sizin boğazınızda düğümlenen, İtalyan babasından kalmış ağdalı, hardal gibi sert ve dik ve yine son derece tatlı bir ses, giderek çolpalaştırdığı hareketleriyle bir örümcek gibi dört bir tarafınızı saran eller, bir yığın cazibe ve dostluk, hülasa belki de farkına varmadan hareket ve hücum halinde bütün kadınlıktı.
Cemal Bey haysiyetli adamdı. Haysiyeti; zenginin otomobili, generalin yaveri, polisin tabancası, bekçinin düdüğü gibi daima yanı başında, daima en göze çarpan yerde idi. Kendisini mağlup gördüğü için horozu dövüşte yenilmiş bir mahalle delikanlısı gibi üzülüyor, pis pis düşünüyordu.
Bu sevimli ruhlar; karanlık ve karlı gecede siz evinizde otururken birdenbire kapıyı çalan ve sobanızın önünde paltosunu ve boyun atkısını üzerlerindeki buzları çatırdata çatırdata çıkaran bir misafir gibi gelmiş, hiç de kendisinin olmayan bir alemde içimizden birisini delalet etmiş ve böylece varlığının ve yaşadığı şartların kudretini gözümüzün önüne koymuştu. Tacından, tahtından uzaklaştırılmış bir kraliçe gibi meyus ve biçareydi. Halbuki aradaki on sene içinde hiç olmazsa bir o kadar daha erkek harcamış, bu yüzden çok asil hislerle içlenmiş, üzülmüş, ıstırap çekmişti. Ve yaşamak onun için sevmek, sevişmek, erkek değiştirmek, ıstırap çekmek olduğuna göre başından hiç olmazsa yeniden bir on altı cildi doldurabilecek maceralar geçmişti. Daha beş yaşından itibaren bir fareye benzeyen küçücük yüzünde alabildiğine açılmış gözleriyle ve alabildiğine delik kulaklarıyla evin içinde olan biten ne varsa hepsinin aslını öğrenmeye çalışmıştı. Böylece otuzuna kadar yaşadığı dünyada olan bitenleri iyice öğrendikten ve bilhassa öğrenme cihazlarını adamakıllı kurduktan sonra öbür dünyaya merak sardırmıştı. Nasıl ilim dünyamızı iyiden iyiye tanıdıktan sonra diğer yıldızları hedef almışsa, Sabriye Hanım da şimdi öbür dünya ile, oradaki hayatla meşguldü. Öbür dünya, Sabriye Hanım’a göre buranın devamıydı. Bir akşam onun bütün elektriklerimizi söndürüp dakikalarca hepimizi heyecandan, korkudan olduğumuz yerde titretmesini kim unutabilirdi ki?
Zil seslerine ben koşmuyordum. Bilakis ben basınca koşan adamlar vardı. İlk gün üst üste sekiz defa aynı hademeyi çağırdım. Birinde havayı sordum, ikincisinde saati, üçüncüsünde paltomu tutup giydirmesini, dördüncüsünde çıkarmama yardım etmesini istedim, beşincisinde adını öğrendim… Vakıa sonunda iş biraz cıvıklaştı. Altıncısında sigara ikram ederek karşıma oturtmuş, yedincisini kalkıp gitmesi, sekizincisini tekrar gelmesi için çalmıştım.
Fakat Cemal Bey değişmişti, her gün biraz daha hırçın oluyor, emirlerini ne kadar dikkatle yaparsam yapayım beni azarlıyor, itham ediyordu. Bu arada bazı sıkıntılar da geçirdiğini bildiğim için buna yoruyordum. Müthiş parasızdı. Her an hesaplar yapıyordu. Bazen cebinden avuç dolusu para çıkarıyor, gözümün önünde sayıyor, birtakım parçalara ayırıyor, sonra büyük bir yeisle cüzdanına yerleştiriyordu. “Ayı çıkaramayacağım!” diyordu. Halbuki önümde saydığı para ile bütün Karagümrük ahalisi hacca gidip gelebilirdi. O yılın kışı bu hesaplarla geçti. Nevzat Hanım’ın ziyaretini Cemal Bey nereden öğrenmişti? Daha ertesi günden itibaren bana karşı buz gibi soğuktu. Hususi işlerinde yaptığı tenkitler resmi işlerine de geçti. Hiçbir yaptığımı beğenmiyordu. Kağıtları suratıma atıyor, hademelerin karşısında bile bağırıp çağırıyordu. Bu artık hayat değildi, hakiki cehennemdi. Her dakika mangal dolusu ateş yutuyordum.
Hiç tanımadığım cinsten bir korku içime yerleşmişti. Her saniye, biraz sonra olacak bir şeyden korkuyordum. Biliyordum ki şu yarım saat içinde ya karım ya baldızlarımdan biri daireye ne yaptığımı görmek için gelecekler, onlar daha gitmeden Cemal Bey beni azarlamak için yanına çağıracak, onun elinden kurtulduğum zaman muhakkak bir alacaklı ile karşılaşacaktım. Her dakikam yeni bir zilletti. O zaman telaş ve azabın yerini korku alıyordu. “Biraz sonrası” dediğimiz şeyden korkuyordum.
Yazın sonuna doğru Cemal Bey üç gün için Ankara’ya gitti. Bu üç gün bana tam bir cennet gibi geldi. Sıkıntılarım yine devam ediyordu. Fakat onun kendi ağırlığıyla yaptığı tazyikten kurtulmuştum. Suyun dibinde değildim. Sırtımda o korkunç ağırlığı hissetmiyor, kemiklerim onun yüzünden çatırdamıyordu. Ötekiler; güçlükler, yorgunluklar, birtakım azap ve ıstıraplardı. İşte o zaman bir insanın, başkalarının hayatındaki yerini öğrendim. Bu üç günü yalnız Cemal Bey’i düşünerek geçirdim. Bir bakıma göre hayatımda hiçbir şey değişmemişti. Dairedekilerin hepsi hemen hemen onu taklit ettikleri için aşağı yukarı yine aynı şeylere maruz kalıyordum. Evim eski haldeydi. Fakat yine ferahtım, rahattım. O halde Cemal Bey diye bir şey vardı hayatımda. Bu korkunç bir realiteydi. Ve Cemal Bey sadece benim hayatımda değildi, bütün etrafımda idi. Şu hakikati kendi hayatım bana öğretti: İnsanoğlu insanoğlunun cehennemidir. Bizi öldürecek belki yüzlerce hastalık, yüzlerce vaziyet vardır. Fakat başkasının yerini hiçbiri alamaz. O başkası da insandı!
Daha rahattı, daha emniyetli idi ve yüzünde o zamana kadar görmediğim bir hal vardı. O da bir ağırlıktan kurtulmuştu. Selma Hanım behemehal bir kahve içmemi istemişti. Salonda karşımda oturmuş etekliğinin kıvrımlarıyla oynarken onu yakından seyrediyordum. Hayır, o da kısa bir müddet için kurtulmuştu. Halinde, mürebbiyesinden izin almış bir çocuğun rahatlığı vardı. Böyle miydi? Belki daha ziyade masallardaki cadılardan kurtulmuş kızlara benziyordu. Sonra birdenbire uyanmış gibi yüzüme dikkatle baktı. Bir şeyler söylemek istedi, vazgeçti. Beni anlamıştı. Fakat ne çıkardı? Hangi meseleyi hallederdi? Sadece talihin hediye ettiği bu üç günü, bir başka mesele ile daha zehirlemekten başka hiçbir işe yaramazdı. En iyisi düşünmemekti. Kaçmaktı. Kendi içime kaçmak. Fakat bir içim var mıydı? Hatta ben var mıydım? Ben dediğim şey bir yığın ihtiyaç, azap ve korku idi.
Onun içindir ki Cemal Bey döner dönmez beni işimden çıkardığı zaman pek de müteessir olmadım. Hiç olmazsa kendisinden kurtulmuştum. Onu görmeyecektim. Sesini duymayacaktım. Ellerinin işaretleri, dar alnının çizgileri rüyama girmeyecekti. İçindeki bulantı duracaktı. Hiddet, kin beni kemirmeyecekti. Bununla beraber eve bu haberi nasıl vereceğimi düşünüyordum. Onlar üzüleceklerdi şüphesiz. Üstelik de kabahatin bende olduğunu sanacaklardı. Nasıl geçineceğimi o kadar düşünmüyordum. O sonra gelecek işti. Evvela ilk an denen şey vardı. Tehlikeli bir geçit gibi beni korkutuyordu. Evdekileri büyük bir heyecan ve teessür içinde buldum. Hepsinin yüzü asıktı. Neredeyse ağlayacaklardı. Demek biliyorlardı. Kim söylemişti acaba? Nereden haber almışlardı?
Yavaşça Pakize’ye sordum: “Nereden öğrendiniz?” Pakize önündeki gazeteyi uzattı. Bu benim işten çıkarılmam olamazdı. Ben o kadar mühim adam değildim. Alelade bir katiptim. Hayır bu başka bir şeydi. Eliyle gösterdiği yeri okudum. O sene güzellik müsabakasının jürisinden üç kişi istifa etmişti. İçlerinde Sabriye Hanım da vardı. Küçük baldızım hüngür hüngür ağlayarak: “Bana vaat etmişti. Yardım edecekti,” diyordu. Bir iki defa bunun mühim olmadığını, işimden çıkarıldığımı, aç kalmamız tehlikesinin bulunduğunu, asıl üzülünecek şeyin bu olduğunu anlatmaya çalıştım. İmkansızdı. Onlar kendi dertlerindeydiler. Bu güzel bahar gününü bana zehreden talihimi düşünüyordum.
“Ben odada yatayım, kocam sofada…” diyerek reddetmişti. Dünyada rahat edemem! Seni öyle rahatsız yerde bildikçe gözüme uyku girmez… Kocam nasıl salonda yatarmış. Halbuki asıl onun yanında rahatsızdım. Bu hareket bolluğuna, tiroit guddelerinin irkilmeleri (uykudan irkilerek kalkmak), horlama ve sayıklamaları da ilave ederseniz gece hayatımın nasıl bir şenlik içinde geçtiğini tasavvur edebilirsiniz. Binaenaleyh kavgalarımız ne kadar çetin biterse ben ayrı yatacağım için mesut olurdum. Doktor Ramiz’i dört gözle beklediğim bir kahvede müstakbel damadım beni olduğu yerden zehirliyordu. “İki aydır işlemiyor. Baba yadigarı… Onun için çok severim. Nesi var acaba?” diye tekrarlıyordu. “Hata,” dedim. “Hem de büyük hata… Elbette işlemez. Kordonsuz saat; yularsız hayvan, nikahsız kadın gibidir. Saatini seven evvela bir kordonla kendisine bağlar.” Bu sözleri biraz karşımdakini yoklamak ve biraz da vakit kazanmak için söylemiştim.
Halit Ayarcı, çocuğunu muayene ettiriyormuş gibi adeta heyecanla bakıyordu. Doktor Ramiz sevincinden çıldıracaktı. Hiç ümit etmediği bir rekoru kırmıştım. Doğru dürüst konuşuyordum, beğeniliyordum. Yoksa karşımdakileri kendime hayran mı etmek istiyordum? Hakikaten içimde İspritizma Cemiyeti’nin azasının dilinden düşmeyen o altıncı his mi uyanmıştı, yoksa karşımdakileri kendime hayran mı etmek istiyordum?
“Ben bu gece baloya gideceğim, eğer dostlar gelmezse sizinle gideceğim…” Ve ben içimden dostlarının hem geç kalmalarına, hiç gelmemelerine hem de bir an evvel gelip beni neredeyse boğacak olan bu saadetten kurtarmalarına dua ediyordum. O gece ilk defa Selma Hanımefendi’nin sade üslup, sade zarafet, sade iyi seçilmiş elbise, en latif duruş ve çıldırtıcı bir yığın gülüş olmadığını; ayrıca bir vübodyu bulunduğunu, bu vücudun birinci sınıf bir kadın vücudu olduğunu, bu gemi ile dünyanın en güzel seyahatlerinin yapılabileceğini görmüştüm. Hiçbir saray aynası onun sırtı kadar güzel olamazdı, kolları ay ışığında gümüş ırmaklar gibi akıyordu.
Bir söz söylemek için: “Bu saatler de bir türlü doğru işlemezler…” dedim. Sonra müstakbel damadımın hatırasını kafamdan bir yılan ölüsünü atar gibi kovduğum için memnun ve rahat ilave ettim. Kederimi dağıtmak için yeniden Topal İsmail’e döndüm, olmadı; bu sefer Selma Hanım’ı düşünmek istedim, tutmadı. Şartlar ağır basıyordu.
Agop Saatçiyan evvela beni tepeden tırnağa kadar istihfaf ve merhametle süzdü, sonra en enteresan yerimmiş gibi gözleri ayaklarıma dikildi kaldı. Belli ki başka bir zamanda ve tek başıma gelseydim hiç tereddüt etmeden “Allah versin!” diyecekti. Yarabbim, kurulmuş sağlam işlerin arkasına çekilince insan ne kadar rahat oluyor. Bütün dünyaya meydan okuyabiliyor. Saatçi o dakikada kendini toparladı. Saati elimize verip kovabilirdi de.
Büyükdere’ye son defa Selma Hanımefendi’nin akrabasından bir hanımın cenazesi dolayısıyla gitmiştim. Ömrümde o günkü yorgunluğumu unutamam. Selma Hanımefendi’ye olan bağlılığım yüzünden hemen hemen merhumeyi tek başıma sırtımda taşımıştım. Neredeyse beraber gömülmeye razı olacaktım. Aşk insana neler yaptırmaz?
“Hayri Bey bizim Cemal’i hiç sevmez,” diye izah etti. Ben bütün sırlarım yakalandığı için yüzüm kıpkırmızı pencereden baktım. Onunla ülfetim daha sıkı, daha derindi. Vakıa istersem o vesilede Cemal Beyefendi’yi hatırlayabilirdim. Fakat bu benim değil, onun aleyhine bir gün evinde sofra başında iken kendisini ziyaret ettiğim için beni de oturtmuş, ikram etmişti. İlk yudumu ağzına alır almaz yüzünün öyle mendebur bir buruşması vardı ki birdenbire iştahım kapanmıştı ve sırf kendisine rakı nasıl içilir göstermek için üst üste sekiz kadehi bile yuvarlamış, evden zilzurna çıkmıştım. Şimdi düşünüyorum da, acaba Cemal Beyle olan münasebetlerimizde tamamıyla haklı olan ben miydim diyorum. Çünkü adamcağızın karısından başka hiç ve hiçbir halini beğenmediğim o kadar aşikardı ki…
Her şeyde bir çocuk saçı yumuşaklığı var. Altı sene evvel bakımsızlıktan ölen küçük kızımın saçları da böyle yumuşaktı. Yumruk tam yerine isabet etti. Amma elimden gelse alıp götüreceğim, yatağımın baş ucuna avize diye asacağım. Bir kahkaha daha… Bu kahkahayı da götürmeliyim. Fakat bunu nereye asarım?
Demek benim sevdiğimi biliyor. Bu sevinç bana yetişir. Yüzü tekrar yastığa gömüldü. Saçları dağıldı. Yatak; yumuşak, ince bir plaj kumu gibi bu yüzükoyun yatan kadın vücudunun şeklini alıyor. Örtüler dalgalanıyor. Şu paketi alıp kaçabilsem… Hayır, tekrar dönüyor, tekrar aynı cümbüşlü bakış, aynı gülümseme… O odasında yatağında bir kedi nazıyla dinleniyor. Hayır, ben Ayşe’den hoşlanacak insan değilim. Selma Hanım da bana ancak bahşiş, eski elbise ve iş verebilir. Ben ikisinin ortasında, boşlukta sallanıyorum. Hayatı benimsemiş! Hiç mağlup olmamış.
Doktor Ramiz hiç bana benzemiyor. Şehzadebaşı’ndaki küçük meyhanelere beni davet ettiği zaman verdiği bitmez tükenmez perhiz nasihatlerini birdenbire unutmuş gibi yiyor. Tabaklar önünden resmigeçit yapıyor. Ben sanki içinde büyük bir buz parçası eriyen büyük bir kadehin arkasından onu seyrediyorum.
“Psikanaliz, devrimizin en mühim keşfidir.” Halit Ayarcı’nın sesi birdenbire diken diken oldu. “Bırak doktor şu psikanalizi… Allah belasını versin! Biz şimdi rakı içiyoruz.” Doktor Ramiz derhal psikanalizi bırakıyor ve hemen onun yerini istakoz alıyor. Doğrusunu isterseniz on senedir onunla beraber olduğumuz zamanlarda benim de yapmak istediğim hep bu idi. Fakat beni davet ettiği meyhanelerde masanın üstünde psikanalizden başka ağza konacak doğru dürüst bir şey bulunmazdı.
“Kim bu arkadaşlar?..” Yeni gelen adam bir el işaretiyle bizi yeni baştan yarattı. Doktor Ramiz’le ben Tevrat’ın yeni yaratılmış adamı gibi, o anda duyduğumuz sevinç, hayranlık ve mahcubiyetle giyindik, örtündük. Fakat Halit Ayarcı şaşırmıyordu. Evvela Doktor Ramiz’i tanıştırdı. Sonra beni takdim etti. “Aziz dostlarımdan Hayri İrdal Bey… Memleketimizin en tanınmış saat üstadı. Misli bulunmaz bir adam…” Bu takdim şeklinden bir daha anladım ki Halit Ayarcı mazi ve istikbalini halin arasından gören zattır. Beni kırk yıllık dostu gibi tanıtıyordu. Kalantor zat benimle teşerrüf ettiği için son derece mesuttu.
Birdenbire yüzünde bir çocuk tebessümü belirdi. Belli ki bu saadeti bana birkaç kelime ile anlatacaktı. Fakat birdenbire masanın üstündeki barbunyalar dikkatini çekti. Ben biraz daha bekleyebilirdim. Fakat barbunyalar bekleyemezdi. Onlar beklerlerse soğurlardı. Soğuk barbunya ise hiçbir işe yaramazdı. Halit Ayarcı’nın omuzundan çektiği eliyle bir tanesini aldı ve hep aynı mesut çocuk tebessümüyle ağzına götürdü. Fakat beni unutmadı, unutmamıştı ve unutmayacaktı da. Bunu göstermek için serbest olan sol elini benim omuzuma koydu ve hep aynı tebessümle yüzüme baktı. Beni sevmişti. Ben bu teveccühün, iltifatın altında üç santim kadar döşeme tahtasına gömüldüm. O hep aynı muhabbetle yüzüme bakıyordu. Konuşmaya lüzum yoktu, anlaşıyorduk. Beni sevmişti. Ben de onu sevmiştim. Bu emniyetle sağ eli bir kadın saçı okşar gibi masaya uzandı. Tekrar bir barbunya döşeme tahtasına şöyle kayıtsızca atılan bir kılçık oldu. Bu ameliye iki üç defa tekrarlandı. Çatala lüzum yoktu. Çatal fazla külfetti. O samimi adamdı. Bana bakışlarından bu samimiliği okunuyordu. Niçin aynı samimiliği barbunyalara göstermeyecek, araya bir vasıta koyacaktı. Hem çatal yemek yemek içindi, böyle çerezler için değil! Beşinci barbunyadan sonra evvelkinden yüz defa daha anlayışla gözlerimin içine baktı ve barbunyaları ben yaratmışım, ben tutmuşum, ben pişirmişim gibi hep bana bakarak: “Nefis… Çok nefis, güzel de pişmiş. Zaten mevsimi!” dedi. Bütün ağırlığıyla omuzuma basarak son emirlerini verdi: “Aman yiyin! Tam zamanıdır barbunyanın…” Sonra beni bıraktı. Doğrudan doğruya masaya döndü. Ve artık bana bir daha bakmadı. Barbunyayla ana baba bir kardeş olmuştuk. Gerisine ne lüzum vardı?
Birdenbire buzlu badem tabağı dikkatini çekti. Şüphesiz bu yeni icat edilmiş bir nesne olacaktı. Bir taraftan onu tadıyor, diğer taraftan Halit Beyle konuşuyordu. Tuhaf bir konuşmaydı bu. Söyleneni dinlemiyor, badem denen nesne ile meşgul olduğu için kendisi भी konuşmuyor; fakat büsbütün boş durmak da hoşuna gitmediği için karşısındakinin bir şeyler söylemesini istiyordu. Bir ara Halit Bey kendisine: “Bu günlerde sizi taciz edeceğim galiba…” dedi. O kısaca cevap verdi: “Muhakkak, hem yarın! Öğle yemeğinde buraya gelin.” Sonra omuzumdan istemeye istemeye elini çekti. Fakat bu ihaneti yaptığı için tatlı bir bakışla gönlümü almayı da ihmal etmedi. Ve hep aynı sevimli, dost, babacan, her zaman için emrinize hazır ve her zaman için sizden çok farklı, tebessümlerinin ve gözlüklerinin pırıltısıyla bizi ihya ederek çekilip gitti.
Biz tekrar yerimize oturduk. Doktor Ramiz’in yüzü sevinçten kıpkırmızıydı. Ben en aşağı dördüncü kat gökte Hazreti İsa ile sarmaş dolaştım. Niçin olmasın? Bu samimiliğe, bu iltifata taş olsam yine dayanamamazdım. Bir ara sol omuzuma baktım. Mektep kitaplarındaki Asur tanrılarının omuzları gibi nur içinde bakıyordu. Ben Hayri İrdal, bu biçare hayat artığı, bu iltifata mazhar olayım! Bu akıl alacak şey değildi. Rabbim, ne büyüksün sen!
Yalnız bir kişi, Halit Ayarcı oralarda değildi. Yerine oturur oturmaz “Hadise kapanmıştır,” der gibi bir sesle bana: “Evet…” dedi. Galiba onun gelişiyle kesilen sözüme devam etmemi istiyordu. Ben ağzım hayretten bir karış açık dinliyordum. “Fakat öyle düşmüşe müşmüşe pek benzemiyor,” dedim. “Benzemez… Çünkü kudreti benimsemiştir. Daha doğrusu kudret denen şey onu benimsemiştir. Adeta beraberlerinde gezer,” dedi. Ve eliyle “Anlatılması güç!” der gibi bir işaret yaptı.
Durmadan içiyor, yiyor, gülüyor, konuşuyordum. Alkol bütün hafiflik kapılarını açmıştı. Her kadehte, her yudumda beni boğacağını sandığım sıkıntılar; fecir vakti cami avlularındaki ağaçlardan kalkan karga sürüleri gibi üzerimden kalkıyor, bir daha dönmemek üzere çok uzaklara uçuyorlardı. Bu hafiflik, bu boşalma ve doluş… Çünkü giden sıkıntılarımın yerine garip bir sevinç, bir iç rahatı, bir güvenme geliyordu. Şüphesiz ondan, omuzumu çökerten ağır ve heybetli elinden, gözlerime akan mıknatıslı bakışlarındandı. Kaldı ki bu mübareklerin hepsi dünya işlerinden uzak; bizzat kendileri, ruhumuzu ve nefsimizi terbiye edeceğiz diye benimkinden beter sıkıntılar içinde yaşamış, mala menale kıymet vermemiş, ellerine geçeni de şuna buna dağıtmış insanlardı. Seyit Lütfullah harap bir medresede oturuyor, ben hiç yanında görmediğim halde ondan destur aldığı söylenen Yılanlı Dede Çukurbostan’da bir mahzende yaşıyor, Karpuz Hoca Sütlüce’de yıkık bir evde, Yekçeşim Ali Efendi Edirnekapı mezarlıklarında vakit geçiriyorlardı. Altıparmak’taki Şeyh Mustafa Hazretleri, Deli Hafız, Şeyh Virani hepsi bu çeşit insanlardı. Ben sabah akşam giyebileceğim şöyle temizce bir gömlek bulamıyorum diye yanıp yakılırken; kısmetimin açılmasını himmetinden beklediğim Gömleksiz Dede, kendisine hediye edilen gömlekleri sokak ortasında cayır cayır yırtıp atmakla meşguldü. İkramiyeler arasında benim liram; kupkuru ve tek başına, kıra salınmış uyuz keçi gibi salına salına döndü. Hayır, o başka çeliktendi. Bu iş için yaratılmıştı. Düşünün bir kere; koskoca Büyükdere’de, bu lokantada, kahve köşelerinde yarı aç yarı tok ömrünü geçiren Hayri İrdal’ın tabağındaki tek midyeyi bile yemeğe kıyamadığı, tam lezzetine varmak için önünde tuttuğu tek midyeyi bile hoşuna gidince almakta tereddüt etmiyordu. Ve o böyle yaptığı için de Hayri İrdal dünyalar kadar mesuttu; yıllardan beri kendisini tanıyan dostu Doktor Ramiz ona bu yüzden adeta gıpta ile bakıyor, adeta onu kıskanıyordu. Vakıa bunlar bir günde olmadı. Hatta çok güçlükle ve adım adım oldu. Hatta çok defa bana rağmen oldu. Fakat oldu. Sanki hepsini cin tutmuştu.
Hakikaten evime gitmek istiyordum artık. Benim olmayan bu hayattan, bu eğlencelerden yorulmuştum. Evime; bana ve benim olan şeylerin arasına, ıstıraplarıma, yoksulluğuma dönmek istiyordum. Hikayemi sonuna kadar dinledi. Sonra yüzüme dik dik bakarak: “Dünyanın en tabii vaziyeti…” dedi. “Evvela parasızsınız. Sonra da evlendirilmesi lazım üç genç kadın var evinizde… Bir de umumi sıhhat bozukça. Hepsi aynı yere çıkar, yani sadece para meselesi.” Kelimeler değiştirilince işler ne kadar kolaylaşıyordu. Para, üç izdivaç, biraz bolca yiyip içme… Hemen arkasından “Bir iki kanun teklifi ile meseleyi hallederiz,” demesini bekledim.
“Fakat,” dedim. “Topal İsmail’e kızımı ben nasıl veririm?” “Elbette vermeyeceksiniz. Kızınız, anlattığınıza göre zarif ve güzel bir çocuk… Elbette vermezsiniz. Ve hepsi de size karşı biraz kırgın. Kendilerini anlamıyorsunuz diye…” dedi. Altı saattir beraberinde bulunduğum, her hareketine hayran olduğum adam da deli idi. Bunun böyle olması için boğazıma sarılmasına, soyunup çırçıplak orta yerde takla atmasına hiç ihtiyaç yoktu. “Darılmayınız ama sizin insan ve hayat tecrübeniz hiç yok. Siz harbe girmeden mağlup olmuş bir orduya benziyorsunuz… Teknenin üstüne çıkacağınız yerde altında kalmışsınız.”
“Belki başka bilmediğim meziyetleri vardır. Belki ne bileyim şahsen güzeldir; yani değildir amma sözgelişi diyorum, güzel olur da ben fark etmemiş olabilirim. Fakat o sesle musikisi beğenilsin! Buna imkan yok. Kulağı yok efendim, hiç yok. Sesleri ayıramıyor.” Halit Ayarcı burada yüzünü buruşturdu ve parmaklarıyla çok adi bir kumaşı yokluyormuş gibi bir hareket yaptı. “Newton başına düşen elmayı, elma olmak haysiyetiyle mütalaa etseydi belki ‘çürümüş’ diye atabilirdi. Fakat o böyle yapmadı. ‘Şu elmadan nasıl istifade edebilirim?’ diye kendine sordu. ‘Azami istifadem ne olabilir?’ dedi. Siz de öyle yapın! Baldızım ve musiki… Birincisini değiştiremeyeceğime göre ister istemez ikincisi hakkında fikirlerim değişecek. ‘Baldızıma hangi musiki uyar?’ Böyle düşünün! Sonuna kadar bu çıkmazda mı kalacaksınız? Elbette ki hayır…”
Kendimizi evimizin hemen arkasındaki Kamburkarga Çıkmazı’nda bir taşa çömelmiş, başımın ucunda karımın kız kardeşi, elinde udu şarkı söylüyor, düşündüm. Doğdum doğalı herkes bana dürbünün ters tarafından bakmayı teklif ediyordu. Ben bir türlü buna yanaşmıyordum. İnat ediyordum. Neye yaramıştı? Bütün hayatım kepaze olmuştu. Bir de bunu denesem ne çıkar sanki? “Siz hakiki bir hazineye sahipsiniz, farkında değilsiniz. Toparlamaya çalışalım: Çirkin diyorsunuz, binaenaleyh bugünün telakkilerine göre sempatik demektir. Sesi kötü diyorsunuz, şu halde dokunaklı ve bazı havalara elverişli demektir. Kabiliyetsiz diyorsunuz, o halde muhakkak orijinaldir. Yarın baldızınızla meşgul olurum… Yarından itibaren baldızınız sahnededir, meşhurdur, gazetelerde ismi sık sık geçer…”
*
Bununla da kalmadı. Yine o günlerde Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün çekirdeği olan küçük dairemiz açıldı. Bir sabah ben; sırtımda bir gece evvel Halit Ayarcı’nın göndermiş olduğu elbiseler, belediyenin civarındaki büromuzun kapısında göründüm. İhtiyar, aklı başında bir hademe beni karşıladı ve içeri aldı. Halit Ayarcı’nın akrabası olduğunu bildiğim kalem şefimiz Nermin Hanım beni görür görmez kırk yıllık ahbap gibi sevindi. Masamı gösterdi. İş için elindeki örgüyü bile bırakmıştı. Nermin Hanım’ın daha o gün ya örgü ördüğünü yahut konuştuğunu öğrendim. Daha doğrusu daima konuşur, yalnız kalınca örgü örerdi. O zamana kadar tanıdığım kadınların hiçbirine benzemiyordu. İnsanla dost olması için bir saniye görmesi kafiydi.
Hayatında hiçbir sırrı yoktu. Sükutu sevmezdi. Hiç kimse ile darılmak adeti değildi. Üç kocasından da darılmadan ayrılmaya muvaffak olmuştu. Hala da ahbaplıkları devam ediyordu. İlk söz olarak: “Elbiseniz yakışmış…” dedi. “Halit Bey sizi bana anlatınca bu elbisenin size uyacağını tahmin etmiştim. Yalnız ayakkabılarınızı boyatmak lazım. Bir de berberinizi değiştirin. Bu adam saç kesmesini bilmiyor. Doğrusu sizin gibi bir arkadaş bulduğuma memnunum. Amcam bu vazifeye devamımı isteyince tereddüt etmiştim. Daire deyince insan çekiniyor. Ne olsa birçok yabancı insan filan vardır, sıkılırım dedim. Fakat baş başa olduğumuzu söyleyince, hele sizi anlatınca müsterih oldum. Yaşınız başınız da ahbaplığa müsait. Kocam kıskanmaz. Zaten aklı başında insan bu asırda karısını kıskanmaz. Bugün aile artık arkadaşlık üzerine kurulmuş bir müessesedir. Fakat erkeklerimizin fikri terbiyesi henüz bu mertebeye gelmediği için… Mamafih artık ben de bıktım. Eskiden boşanma denen şey kolaydı. Şimdi birdenbire güçleştirdiler. Hakimler muttasıl barıştırmaya kalkıyor, davayı sallıyorlar. İlk kocamdan daha ne yaptığımı bilmeden boşanmıştım. İkincisinde mahkeme bir sene sürdü. Ayrıca da bir sene yeniden evlenme için müddet koydular. Üçüncüsü büsbütün güç oldu… Biliyorsunuz siz de ben de şimdilik katibiz. Fakat amcam teşkilatı kabul ettirince siz müdür muavini, ben kalem şefi olacağım! Halit amcam teşkilatçıdır. Daha şimdiden muazzam bir proje hazırladı. Biz Şişli’de oturduğumuz için yemeğimi de beraber getireceğim. Siz de getirirseniz öğleleri beyhude yere yorulmaktan kurtulursunuz… Mamafih sizin getirmenize lüzum da yok. Ben getiririm. Kayınvalidem yemek pişirmesini sever. Hele benden kurtulsun da icap ederse tepsi tepsi gönderir. Doğrusunu isterseniz ben onun buraya katip olmasını isterdim. Fakat amcam ‘yakışık almaz’ dedi. Bu modern bir müessesedir. Genç hanım lazım. Şimdi de genci ihtiyarı pek belli olmuyor ya… Eteklerinizi biraz kısaltıp saçlarınızı da kısa kestirdiniz mi… Hele başınıza bir de bere koyarsanız… Benim arkadaşlarımdan birinin kocası küçük kızlara meraklıymış. Zavallı ne yapacağını bilmiyordu. Nihayet akıl öğrettim. Kardeş, sırtına bir orta mektep önlüğü geçiriver dedim. Başına da bir kasket… İlk önce olmaz filan dedi ama şimdi de adamcağız evden çıkmıyor. Oh, doğrusu çok iyi oldu sizinle beraber bulunmamız… Ben sabahleyin dairenin yolunu bulamazsınız belki diye az kalsın otomobille eve kadar uğrayıp sizi alacaktım… Sonra hanımefendiyi rahatsız etmekten korktum, vazgeçtim. Amcam sizin iyi fal baktığınızı söyledi. Doğrusu o kadar sevindim ki… Her gün falıma bakarsınız değil mi?”
Nermin Hanım işte böyle bir Nermin Hanım’dı. Hayret edilecek nokta, üç kocasından da kendisinin istemesiyle ayrılmış olmasıydı. Halbuki bu konuşmasına göre adamcağızların bunu kendilerinin düşünmüş olması lazım gelirdi. Hakikatte günün on iki saatinde konuşan bir insandı. Mümkün mertebe kendimizi unutturmalıydık. Ay başından ay başına ücretlerimizi alırken görünmek en münasibiydi. Fakat hiç de böyle olmuyordu. Tıpkı daldan dala sıçrayan serçeler gibi düşünceden düşünceye atladığı için daha üçüncü cümlede başladığı noktayı unutuyor, büsbütün başka mevzulara dalıyordu.
Ve teşekkür makamında elimi daha kuvvetle sıktı. Halit Ayarcı birdenbire çok tatlı ve cömert bir jestle kendini ortadan kaldırdı. Bütün bu klasörlerin, ne yazacaklarını henüz kimsenin bilmediği makinelerin, odamızın kirli ve sıvasız duvarlarıyla hiç bağdaşmayan perdelerin, etajerlerin, gece lambalarının; benimle ve Nermin Hanım’la beraber buraya toplanmış olmalarındaki muvaffakiyeti olduğu gibi ona, sadece ona bağışladı. “Estağfurullah efendim… Muvaffakiyet efendimizin… Bunlar hep sayenizde oldu.”
Bu haliyle yeni yaptırdığı konağın senetlerini karısının bütün serveti külçe külçe mücevherler ve en güzel yazmalarla beraber altın bir tepsi üzerinde, evine ilk defa gelen Sultan Aziz’e hediye eden Yusuf Kamil Paşa’ya ne kadar benziyordu! “Bütün bu muvaffakiyetler sizindir… Alın götürün, ben de beraber hep size aidiz…” Fakat karşısındaki de doğrusu istenirse Sultan Aziz’den daha az kibar davranmadı. Nasıl o kendisine uzatılan tepsiyi yani bütün Zeynep Hanım servetini alıp kabul etmek alçak gönüllülüğünü gösterdikten sonra bu servetin içinden kendisine en layık olanı, bir yazma Kur’an’ı seçerek gerisini olduğu gibi sahiplerine hediye etmişse; belediye reisi de öylece kendisine hediye edilen muvaffakiyeti hafif ve çok kibar bir tebessümle, “Zaten bunu bekliyordum…” der gibi kabul etti.
Nitekim sonraları öyle yaptım. Resmi konuşmalarda daima yorgun, uyuklar gibi tavırlar aldım; küçük açmazlarla karşımdakini iyice söylettim.
Odaya girer girmez başımı ellerimin arasına alarak iyice yokladım. Büyükdere’deki meşhur geceden beri bu adeti edinmiştim. Çünkü bana hep iki elimin üstünde ve ayaklarım havada yürüyorum gibi geliyordu. Etrafımda her şey öyle ters ve tanınmaz bir mantık içinde idi.
İnsan karışıktır ve durmadan değişir. Beş seneden beri görmediğim, türlü sıkıntılar arasında çehresini bile unuttuğum kadın; birdenbire Sabriye Hanım’ın söylediği birkaç sözle şimdi dört bir yanımı bir yangın gibi sarmıştı.
“Hayır, hayır… O zaman çok gecikir… Zaten yeni bina için ayrı bir açış töreni daima yapılabilir! Bu gibi törenler ne kadar sık olursa o kadar faydalıdır!”
“Uzun boylu, sarışın, kumral sakallı, siyah gözlü bir adammış! Dili gençliğinde biraz peltekmiş. Fakat kendi kendine iradesiyle düzeltmiş diyorlar. Daha doğrusu hocam rahmetli Nuri Efendi böyle söylerdi. Garip huyları varmış. Mesela çok iyi meyve yetiştirdiği halde üzümden başkasını yemezmiş. Bal ve şeker gibi şeyler de kullanmazmış. Mevlevi tarikatindenmiş. Zengin bir adamın çocuğuymuş. Birden fazla kadın almanın aleyhinde bulunduğu için devrinde pek sevilmezmiş…”
“Ben Ahmet Zamani’den bahsetmedim…” “Ama Nuri Efendiden bahsettiniz… O da o demek…” Sonra birdenbire belki de bozulan yüzüme dikkat ettiği için güldü: “Adı olan her şey mevcuttur Hayri Bey!” dedi.
Saatleri Ayarlama Enstitüsü hayatımı kurtarmıştı. Halit Ayarcı ile evime refah denen güneş doğmuştu.
Sabah kahvaltılarında meyve suyu içerdim. Bir huyum vardı, sık sık aşık olurdum. Fakat karım bunu hoş görüyordu. “Onun seviyesinde olan bir insan için…” “Zaten kadın kısmını bilirsiniz, rahat bırakmazlar ki…”
“Sizi ıslah ediyor, tanzim ediyor, sevebileceği şekle sokuyor… Niçin ters tarafından alıyorsunuz hep? Bütün bunları da sizi sevdiği için yapıyor. Size hakiki çehrenizi veriyor.” “Baştan aşağı yalan ve hamakat!”
“Ufak bir tarih hatası… Hepimiz yaparız! Ne çıkar sanki? Farz et ki baştan aşağı doğru olmuş olsaydı, pek mi kazanırdınız? Karda yürümekten hoşlanmazsınız farz edelim, bunu herkesin bilmesi size ne kazandırır?” Bir kelime ile çıldıracaktım.
“Ben ona da acımıyorum. Yalnız müessesemizi düşünüyorum!” Yangeldi Asaf Bey uykusundan silkindi, avucunu sinek avlar gibi birden havaya uzattı: “Ben de onu düşünüyorum. Yazın bir frijider alacağız değil mi? Bir de vantilatör…” Halit Ayarcı gülmemek için dudağını kıstı. Fırsat bulsaydı kahkahadan çıldırabilirdim. Önünden geçmem lazım gelmeseydi derhal dışarıya fırlardım.
Halit Bey en tatlı tebessümüyle onu teselli etti: “Zarar yok efendim, zarar yok… Aile arasında olağan şeylerdir bunlar. Zaten siz gelmeseydiniz biz size geliyorduk!” “Bana mı? Ne münasebet?”
Arkadaşlarla ben bu cemiyetin daha ziyade kadınlar arasında aza bulmasını istiyorduk. Reisi de bilhassa bir kadın ve muhterem bir hanımefendi olmalıydı… Sabahtan beri düşünüyoruz; münasip, şahsiyet sahibi birini hatırlayamadık. Nihayet Hayri Bey, “Halam bu iş için en elverişli insandır. Evvela baştan aşağı şahsiyettir. Bir orduyu bile idare eder. Tecrübe sahibi insandır. Sonra da muhitinde çok sevilir. Yazık ki bana dargındır. Ben teklif edemem! Ricaya gitsem kovar!” diyordu. Bunun üzerine ben hep birden size müracaat etmeyi teklif ettim. İşte tam o esnada siz teşrif ettiniz… Eğer reisliği kabul ediyorsanız lütfen yerime buyurun!
Halam bir müddet Halit Ayarcı’ya, sonra da onun yanı başında ayakta durduğu boş koltuğa baktı. İlk defa dans edecek bir kız gibi şaşkın ve arzu ile dolu idi: “Bilmem yapabilir miyim? Hele bu yaşta…” Halit Ayarcı gülümsedi: “Hiç yapmaz olur musunuz? Kaldı ki sizi iş başında gördük!” Halam bana dik dik baktıktan sonra: “Bu daha bir şey değil! Hele bir karısı elime geçsin!” dedi. Halit Ayarcı rahat bir kahkaha attı: “Bu işte Pakize Hanım’ın kabahati olamaz… Eminim! Görseniz pek seversiniz. O cins kadın değil. Bunlar röportajı yapanın ilavesi olacak. Bir şey karışmış herhalde. Görmediniz mi? Resimlerin çoğu Hayri Beyin değil!” diyordu. Bir sükut dakikası oldu. Sonra Halit Ayarcı yerinden kalktı.
Ara sıra ona bakar ve bir zamanlar hayat yolunda ne kadar acemi olduğumu acı acı düşünürdüm. Rahmetli velinimeti bu kadar üzmeli miydim? Şurası var ki bazı insanlar, hakikatin ışığı kendilerinde mevcut olarak doğuyorlar. Fakat karım hiç oralarda değildi. Bir hamlede yedi çocuk birden doğurmuş bir dişi kedi gibi yaptığı işten memnun, bütün uzviyetinden sevinç aka aka etrafımda dolaşıyordu.
“Topal İsmail’i hakikaten gördün mü?” dedim. “Hayır, fakat haliniz o kadar acayipti ki bir şey söyleyip önlemem lazımdı. Aklıma o geldi.” Sonra ceketimin düğmesini tuttu. Gözleri gözlerimin içinde: “Fena mı yaptım?” dedi. “Beyhude yere kavga edecektin! Ben kavgadan bıktım artık. Bütün çocukluğum kavga, dırıltı içinde geçti. Bilmezsin neler çektim! Bağıran insan sesi beni öyle korkutuyor ki… Hele hiddetin değiştirdiği insan yüzü! Öyle kendinden çıkıyor, öyle katılaşıyor ki insan… Dünyada bundan kötü, iğrenç bir şey olamaz.” “Ama sen de ara sıra kızıyorsun…” dedim. “Şimdi değil artık! Şimdi rahatım. Ben etrafımı sevmezsem rahat edemiyorum. Her şey içimde altüst oluyor sanki…”
Zehra’nın konuşkan zamanıydı. Her genç kız gibi o da kendisini anlatmak istiyordu. Söylediklerinde ne kadar yalan vardı bilmiyorum. Fakat bana açılması hoşuma gidiyordu. “Hem biz kavga edemeyiz!” dedi. “Sen de öylesin… Kendisinden başka herkesi haklı bulan insan kavga eder mi hiç?” “Neler söylüyorsun kızım sen?”
Doğru söylüyordu, herkes değişmişti. “Yalnız Ahmet değişmedi. O hep kapalı, hep ciddi. Sizden gizli bir şey yaptık. Ahmet devlet imtihanlarına girdi. Kazandı.” Demek bu idi. Bir aydır evin içindeki sır havasının sebebi bu idi. “Niye bana haber vermediniz? Fena bir şey değil ki…” “Her şey olup bitince söylemek istiyordu. Muvaffak olamazsa gizleyecektik.”
Acaba anneleri sağ olsaydı birbirlerini bu kadar severler miydi diye düşündüm. “Darılmadın ya…”
Çocuklarımın bana karşı hala saygı ve sevgi göstermelerine şaşıyordum. Ahmet bile beni açıktan açığa üzmek istemiyordu. Bu şüphesiz Emine’den gelen bir taraflarıydı. Birdenbire içinde korkunç bir yara sızladı. O yaşasaydı bunların hiçbiri olmazdı. Birbirine alışmış, birbirini tanıyan iki araba atı gibi hayat yükünü hep yan yana, birbirimizi gözeterek taşımak ne iyi olacaktı. Gözümün önünde eski evimizin taşlığında benim Adli Tıptan döndüğüm günkü sevinci canlandı.
Gece geç vakte kadar oturma odasında tek başıma, ne yapacağımı bilmeden vakit geçirdim. Bir türlü içeri gitmek istemiyordum. Emine’nin hatırası içimde o kadar kuvvetliydi ki hatta uyurken bile Pakize’yi görmeye tahammül edemeyecektim. Bunun da ayrıca bir haksızlık olduğunu biliyordu. O akşam hava çok ağırdı, saat bir buçuğa doğru gök gürültüsü, şimşek başladı. Odanın perdeleri birbiri ardınca bir tiyatro dekoru gibi yeşil ışıklarda kaybolup sonra tekrar eski yerlerine geliyordu. Sonra şiddetli bir yağmur başladı. Pakize gök gürültüsünden korkardı. İstemeye istemeye yatak odasına girdim ve yanına uzandım. Beni yanında hissedince birdenbire uyandı. Dünyanın en şefkatli sesi sandığı bir sesle nazlana nazlana: “Yine bu vakitlere kadar çalıştın, değil mi? Hayri, sen hiç kendine acımıyorsun!” diye mırıldandı. Radyoda kadın sesiyle yapılan o reklam özentileri bile bu kadar soğuk olamazdı. İlk önce alay ediyor sandım. Keşke öyle olsaydı. Hayır, ciddi idi. Halbuki çalışmadığımı, çalışacak bir şeyim olmadığını biliyordu. Sadece aklı başında, iyi niyetli, kocasının sıhhatine dikkat eden kadın rolünde idi. Boynuma uzattığı kolunun altında bütün vücudum buz kesilmişti. Kurulmuş bir saatten, bir otomattan ne farkı vardı sanki bunun?
O zaman tekrar işe başladığımdan beri etrafımda her gün biraz daha artan dikkati, itinayı hatırladım. Hakikatte altı aydan beri bir buzdolabında yaşıyor gibiydim. Pakize’nin sadece uzvi iştahlarıyla beni hatırladığı, bana geldiği; onun dışında beni sünepe, pısırık, tembel, budala, beceriksiz bulduğu günlere neredeyse hasret çekecektim. Hiç olmazsa o zamanlar kendisiydi. İlk önce tekrar yataktan fırlamak istedim. Fakat bu sefer tam uyanacak ve konuşmaya başlayacaktı. En iyisi hiç kıpırdamadan olduğum yerde kalmaktı. Her temastan bir parça kaçarak büzüle büzüle adeta duvara yapıştım ve oradan, gözlerim açık, sağanağın uğultusunu dinleye dinleye sabahı beklemeye başladım. Hiç durmadan kendi kendime: “Ahmak mı, yalancı mı?” diye soruyordum. Hem ahmak hem yalancıydı. Belki de ahmak olduğu için yalancıydı. Belki de daha korkunç bir şeydi. Sadece şahsiyeti yoktu. Ara sıra sağanak hafifliyor, o zaman nefeslerini işitiyordum: “Hiç olmazsa rüyasında biraz kendisi olsa!” Bir ara yavaşça doğruldum ve yüzüne baktım. Hafif açık dudakları gülümsüyor gibiydi. Yüzü bazı uç anlarda olduğu gibi iyice içine doğru çekilmişti. İnsanın düpedüz yokluğu idi bu! Bununla beraber kapalı gözleriyle, yarı açık dudağıyla, belirsiz nefes alışıyla ve bilhassa kendisi olmayışıyla ne kadar güzeldi.
Fakat niçin uyurken bu kadar mesuttu? Kime ve neye böyle gülüyordu? Bu hiç de herhangi bir gülümseme değildi. Ancak kuvvetle duyulan bir hisle elde edilebilecek bir şeydi bu.
Ben artık sıraya girmiş; terbiyeli, mazbut adam olmuştum. Halit Ayarcı gibi hayatımı çekip çeviren bir dostum, mühimce bir işim vardı. Muhakkak ki büyük baldızım da günün şöhretli artisti sıfatıyla marifetini göstermeye çağırılacağı zamanı bekleyerek bir yerde yarış atları gibi sabırsızlıkla eşiniyordu. “Hiç beklemezdim doğrusu çocukluğunda tanıdığım Hayri’nin bu kadar modern bir insan olacağını! İşi de kendisi gibi… Hem de kurucusu o imiş! O kadar sessiz sedasızdı ki… Amma saati severdi doğrusu! Hatta benim hastalığım esnasında bir gün yemek odamızın saatini tamire kalkmıştın, hatırlıyor musun? Sonra rakkasını kaybetmiştin!” Halamın, “Ya rakkası şimdi bulursun yahut bir daha gözüme görünme!” demesinden bir lahza korktum. Hayır, o maziyi düzeltmekle, hatta güzelleştirmekle meşguldü. Neden olmasın sanki, kendimize daima yaşanacak iklim yaratmaktan başka ne yaparız? Hal denen keskin bıçak sırtında oturamayacağımıza göre… “İsterdim ki üvey kızım da Zehra’ya benzesin! Ne gezer… Şirretin biri çıktı!”
Selma Hanım’ın gözlerinden bir parıltı geçti. Halamı bize getiren şeyi o da ben de öğrenmiştik. O tam benim aksime yalnızlıktan muztaripti. Üvey kızını ve damadını sevmiyordu. Fakat Halit Ayarcı bunu nereden, nasıl öğrenmişti? Ve neden bu kadar çapraşık yollardan yürümüştü? Nasıl her şeyi böyle tehlikeye atmaya razı olmuştu?
Ben cevap vermek üzere iken garson havyarlı sandviçleri getirdi. Devletli; bir bana bir de tepsiye baktı. Sonra dünyanın en kayıtsız çehresiyle tepsiyi masanın üstüne koymasını söyledi. Biraz sonra viski getirildi.
Bununla beraber kitabın basılışı sona erdiği günlerde hakiki bir korku içinde idim. “Ya,” diyordum, “kitap beğenilmezse… İşin yalan olduğu meydana çıkarsa…” Ve bu korku ile adeta her saniye irkilerek yaşıyordum. Geceleri gözüme uyku girmez olmuştu. Halit Ayarcı benim bu telaşıma gülüyor ve her fırsatta korktuklarımın tam aksi olacağını söylüyordu:
“Azizim Hayri İrdal,” diyordu, “sevgili dostum, göreceksin ki bu kitap çok sevilecek. Siz yalan diye bir şey mevcuttur sanıyorsunuz. Hayır, yalan yoktur. Böyle meselede yalan olamaz. Ahmet Zamani bugün için yalan olamaz, bilakis hakikatin ta kendisi olur. Ne vakit yalan olurdu bilir misiniz, hem de korkunç bir yalan? Eğer hakikaten bizim kendisine yüklediğimiz fikirlerle yazdığını söylediğimiz eserlerle on yedinci asır sonunda yaşasaydı, işte o zaman yalan olurdu. Çünkü asrından ayrılırdı. Asrını delip geçerdi. Bu da imkansız tabii! Bu meselelerde yalan veya hakikat diye bir şey yoktur. Asrına uymak, onun adamı olmak vardır. Ahmet Zamani Efendi bizim asrımızın bir ihtiyacıdır. Bu ihtiyacı on yedinci asrın sonunda tatmin ediyor, işte bu kadar…”
“Ahmet Zamani Efendinin harpte öyle fevkalade bir şeyler yapmaması da ölçü fikrinizin bulunduğuna delalet eder. Herkes her işi yapmaz. Varsın o cinsten kahramanlığı başkaları yapsın! Esasen böyle bir şey olsaydı; mesela Ahmet Zamani Efendi falan veya filan kaleyi fethetseydi bu müverrihlerin gözünden kaçmazdı. Onun Akdü’l-Mizaç fi Umuri’l-İzdivaç adlı risalesini gençliğinizde okumuş olmanız hakikaten talih eseridir. Okumamış olsaydınız bu mühim eserden kimse bahsetmeyecek, kaybolup gidecekti. Gerek bu eserin, gerek saatçiliğe dair kitabının kaybolmasına herkes nasıl üzülecek. Nuruosmaniye Kütüphanesi’ndeki eski yazmalardan birinin arkasına bu iki kitabın adını işaret etmeniz de çok iyi oldu. Amma burada eski mürekkepten anlamanızın da tesiri var. Hayır azizim, şahane bir eser yazdınız!”
“Bir harekette başlangıçtaki hızı tutmak, onu yaratmak kadar mühimdir. Siz bizim hareketimizi maziye nakille hızlandırdınız.” Yalnız Zehra müteessirdi. “Belki adamcağız hakikaten Zamani Efendinin oğludur…” diye üzülüyordu. “Olsa bile bizim Zamani’nin oğlu olamaz. Çünkü herif yaşamadı!” diye susturdum. Filhakika, “vardı, hayır yoktu” şeklinde sonuna kadar devam edebilecek bir münakaşaya gitmektense; yalanın bir kısmını kendisine ring yaptıktan sonra oradan bize hücum etmek, bizi vurmak daha tesirliydi.
O gün bir an için her şeyin yıkıldığını sandım ve asıl işte o zaman bu bir yıl içinde ne kadar dönülmez yolları geçmiş olduğumu anladım. Hiçbir şey böyle bir akıbet kadar korkunç olamazdı. Hayatıma mucizeli sihirbazlar gibi giren, bana bir yığın yolu birden açan para, mevki, şöhret hepsi birden gidiyordu. En korkuncu Selma’nın gözlerinde, münasebetimizin başladığından beri rastladığım o acayip ve ürkek parıltıydı. Karşımda yarı çıplak gülümseyen güzel kadın daha şimdiden benim için uzak bir hayal olmuşa benziyordu. Bu bahar sabahı sisli denize bakarak onu beklediğim bu sıcak, güzel ve tenha apartman; onun ömrümde görmediğim eşyası, bu mahremiyet, daha arkada asıl hayatımı yapan bir yığın şeyle beraber gidebilirdi. Selma’nın gelirken getirdiği, kendi eliyle vazolarına yerleştirdiği bahar çiçekleri bir lahzada solmuş gibiydiler.
Birdenbire telefon çaldı. Asabım o kadar bozuktu ki zilin sesi bana bir kıyamet alameti gibi korkunç ve dayanılmaz geldi. “Gördün mü?” diyordu. “Evet, şimdi okudum… Mahvolduk! Ne yapacağız!” İlk önce: “Baş başına dünya yıkılıyor, sen eğlen!” diye alay etti. “Bunu kafana koy ve öyle çalış! Bir şeyi unutma! Talihe güvenmek lazım!” “Laf!” dedim, “hepsi laf! Her şey bitti. Sizi benimle vurdular. Hiçbir çaremiz yok! Tası tarağı toplayıp gitmekten başka hiçbir şey yapamayız!” Halit Ayarcı benim bu sözlerim üzerine en gürültülü kahkahalarından birini attı. “Yağma yok Hayriciğim, yağma yok! Ben yerimdeyim, sen de yerinde kalacaksın! Bizim gibi mühim davalar peşinde olan insanlar kolay kolay düşman karşısında çekilemezler.” Soğukkanlılığı, kendisine inanışı neredeyse beni çıldırtacaktı. Bir an aziz velinimetimin aklından şüphe ettim. Acaba vaziyetin vahimliğini fark etmiyor muydu? O düşüncemi anlamış gibi sesi birdenbire ciddileşti: “Tabii!” dedi, “müthiş darbe. Hiç bunu tahmin etmezdim. Cemal Bey yalanla mücadele etmesini biliyor. Yalana ancak yalanla karşı konabilir. Bu işte hakikat üzerinde ısrar sadece sönük bir inat olurdu. Bizi silahımızla vuruyor. Ama aldırma! Ben talihime güvenirim bu işlerde… Akşama görüşelim!”
Halit Ayarcı vaziyeti tam görmüştü. Yalnız bir yerde aldanıyordu. Cemal Beyin bulunduğu yerde ben talihime nasıl güvenebilirim? Zaten talihimin öbür yüzü değil miydi? Yıllardır Halit Ayarcı’ya tesadüfüme kadar hep onun darbesinin beni attığı çukurda kalmıştım. Şimdi biraz nefes almaya başladığım bir anda tekrar karşıma çıkıyordu. İnsan ruhu ne gariptir; bütün bunları düşünürken bu adamın karısının yanı başımda bütün vücuduyla omuzuma asılmış kulaklarımı ısırdığını, benden okşama ve sevgi beklediğini düşünmüyordum. Vakıa Selma ile ayrılmasında hiçbir dahlim olmamıştı. Bununla beraber işin içinde yine hoşuna gitmemesi icap eden bir taraf vardı. Halit Ayarcı kapar kapamaz telefon tekrar çaldı. Bu sefer Cemal Beydi. Her zamanki sesiyle; kibar, mağrur, tek başına bütün bir kutbu yeniden donduracak soğuk sesiyle, tıpkı eski zamanlarda olduğu gibi: “Hayri Bey,” diyordu, “lütfen eğer boş vaktiniz olursa gazetelere bir göz gezdirin. Sizi memnun edecek bir havadis göreceksiniz!” “Hacet yok Cemal Bey, hacet yok…” diye cevap verdim. “Çok eski bir dostum bu sabah gelirken getirdi!” Ve telefonu kapadım. Cemal Bey, Selma’yı boşamasına rağmen benden kıskanıyordu. Cemal Bey yerimizi öğrenmişti. Cemal Bey bizi takip ediyordu. Cemal Bey için biz mesele idik. Birdenbire bütün kainatım Cemal Bey olmuştu. Selma bir kaşını kaldırmış düşünüyordu. “Bunu hiç anlamıyorum!” diyordu, “hem hiç… Bilmiyorsun, bilemezsin beni ne kadar sevmezdi. Beni göğsümde, mantomda yapma bir çiçek olmadan sokağa çıkarmazdı. ‘Sen de taşı’ derdi hep, ‘sen de taşı! Çünkü ben seni yanımda öyle taşıyorum.’ Ve birisi çiçeğimi överse sevincinden bayılırdı. Ah o sinsi sinsi bakıp gülüşü…” Söylemeye hacet yok ki Selma benim sadece sevgilim değildi. O biraz da mazim dediğim korkunç şeyden aldığım öçtü. Onun sayesinde arkamda bıraktığım günlere, “haydi siz de…” diyebiliyordum. “Hacalet… İşte önünde küçüldüğüm tek insan kollarımın arasında. Onun dışında ne vardı sanki?” Eski efendimin beni kıskanmasında hoşuma giden, saadetimi bir kat daha artıran tuhaf bir şey, bir nevi gıcıklayıcı bir zevk de vardı. Benim bu kadında kendimi müdafaa etmem lazımdı.
Başka, büsbütün başka bir şey lazımdı. Öyle bir şey ki meseleyi unuttursun ve bizi büsbütün başka kapıdan temize çıkartsın! Bugünlerde olduğu kadar hiçbir zaman kafamı zorladığımı hatırlamıyorum. Fakat hiçbir şey de bulamıyorum. Ne ben ne Halit Ayarcı, hiçbirimiz efkarıumumiyeyi yeni baştan lehimize çevirecek bir icatta bulunamıyorduk. Sanki boşlukta yüzüyorduk. Düşüncemiz alelade şeylerden bir adım ileriye gidemiyordu. Halbuki mesele benim için büsbütün başka idi. Cemal Bey benim mazideki ıstırapımdı. O benim hayatımın bir tarafıydı. Gizli, her an tepmesi beklenen bir hastalık gibi bende yaşıyordu. Sevimsiz, huysuz, geçimsiz, hodbin, her girdiği yerde bir yığın insanı kendine düşman eden, insanlar içinde küçük bir akrep gibi sağa sola kuyruğunu çarpa çarpa dolaşan Cemal Bey; hiç olmaması lazım gelen bir şey olarak, bir aşk kahramanı gibi ölmüştü.
Tayfur Bey’i bir iki defa görmüştüm. Bazı anlarda soğukkanlı, içten hesaplı yahut daha ziyade kendisi tarafından korunmaya müsait bir insandı. Terbiyeli ve kibar görünüşlerinin altında bir yığın zaafı saklayabilirdi. Evvelden hazırlanmak şartıyla herhangi bir cinayeti işleyebilirdi. Fakat kolay kolay kendi öldürdüğü adamın vücudunu adeta doğrar gibi parça parça edecek insan değildi. Bununla beraber Cemal Bey’i adeta tanınmayacak hale sokmuştu. Bu hastalıklı, korkak, hodbin ve sızlanmaktan hoşlanan şahsiyetsiz insan. Bütün bu hadiseleri öğrendiğim zaman ister istemez kızımın yukarıda bahsettiğim sözünü hatırladım. O bana evimizin bir zamanlardaki curcunası içinde hayatımızı anlamaya çalışırken, “Biz kabahati üzerine yüklenen insanlarız,” demişti. Zannediyorum ki bütün bu hadisede tek anahtar bu cümledir. Nevzat Hanım kendisini yapmadığı şeylerden mücrim addedenlerdendi. Nevzat Hanım’ın talihsizliği; bir tanesi bile bir ömrü yıkmaya kafi gelecek bu dört insanın dördünün birden onun hayatına yüklenmesi idi.
“Asla… Siz tecrübe kelimesinin hakiki manasını bilmiyorsunuz. Tecrübe sahibi demek; yıpratılmış olmak, muayyen hudutta ve muayyen fikirlerde donmuş olmak demektir. Bu cins insanlardan bize hiçbir zaman hayır gelmez.” “Mesela hiçbir işte bulunmayanlar…” “İşsizliğin tecrübesini yapmış olurlar ki daha kötüdür. İdaresi hakikaten güçtür. Olmaz.” “Asaf Bey tembel insan!” dedi. “Ben tembel insanlardan hoşlanmam. Hususuyla bizimki gibi ferdi hürriyete riayet eden ve personeline muayyen bir iş göstermeyen ve görecekleri işin mahiyet ve kabiliyetini kendi icat kabiliyetlerinden bekleyen modern bir müessesede böylesi insanlar daima tehlikeli olur. Her gün muntazam geliyor değil mi?” “Hepimizden evvel!” Filhakika Asaf Bey hepimizden evvel geliyor ve hepimizden sonra gidiyordu. “Ne iş görüyor?” “Şimdilik hiç… Yalnız gazeteleri okuyor, daha doğrusu gazeteleri okumasını emretmiştiniz!” “Okuyor mu?” “Hayır… Fakat Nermin Hanım onun yerine okuyor.” “Devam etsin bu işe…”
Halit Ayarcı ile Ekrem Bey’in pinpon oyunlarını seyretmekten hoşlanırdım. İkisi de güzel insandı ve aralarındaki yaş farkına rağmen aynı çeviklikle, vücuda mal edilmiş aynı dikkatle ve bittabi rahatlıkla oynarlardı. Bu cins beden tatminlerinden tamamıyla mahrum olduğum için araya hafif bir kıskançlık girse bile; bu iki insanın birbirine o kadar ahenkle cevap vermelerini, müşterek harekette her an birleşip ayrılmalarını seyretmek beni hem şaşırtır hem de tuhaf bir şekilde kendimden intikam alır gibi mesut ederdi. O gün Ekrem hiç de iyi oynamıyordu. Sanki kendisi değildi ve şüphesiz ki değildi. Hareketleri çolpa, dikkati dağınık, tepkileri geç ve kesikti. İleriye doğru her hücumda eli adeta vücudunun bir adım ötesinde, kendi düşüncelerine takılmış gibi duruyordu. Şüphesiz ki Nevzat Hanım’ın düşüncelerine gömülü, onların arasından zorla hareket ediyordu. Kimbilir neler düşünüyordu! Sevdiği insandan ebediyen ayrılmanın verdiği acı, genç kadının ölümündeki fecaat ve bu ölümle birdenbire ona ve hepimize açılan ıstıraplar onu içinden yıkmıştı. Bu; trapezinden partnerinin kendine doğru uzattığı ellerine yapışmak için kendisini boşluğa doğru fırlatan cambazın, hesabında bir milimetre şaşırsa kendisini ölüme götüreceğini bildiği bir hareketi yaparken dudaklarından eksilmeyen tebessümün aynısıydı. Çizgileri sert ve adeta bütün canlılığıyla dışarıda idi. Bu haliyle belki eski tanıdığımız Nevzat Hanım’an çok başka, ateşe hazır bir silah gibi güzeldi. Yavaşça yanına yaklaştım ve babacanlığımın verdiği cesaretle: “Burada ne diye beyhude yere sıkılıyorsunuz?” diye sordum. “Bakın Ekrem orada sizi bekliyor. Biçareye biraz iltifat etsenize… Senelerdir bunu bekliyor…” Yüzü birdenbire yumuşadı. Daha doğrusu biraz evvelki halinden çıktı fakat eski alışılmış çehresini de bulamadı. Adeta yarı yolda kalmış gibi bir şeydi. “Ekrem Bey…” diye mırıldandı. “Ekrem biraz daha kuvvetli olsaydı ne meseleler hallolurdu bilir misiniz?” O zaman kendisine dünyanın en ahmakça sualini sordum: “Bunu kendisine söyleyeyim mi?” Yüzü tekrar sertleşti: “Sakın ha! Hem neye yarar?” dedi.
Sabriye Hanım benimle konuşmak kabil olmadığını görünce uzaklaştı. Oyun masasının arkasını dolaştı ve küçük masanın önüne oturdu. İskambil destesiyle oynamaya başladı. Dudakları kısık, vücudu dimdikti. Yüzünde garip bir sarılık vardı. Hakikaten insan seçmekte mahirdim: Ekrem Bey bir posa idi. Sabriye Hanım zalim bir acuze. Asaf Bey bir bunak!..
Fakat hangimiz unutabilmiştik? Şüphesiz Cemal Bey’e acımamıştım. Ölüm ve cinayet gibi büyük davalar teraziye girmeseydi belki ondan kurtulduğumdan memnun bile olurdum. Fakat ne olsa bir şey vardı içinde; bunu lalettayin bir vakıa gibi alamıyordum. Sonra Nevzat Hanım’ın benimle konuşurken hep o rahat bir yastık arayan başı gözümün önünden gitmiyordu. Ne garipti; hepimiz Halit Ayarcı’nın elinde bir kukla gibiydik. O bizi istediği noktaya getiriyor ve orada bırakıyordu. Ve biz o zaman sanki evvelden rolümüzü ezberlemiş gibi oynuyorduk. İçimde ona karşı hiddet, kin, isyan ve hayranlık birbirine karışıyordu. Holde sol tarafta büyük sofanın üzerinde Zehra; yeni yaptırdığı tuvaletinin uzun eteklerini yayarak oturmuş, elindeki içki kadehini sallaya sallaya etrafındaki delikanlılarla bilmediği dillerle veyahut o anda hepsinin birden bildikleri tek dille konuşuyordu. Takribi Ahmet Efendinin torunu bu akşam hakikaten güzeldi ve etrafındakilerin hepsi ona hayrandı. Küçük el işaretlerine, çenesinin kendinden çok memnun dikliğine baktım; gerçekten mesuttu. Fakat ne kadar annesine benziyordu! Bir ara gençlerden biri eline bir tabak içinde biraz yiyecek tutuşturdu. Kızım dizleri üzerinde rahat rahat yemeye başladı. Evimizin eski ananesini bir iki yıl içinde tamamıyla unutmamış olduğuna sevinmiştim. Senelerce kuru ekmeğimizi böyle dizlerimiz üzerinde yemiştik. Bir “Hello” sesi geldi. Döndüm. Küçük baldızımdı. Kendisine hiç yakışmayan kıpkırmızı tuvaletinin içinde her an sıyrılmaya hazır bir hançer gibi etrafındaki erkeklerle dalaşıyordu. Kulaklarında at nalı gibi kalın maden küpeler vardı. Askerlikte bedava yere çürüğe çıkartıp attığımız eski nallara acıdım. Bugünün modasıyla ne servet kazanılırdı.
“Bitmedi mi hala Halit Bey, hala bitmedi mi? Bitmeyecek mi?” “Hayır dostum hayır, yeni başlıyoruz. Daha dün doğmuş çocuk gibiyiz.” Hakikaten de sevilmeyecek insan değildi! Hayat aşkı bereketli bir arpa tarlası gibi her tarafından fışkırıyordu.
“Tabii efendim, insanın sizin gibi bir ilham perisi bulunduğu zaman…” Van Humbert, lügatten öğrendiği bu “ilham perisi” tabirini tam yerinde kullandığı için dünyalar verilmiş kadar mesuttu. Bu hızla parmaklarım ve bütün elimin ayası yeni baştan ezildi. “Elbette bir daha karşılaşırız ve ben de senin elini bir kere tutarım…” Karım hakkı olan bu iltifatı yakalar yakalamaz misafir hanımın yere düşürdüğü mendilini, ağzında kendi sahibine getiren bir fino yaltaklığıyla bana döndü. Karımın telaşı bu teminat üzerine sükunet buldu. Bana da ona da şirin şirin güldü. Van Humbert bir elindeki sual listesine, bir de şampanyaya baktı. Çok büyük bir iç mücadelesi geçirdiği aşikardı. Kahraman mı insan mı olacaktı? Fanilik tarafı galebe etti. Arkasından Pakize kendisine o meşhur tebessümlerinden biriyle gülerek dansı sevip sevmediğini kayıtsızca sordu. İkinci kadehin ortasında henüz kendisini dansa davet etmediğini söyledi. Hazret sevincinden uçtu.
Halit Ayarcı bu sefer halamın beline sarıldı. Halam bir bavul yükü eşyayı benim kucağıma bırakarak onunla gitti. Halit Bey bu sefer de kendisine ne kadar kızdığımı söylemek fırsatını bana vermeden meseleyi halletmişti. Ortada mor elbiseleri içinde olduğundan şişman ve çirkin fakat yine de garip bir şekilde sevimli, küçük bir fil yavrusu gibi yüksek ökçeli iskarpinlerinin üstünden etrafındakilere doğru… Zavallı semai acemi terzi eline düşmüş Hint kumaşı gibi gözümün önünde doğrandı gitti. Semainin arkasından Dede’nin güzel bir bestesini tuzla buz etti. Bir ordu çiğneseydi zavallı beste bu hale giremezdi. Tabiatıyla alkış aynı derecede şiddetli oldu. Ondan sonra çok hazin bir maya başladı. Fakat bu musiki değildi artık! Bu bir sürü kurdun açlıktan uluması gibi bir şeydi. İkisini de askerliğimde Şeytan Dağları’nın yalnızlığında sık sık dinlemiştim.
Birdenbire tepem attı: “Neden haber vermediniz?” dedim. “Ben böyle hep emrivakiler karşısında mı kalacağım?” Gülerek bana baktı: “Aziz dostum,” dedi, “zavallı aziz dostum! Yahut zavallı ben! Çünkü asıl zavallı olan benim bu işte. Bir türlü size iyi niyetimi anlatamıyorum. Beni bu kadarcık olsun anlamalıydınız! Size rol filan yaptıran yok. Emrivaki de yok. Sadece hürmet eden, inanan insan var. Tasavvurlarımı tabii hayatınız şeklinde yaşamanızı istiyorum. Evvelden haber versem hürriyetinizi ihlal etmiş olurum. Asıl o zaman rol yapmış olurdunuz… Sokağa çıktığınız zaman kime tesadüf edeceğinizi bilmediğiniz gibi bu gece de olacakları bilmiyordunuz. Geldiniz gördünüz ve karşılaştığınız şeyleri hepimiz birden yaşadık. Burada emrivaki yok ki…” “Amma bir yanlış yapabilirdim, her şey berbat olurdu.” Bir kahkaha savurdu. “Yapsanız ne çıkardı? Hata denen şey yoktur ki zaten… İyi anlayın! Farz ediniz ki hakikaten bir yanlış yaptınız! Oradan yürürüz ve doğruya çıkarız. Hata denen şey, tashih etmek budalalığında bulunanlar için mevcuttur. Bizim için değil… Biz onun varlığını kabul ettiğimiz andan itibaren her türlü hatanın üstündeyiz. Hayır Hayri Bey hayır, yanlış yoktur ve olamaz da. Bütün mesele bir vaziyeti iyi hazırlamaktır. Ve insana itimattır. Kaldı ki ben sizin kudretlerinizi bilirim. Siz benim keşfimsiniz.”
İçimi olduğu gibi okumuştu. Omuzuma elini koydu ve beni iç salona götürdü. Görenler en tatlı şekilde konuştuğumuzu zannederlerdi. “Ben doğruyu arıyorum. Yahut istiyorum, bir parçacık olsun…” “Doğru ya bütün olur ya hiç olmaz… Dostum sizin bahsettiğiniz sağlam kıymetler ancak bir lokma bir hırka yaşamaya razı olanlar içindir. Sizin gibi her şeyi ve hepsini birden isteyenler için değil! Bütün bu halis şahsiyet her şeyden evvel kendisiyle yetinmeyi icap ettirir.”
Bir tekme ile bütün iç dünyamdan uzaklaşmıştım. “O kadarını isteyen yok…” dedim. “Demek pazarlığa geliyorsunuz! Ama bu iş pazarlığa gelmez! Bu masada biri de bini de kazanan hep aynı şeylerin üzerinde ve sonuna kadar kaybetmek üzerine oynar! Kazanç belki tesadüf olabilir, fakat kaybettiğimiz şey tam ve katidir. Oyuna girdiğiniz anda onu kaybettiniz demektir.” Halit Ayarcı tekrar kadehini doldurdu. Çok sevimli bir bakışla evvela kadehe, sonra Mübarek’e, sonra bana baktı. “Hayır,” dedim, “siz kendinize hesap vermiyorsunuz! Bende bir şeyleri daha yıkmak istiyorsunuz. Hem taş taş yıkıyorsunuz! Amma niçin?” “Söyleyeyim: Aynı yollardan geçtiğim için. Sizi çok seviyorum ve aynı zamanda size düşmanım. Bana kendimi çok hatırlatıyorsunuz… Yo, beyhude böbürlenmeyin! Hiçbir zaman sizin gibi olmadım. Hiçbir zaman şaşırmadım ve ezilmedim… Fakat bir tarafınız var ki…” Pürüzsüz bir kahkaha ile güldü: “Ömrünüzde bir kere böyle güldünüz mü?” diye bana sordu. “Hiçbir zaman benim kadar temiz ruhlu olmadınız! Çünkü ben bu işlerin üstündeyim…” Sonra birdenbire beni kucakladı: “Siz bana hayatı sevdirdiniz!” dedi. “Şehzadebaşı’ndaki o kahvedeki haliniz, o gülünç meyusiyetiniz, biçare kederleriniz, silkinip altından bir türlü çıkamadığınız yükler… Büyükdere’deki şaşkınlığınız, tereddütleriniz, saadetleriniz… Küçük zeytin çekirdeği gibi dünyanız, hepsi bana hayatı yeniden sevdirdi. O gece hemen oracıkta elinize beş lira sıkıştırsaydım nasıl mesut olacaktınız! Evet, bana hayatı sevdirdiniz. Siz benim en güzel aynamsınız!” “İstediğiniz gibi olsun…” dedi. “Zaten sizi tam değiştirmek niyetinde değilim! O zaman ikimizden biri lüzumsuz olur. Yalnız ufak tefek bazı tadilat lazım. Hiç olmazsa yaşayanlara karışmayın!”
Van Humbert’in sevincine hudut yoktu. Bir muhabere kazanmış gibiydi. Beni karımdan ve kızımdan dolayı tebrik ediyor, ikisini birden Hollanda’ya davet ediyordu. Onlara bisiklete binmeyi öğreteceğini söylüyordu. Her şekilde memnun ettiğime kani olduğum bu adamın sonradan aleyhimde bulunması hakikaten şaşılacak şeydir. Fakat “düşenin dostu olmaz” sözü Van Humbert’ten ve benden çok evvel söylenmiş sözdür. Onun için kendisine karşı hiçbir hiddet ve kin duymadım. Sadece olmasa daha iyi olurdu diye düşündüm.
Yaz aylarıydı. Ahmet tatilini her zaman yaptığı gibi mektepte geçirmek istiyordu. Fakat benim ısrarlı ricam üzerine sırf bana yardım etmek için evde bizimle kalmaya razı olmuştu. Benim güçlük içinde olduğumu biliyor, ayrıca bu cinsten bir iş üzerinde çalışmak hoşuna gidiyordu. Beni saatlerce ve velev ki manasını anlamadığı hatta manasız bulduğu bir iş üzerinde görünce yalnız bırakmaya razı olmamıştı. Hayatımda Emine’nin ölümünden sonra ilk defa olarak hakiki saadeti tanıyordum. Oğlum sadece beni affetmiş görünüyordu, ayrıca bana yardım ediyordu. Onu yanı başımda yaşı ile hiç münasebeti olmayan birtakım meselelerle sırf güçlükleri için ilgilenmiş, her ihtimalin üstünde ciddi ciddi düşünür gördükçe sevinçten çıldırıyordum. Bu iş denen şeyin fazileti idi. Nasıl kendimize iş bulmak için bu enstitüyü kurduysak bu üst salonu da öylece, holün büyüklüğünün zaruri kıldığı dört sütuna iş bulmak için yapacaktık. Oğlum merdivenlere, binaya, sütunlara dair bir yığın fikir söylüyor, benimle alay ediyordu. Ben onun yeni terlemeye başlamış bıyıklarının yavaş yavaş değiştirdiği yüzüne, siyah üzüm gibi gözlerine, ince dudaklarına bakıyordum. Bana hiç kendisini açmayan, düşüncelerinin üzerinden atlayarak bana dostluk gösteren, yardım eden bu küçücük insanı, bu benden parçayı, benden bu kadar ayrı yapan şeyi düşünüyordum. Bana benzemediği, bütün düşüncesinde beni inkar ettiği için ona kızmıyordum. Hiç dargınlığım yoktu. Biliyordum ki bana benzememesi tek kurtuluş çaresidir ve buna razı oluyordum. Hatta bundan memnundum bile. Fakat bu kuvvetin nereden geldiğini ayrıca merak ediyordum. Takribi Ahmet Efendi ailesinin bu son erkeği hangi düşüncenin peşinden yürüyerek buraya varmıştı? Asıl beni şaşırtan şey hiçbir nefret ve hiddetin işin içinde bulunmaması idi. Halbuki bu iş bu kadar sükunetle olacak şey değildi. Demek ki oğlum sadece kendi içinde servetimin hayatına getireceği kolaylıkları, aile bağlarını yenmekle kalmamıştı, daha çetin bir mücadele de yapmıştı. Kendisini de yenmişti. Birdenbire hatırıma Emine’nin ölümünden sonraki senelerde her gece adeta kapı eşiklerinde onun Zehra ile kucak kucağa, birbirine sokularak ağlaya ağlaya beni bekleyişlerini düşündüm. Gözlerim yaşardı. Biraz yüz bulsaydım her şeyi söyleyecek, af dileyecektim. Fakat Ahmet; ciddi, işi bittiği andan itibaren o kadar her türlü mücadeleden uzak sadece son sınıf lise talebesi olmuştu ki böyle bir bahsi açmama ihtimal yoktu. Tekrar aynı sükuta düştük. Ben kendi içimden “Oğlum karşımda… Fakat düşüncelerimiz yeniden birbirinden ayrıldı,” diye düşündüm. Müşterek iş bitince aramızda eski uçurum açıldı. Artık yine ancak hastalandığımı haber alınca yahut muayyen günlerde gelip göreceği bir adam oldum. Bu zalim bir düşünce idi. Her tarafından bir çıkmaza benziyordu. O kendisi olmak için beni unutmaya belki muhtaç! Fakat ben ancak onun sayesinde biraz kendim olabiliyorum. Bu belki de onun hiç anlayamayacağı bir şey. O benim kaderimi bitmiş biliyor ve bunda haklı! Fakat ben onun kaderi üstünde acz içinde titriyorum. Fakat arada bu uçurum daima kalacaktı. Ara sıra onun üstünden ellerimiz birbirine uzanacak sonra ben küskün o ümitli kendi dünyalarımıza dönecektik. Biliyordum, bu düşünceler sadece bu akşamın düşünceleriydi. Yarın sabah ben kibrit kutularımı bir sepete tıkıp enstitüye gittiğim zaman başka adam olacaktım. Daha ertesi günü belki etrafımda müthiş bir alkış tufanı kopacaktı. Halit Ayarcı öldürdüğüm köpeği bana sürükletmiş olmanın kendisine bahşettiği memnuniyeti en cömert şekilde ödeyecekti. Sadece bu mu? Yarın akşam Selma’nın gecesiydi. Beraber olunca ben yine her şeyi unutacaktım. Belki bir iki hafta sonra Sabriye Hanım’ın, üç aydan beri enstitünün içinde tecrit için çare aradığım kadının; sırf Selma’ya ve Pakize’ye inat olsun diye haftalardır bana peşkeş çektiği genç kızla yatacaktım. Bu başka türlü değişmek, başka türlü unutmak olacaktı. Dün ikindi vakti Seher Hanım benimle dikkati çekecek kadar manalı konuşmuştu. Bu kadını bundan sonra ihmal etmeyeceğimi biliyordum. Hülasa ben kendi bataklığımda durmadan gömülecek, durmadan unutacaktım. Fakat hiçbir zaman bu saati, bu üç ayın lezzetini bulamayacaktım. Emine ölmeseydi hiçbiri olmayacaktı. Oğlum bütün bu düşünceleri anlamış gibi yavaşça yerinden kalktı: “Korkma,” dedi, “bundan sonra daha sık gelirim. Artık kafi derecede kuvvetliyim!” Ve ilk defa beni candan öptü. Beni olduğum gibi kabul etmeye alışmıştı. O odadan çıkarken arkasından baktım. Belki şu anda sevdiği belki yarın seveceği kızı düşündüm. Bütün talihini düşündüm. Her çocuk babasından bu yaşta kopar. Fakat benimki benden iki defa kopmuştu. O gece yatağımda hep eski fakir evimizi hatırladım. Küçücük Ahmet’in kafesi sarkan cumbadan kırık kenarlı bir saksıda yetiştirdiği sardunya çiçeği sabaha kadar gözümün önünden gitmedi. İkide bir yatağımda irkiliyor, onu sabahleyin kahvaltıda bir kere daha göreceğime seviniyordum.
“Tabii bulunur. Daha doğrusu menfaatler istikametini değiştirirse mantık da değişir.” “Hiç boks maçına gitmediniz mi? İlk önce bakamayız bile! Sonra birdenbire heyecanlanırız, bir tarafı tutarız. Bir an evvel kafi derecede kuvvetli olmamasına kızarız, haykırırız. ‘Haydi!’ deriz, ‘daha kuvvetli! Daha müthiş!’ deriz ve öyle olmadığı için üzülürüz. Fakat hangimiz o esnada o adamın yerinde bulunmayı isteriz? Hiçbirimiz değil mi? Bunlar da öyle işte… Mücadeleyi bizim tarafımızdan seyrettiler ve bizi alkışladılar. O anda çok samimiydiler. Fakat şimdi siz ‘Ringe buyurun!’ deyince iş değişti. Burada kendi menfaatleri, kendi emniyetleri var!” Tekrar odama döndüğümüz zaman heyetin reisi kendisine ikram ettiğim içkiyi kabul edeceği yerde doğruca telefona koştu ve 0135’i arayarak saatin kaç olduğunu sordu. Aldığı cevap üzerine evvela duvardaki saate sonra yüzüme baktı. “Böyle bir kolaylık varken bu müesseseye ne lüzum var?” diye sordu. Bu aşağı yukarı kurulduğundan beri benim Halit Ayarcı’ya sorduğum sualdi. O her defasında bana çok ciddi, mantıki cevaplar vermiş; tamamıyla ikna edememişse bile hiç olmazsa susturmuştu. Yazık ki ben Halit Ayarcı değildim. Bende ne onun talakati ve keskin mantığı vardı ne de karşımdaki adam behemehal ikna edilmek arzusuyla bu suali sormuştu. Bu itibarla verdiği cevapların hiçbirini doğru dürüst dinlemedi bile. Her ağzımı açışta: “Böyle bir müesseseye ne lüzum var?” diyordu.
Fakat ne olsa hayatıma girmişti. Ona çok emek vermiştik. Planını kendi çizdiğim binadaki odama, onun yanında bazı geceler kaldığım istirahat odama, küçük Amerikan barıma, banyo dairesine, mobilyaya, duvardaki resimlere her şeye bağlıydım. Kendi elimle ve zevkle tanzim ettiğim bahçesine çıldırıyordum. Diktiğim ağaçların büyümesini artık göremeyecektim.
Davetlilerimiz adeta bir kin çıkını halinde eve geldiler. Daha yüzlerine bakar bakmaz bütün gece neler çekeceğimizi anladım. Biraz evvel etrafa meydan okuyan Pakize adeta gizlenmek istiyor gibi kardeşlerinin arasına sığınmıştı. Yalnız halam istifini bozmamıştı. Her zamanki hiddetli feveranlarıyla etrafındakilere cevap yetiştiriyordu. Abdüsselam Bey’in yanında, söz geçirebildiği herhangi bir insanın bir dakika tek başına kalmaya hakkı yoktu. İş zamanları hariç ben hemen hemen yalnız ona aittim. Evden çıkarken akşam hangi kahvede kendisini bulabileceğimi söylerdi ve benden bir saat evvel oraya gelirdi. Hangimiz bir bebekle hatta kedi veya köpekle konuşurken sesimizi inceltip onun seviyesine indirmeyiz ki? Koskoca miras ya bir kalemde siliniyor ya da çığ gibi büyüyordu. Durmadan kaybımızın yekününü hesaplıyordu.
Hakikaten inandırırım ümidiyle bir yığın izahat verdim. Gözleri meraktan parlıyordu. İçimde her şeyi altüst eden o karmaşık duygulardan biri vardı. Sanki cilalı bir satıh üzerinde parlak bir şeyi ufak dokunuşlarla kaydırıyordu. Niçin mahvıma karar vermişti? Bu, sıkı sıkıya kapadığım bir kapının yeniden açılmasıydı. Duvarlardan birinde musluğu iyi kapanmayan bir lavabo vardı. Bu dünyayı gül gülistan görmeye çoktan hazır olduğum için. Kahveler bitince fincanları önümüzden uzaklaştırdı. Ben bu hakikati unuttuğuma müteessir, o kendiliğinden bir vecize bulduğundan memnun… “Hastasınız; psikanaliz çıktığından beri hemen herkes az çok hastadır.” Ben canım ağzımda dinliyordum. Bir iskemleyi adeta siper gibi önüne çekti ve onun arkalığına dayanarak ilave etti. Şaşkın şaşkın etrafa bakındım. Hiçbir yerden yardım gelemezdi. Kurtarırsam kendimi kendim kurtaracaktım. Mahvıma kadar gittiler. Bir şeyleri öpmek, yalvarmak, aşağılaşmak; onda hemen herkesi ve bütün talihi inandırmak istiyordum. Aradan bu yalanı çıkarın, hiçbir şey kalmaz. Kurtulurum. Doktor sevinçle yerinden fırladı. Davasının bir ispatını daha vermiştim. Artık bütün mukavemetim kırılmıştı. Her ağzımı açışta doktorun gülüşü daha manalılaşıyordu. “Rüyanızda babanızı hep kendi çehresiyle mi görürsünüz?” “Ben rüyamda her zaman babamı kendi çehresiyle görürüm, zaten öyle görmedim mi babam olmaz başkası olur.” Doktor birdenbire ayağa kalkar, tıpkı mutlak boşluğun karşısına dünyayı yaratmak iradesiyle dikilen bir tanrı gibi karşıma geçer.
Sahafları bir dolaşsanız sekiz on liraya kıyamet kadar toplarsınız. İyilikler de kötülükler gibidir, beraber gelirler. Birden kendimi karanlık bir gecede bir bayırdan aşağı inerken buldum. Yalnız kalbimin gürültüsünü dinleyerek etrafa bakındım. Koca bina, ölü suda çalkalanan gemi enkazı gibi sessiz sedasız yüzüyordu. Kötüye gittiği bilinen bir yaranın sargısını açıp onun ümitsiz ve dehşet manzarasıyla karşılaşacakmışım gibi korkuyordum. Babacan bir adamdı, hemen anladı. İnsan işlerini iyi biliyordu. Hiddetim bile yavaş yavaş geçti. İçimde ona karşı sadece minnet vardı. Maaşım eski kazancımı tutmuyordu. Bir cam kavanozdaymış gibi adeta göz önünde yaşardı. Daima sırtında bir boşanma davası ile yaşardı. Bir rasathane kulesinden yıldızları takip ediyor gibi.
Şoför: İki dudağın arasından önce bir öpüşle çıkar, ilk hecede havada bıraktığını ikinci hecede geri alır. Türkçenin en mühim kazançlarından biridir. Ay ışığında serin sularda yıkandık. Patates sarısı yüzünü geniş bir gülüş ikiye bölüyordu. Haz baygınlıkları. Kopan bir fırtınanın getirdiği enkazdan yapılmış bir panayırda yaşamaya başlamıştım. Her şey bir hokkabaz şapkasından çıkar gibi birbiri ardına ve birbirine takılı geliyordu. Kader imbiği gözümün önünde kaynıyordu. Fakat korkmuyordum da. Olabilecek şeylerin en kötüsü olmuştu. Artık hürdüm. O yanımda yokken her akıntı beni sürükleyebilirdi. Elimde iskambil kağıtları, öbüründe rakı kadehim. Ağzımda sigara, kulağım anlatılan hikayede; hülasa etrafımla en rahat bir alışverişte konuşuyor, içiyor, eğleniyor buldum. Her şeyi unutmuş muydum? Hakikaten eğleniyor muydum? Şüphesiz hayır. İçimde o zamana kadar duymadığım bir eziklik vardı. Bu korku değildi, acı değildi. Ancak kendisine ihanet eden insanların duyacağı bir azaptı. Bir ucu iğrenmede biten garip bir duygu. Bir gün daha geçmişti ve ben hesap vermekten kurtulmuştum. Bulunduğum yerden gayrı her yer bana erişilmez şekilde güzel ve harikulade görünüyordu.
Özgür olmak, atlayıp zıplamak… Bütün bunlar benim için değildi. Ben biçare bir gölge idim. Onların yanında benim de hayatım oluyordu, birazcık mesut oluyordum. Bu cümlenin verdiği hürriyetten istifade etti. Beyaz perdeyle öyle kendinden geçerdi ki sonunda yaşadığı hayatla seyrettiği macerayı birbirinden ayıramaz hale gelirdi. Sanki dibi olmayan bir kuyuya indiriliyormuşum gibi her lahzada biraz daha derine, biraz daha karanlıklara gömüldüm. Orası şenlikli idi. Yüzüme karşı “Demek böyle de adam olurmuş,” diye açıktan hayret etti. Ayakları burnuma nişan almadan benimle konuştuğunu pek az gördüm. Kendime cürüm ve eğlence arkadaşı bakışları atardım. Bir zırh gibi büründüğü haysiyetini zedelerdi. 24 saatin içinde tek dinlenme zamanım Cemal Beyin beni gönderdiği işlerde geçirdiğim zamanlardı. “Neyse ayağını denk al!” “Söylediği sözlerin hakiki manasını çok sonra anladım.” Sonra felaket devrimizde talihin hesabını yalnız Zehra’dan sorabilirmiş gibi o da ona yüklenmişti. Zehra benim bilmediğim, yapamadığım şeyi biliyor ve yapıyor. Dişlerini içeriden eme eme temizleyerek meziyetlerimi saymaya başladı.
Saat hakikaten güzeldi. Neredeyse İsmail’i de kızımı da unutacaktım. Ve çakımı aradım. Elimi ilk soktuğum cebimden yanmış gibi çıktı. Ben sanki talihimin anahtarını yakalamışım gibi saate sıkı sıkıya yapışmıştım. En aşağısı idam veya müebbet hapis. Eyvahlar olsun, bu ümit de gitti. Kız yine başıma kaldı. Gözlerimin önünde temiz bir dayak yemişti. Artık bana karşı eskisi gibi horozlanmasına imkan yoktu. Nur olsun o eller… İnci gibi kızını Topal İsmail budalasına vermeyi bir saniye bile düşünen insan için haysiyet, şeref gibi meseleler artık mevzubahis bile olamazdı. Cemal’i biraz tanıyıp da öldürmek istememek kabil değildir. Ekşimiş pilaki ve yanmış zeytinyağı kokusu ciğerinizi haşlayan meyhanelerin hepsine birkaç lira borcum vardı.
Muhakkak tekrar çocukluğuma döndüm ve bir bayram yerindeyim! Otomobil yerlerinden söktüğü ağaçları tepemizden ata ata gidiyor. Her yerde bir çocuk saçı yumuşaklığı var. Yine çok güzel ve şirin. Yüzü çocukluğumun şekerci dükkanlarına benziyor; ışıklar içinde ve rengarenk. Vücudunuzu gizleyin ki bu köpek sadakati bende devam etsin. Param olursa ben de yaparım. Fakat onun gibi yapmam imkansız. Düğün gecesinde tabanca sıkar gibi emirler veriyor. Tüm lokanta adeta ona doğru koşuyor. Tüm müşterilerin gözü bizde. Garsonlar salonun içinde bilardo masasındaki toplar gibi koşuşuyorlardı. O dakika hepimiz anladık ki Halit Ayarcı mühim adamdır; fakat ona iltifat eden daha çok mühimdir. Hakikaten büyük adam. Ne babacan ne asil halleri var. Onlarca türbeye ne bezler bağlamıştım. Hiçbirisi bana bu tesiri yapmamıştı. Kısmet ve nimet tarlalarının üzerinde nasıl şahinler gibi süzüldüğünü, kendi malını nasıl çekip aldığını gösteriyordu. Salavat getirecekleri yerde kahkahadan kırılıyorlardı. Sanki hepsini cin tutmuştu.
“Şimdi sizden dinlediklerime göre hepsi ihtiraslı, yaşamaya azmetmiş insanlar. Bu demektir ki hepsi muvaffakiyetlerini kendilerinde taşıyorlar ve onun ıstırabını çekiyorlar. Alelade hayata razı değiller.” Dışarıda bütün cümbüşüyle devam eden mehtaba baktı. Sonra karşıki masanın münakaşasına kulak kabartır gibi oldu. “Eminim ki bahsettiğiniz hanımefendi birkaç gün içinde yepyeni bir şöhret olarak İstanbul’u fethedebilir.” Artık o klasik devirde değiliz. İsfahan ile Acemaşiran’ı birbirinden ayırmak kimsenin aklından geçmez. İnce, tatlı, sisler içinde yumuk yumuk bir sabahtı. Bu, istediğine erişme sevinciyle kaybetme korkusunun bir karışımıydı. Hiç olmazsa gelip gitseydi, aramızda bulunması biraz emniyet verirdi. Nermin Hanım’ın yüzü ilk bayramlığını giymiş kız çocuğu gibi kıpkırmızıydı. Ve tepsi olduğu gibi yine bize geldi. Belediye reisi ellerini birbirine çırptı. “İşte burada sizden ayrılıyorum. Hayatı güçleştiren şeylerden hoşlanacak yaşta değilim.” Halit Ayarcı birkaç sene içinde dünyanın en zengin süveter koleksiyonuna sahip oldu. Eleğimsağma renginde, güneşe tutulmuş billur gibi çınlayan, üzerinde daima saate ait şeyler bulunan bu süveterler hakiki şaheserlerdi.
Bütün ömrümde ilk defa böyle mühim bir cümle söylemiştim. Hakikatte ne söyleyeceğimi bilmiyordum çünkü neden bahsettiğini anlamamamıştım. Zaten hiçbir şey anlamıyordum. Sadece deniz tutmuş gibi bir baş dönmesi içindeydim. “- Otuz yaşlarında var. – İşte bu iyi… Ne iş görür? – Hemen hemen hiçbir iş görmedi şimdiye kadar…” Bir insan ki eline geçen herkese istediği şekli verebilir. “Geliyorum, göreceksiniz ne cümbüş olacak.” Halit Bey beni sevmez. Belki de kendisini iyi tanıdığım için sevmez. Fakat ben onu çok beğenirim. Bütün dostlarıyla alakasını kesti. Çok koyu bir dindarlık çöktü üstüne. Adeta bir günahı ödüyor gibi yaşıyor. Bir müddet yüzüne dalgın dalgın baktım. Neredeyse her şeyi söyleyecektim. Fakat ne diye acele edecektim sanki? Belki de sözlerime inanmayacaktı. Yahut hayatına yeni bir üzüntü daha ilave edecektim. En iyisi bir yalanla işin içinden sıyrılmaktı.
Hemen hemen aynı zikzaklardan geçen bir cümle ile teşekkür etti. Artık sıra bana gelmişti. Bu kadarını yapabilirdim. Halit Ayarcı beni yolun ortasına kadar götürmüştü. Sözüne devam edeceği yerde masanın camı üzerine bastırdığı büyük, geniş ayalı eline bakmaya başladı. Ben konuştukça yüzleri tebessüme gark oluyordu. Ah bu küçük teferruat… İki küçük çizgi, birkaç konuşma parçası; işte size bütün bir hayat. Tevekkeli değil eskiler yalnız şiir söylemişler. Artık ne dönmem ne durmam kabildi. İster istemez yoluma devam edecek, yeni yeni şeyler uyduracaktım. “Bendenize öyle geliyor ki Katip Çelebi’nin etrafındakilerden biri olacak… Başka türlü izahı güç…” “Bırakın bu bir dalgadır, kendiliğinden geçer.” Elli senede bir medeniyete bütün tarihiyle yetişmek kolay mı? “Bulursanız bana da gönderin böylesini.” En büyük kusurum kendimi ihmal etmemdi. Doktor Ramiz birdenbire daha müşfik oldu. Kapının önünde kopan gürültü bana vermeye hazırlandığım cevabı unutturdu.
“Resmi bir müessesenin aleyhinde bulunuyorsunuz.” “Benim adım Kefenyırtan Zarife’dir.” İlk defa dans edecek bir kız gibi şaşkın ve arzu doluydu. “Ötekini ne yapayım, mızmızın biri.” Yedi kat göklerdeymiş gibi mesuttu. Kıskançlık, sevgi, inat, benlik kavgası, alelade çapkınlık ve sahip olma hırsı; hülasa insan ruhunun bütün korkunç ve zalim çarkları onun etrafında, bu güzel kadını kendi gölgesi yapmak için çalışmıştı. Salim Bey şahsiyetsiz ve hasis bir adamdı. Üstelik karısını da sevmiyordu. Sevgi dediği şey hakikatte musallat bir fikirdi. O ancak elde etmekten hoşlanan bir insandı. Bir de kaybedeceğini anladığı zaman sevebilirdi. Gözlerini yummuş, bir yastık arar gibi başını arkaya atmıştı. Her yaşta bir yığın erkek arkadaşı vardı ve hepsiyle aynı cömert dostluk içinde yaşıyordu. Hepsi ona büyülenmiş gibi bağlı ve hepsi de bu yüzden çok biçare idiler. Fakat bir müddet sonra kadınlığının ve güzelliğinin ne kadar tehlikeli bir silah olduğunu bilmeyen bu genç kızdan da büsbütün uzaklaşıyorlar… Zehra’da en hoşuma giden taraf zaman zaman çok derinde kalmış bir şeyin kendisinde uyanmasıdır. Sonra İstanbul’un en meşhur saatçisini bir buçuk saat gagalamıştım.
Cemal Bey bütün yıl boyunca ve merasim esnasında nasırına basılmış gibi sinirli ve somurtkan durarak etrafa bakıyordu. Biliyorum şimdi hiddetten sapsarıdır. Telefonu daima kendisi kapatmak ister. Nuri Efendinin sesi içimde konuşuyor: “Sabır, insanoğlunun tek kalesidir…” Yarabbim Halit Ayarcı’ya ne kadar şefkatle, sevgiyle bakıyor. Sevinç adamcağızın iki yanına adeta Cebrail kanatları takmış. Kadehimdeki rakı birdenbire çökmüş bir mermer saray gibi çöktü, tortulaştı. Acaba öldüm de cennette miyim diye düşündüm. Bu müjde belediye reisini adeta kurtardı. Başını ayakkabılarımdan bir lahza ayırdı, gözlerimin içine sevinçle baktı. Ben de ömrümde ilk defa olarak bir başkasının saadetiyle mesut olan bir adam gördüm. “Ah elimden gelse de vaktim olsa da bütün dünya tarihini tekrar okuyabilsem,” diye düşündüm.
Belediye reisi bir lahza durdu. Bir şeyler söyleyecekti. “İtiraz edemiyorum çünkü karşıma tam bir sistemle çıktınız.” Halit Ayarcı tevazuyla gülümsedi: “Sayenizde iyi hazırlandık.” “Dostum, işler bizden sonra dünyaya gelmişlerdir. İşleri onları görecek adamlar icat eder. Biz de bunu icat ettik. Bunu bizden evvel kimsenin düşünmemesi müspet olmasına mani midir sanıyorsunuz?” Bayağı müteessirdi. Konuşurken ağır bir yük taşıyormuş gibi soluyor, rahatsız oluyordu. Çıkarken çok ehemmiyetsiz bir şeyden bahseder gibi: “Ha!” dedi, “az kaldı unutacaktım. Belediye reisi kadronun çıkmasına intizaren ücretinizi biraz artırdı. Bu aydan itibaren üç yüz lira alacaksınız!” İlk önce teşekkür için boynuna sarılmayı, iki elini öpmeyi düşündüm. Fakat birdenbire demin verdiğim karar aklıma geldi. Ona yetişmeye, onun gibi hareket etmeye karar vermiştim. Bu benim tek çaremdi. Yarı yolda kendimi tuttum. “Teşekkür ederim,” dedim. Ve en ciddi sesimle: “Fakat bence asıl mesele müessesenin muvaffakiyetidir,” dedim. İkimiz birbirimize bir dakika kadar bakıştık: “Evet,” dedi, “asıl mesele odur.”
“Hayır, çok değiştiniz! Sakın darılmayın; sizi kırmak, küçültmek için söylemiyorum.” Bütün mesele burada idi. Halit Bey rahat insandı. Bu para meselesi filan değildi. Alelade kendine güvenme hissi de değildi. Daha başka bir şeydi. Halit Bey hayatla, herhangi bir şeyle oynar gibi oynuyordu. Onu tanıdığımdan beri ister istemez hep onun verdiği çerçeveler içinde düşündüğümü, hatta onu taklit ederek yaşadığımı bir daha anladım. Ve bütün bunları hep içine bir yığın çocuk neşesi kaçan o ince billur sesle söylemişti. “Tabii…” diye tasdik etti. “Yalnız her şeyi paraya bağlamamalıdır. İnsan iradesi daima maddi şartları yener…” Sözüne devam etsin diye ne kadar dua ettim. Bunun sırrını bir kere öğrenseydim her şey halledilecekti. Fakat devam etmedi. Şüphesiz mühim işin usullerini kendimizin bulmasını istiyordu.
Bu sefer dikkatli bakışların tek hedefi ben oldum. Kanunun anlattığı manada tam bir cürmümeşhuttu bu. Suçüstü… Suçüstü… “Ah Yarabbim bir kaçabilsem!” Fakat niye kaçacaktım sanki? Böyle bir ilgiyi bütün ömrümde görmemiştim. “Kitabınızın ismi nedir Hayri Beyefendi?” Ben bu sualle birdenbire yuvarlandığım karanlık uçurumda tutunacak bir yer ararken Halit Ayarcı benim yerime cevap verdi: “Ahmet Zamani Efendi’ye ait bir etüt. Ahmet Zamani Efendi ve Eseri.” “Ahmet Zamani Efendi mi? Hiç işitmedim…” Bu sefer altın tepsi belediye reisi ile onun arasında gidip gelmeye başladı ve nihayet kundaklanmış bir çocuk gibi Halit Beyin birdenbire açtığı kolları arasında kaldı. Kimse itiraz etti mi? Yok. Herkes pekala kabul etti. Niçin? Çünkü bu fikir yaşayan iki büyük realiteye dayanıyordu; halanıza ve size! Siz kabul edildikten sonra mesele baştan halledilmişti.
Ekrem’i öteden beri severdim. O da benim gibi bir yere, bir insana dayanmadan yaşayamayacak cinstendi. Bana karşı yedi sene hiç muamelesi değişmemişti. En düşkün zamanımda bile kibar ve dost davranmıştı. Anlayışsızlığımı ve cehaletimi hiç yüzüme vurmamıştı. Acayip hallerimi tuhaf bir şekilde gülümseyerek karşılardı. Enstitüde ona ilk fırsatta bırakmasını tavsiye edeceğim bir iş bulduğum için çok memnundum. Halit Beyin ondan hoşlanması da beni korkutmuyordu. Bildiğimiz hesapların öylesine dışında idi ki herhangi bir kimsenin ona tesir etmesine imkan yoktu. “Ben sizi kırdım o akşam… Affedin!” diye fısıldadı. “Ben size değil kendime dargınım!” diye cevap verdim. Hadiseden sonra Ekrem’i her görüşümde onun sözünü hatırlamış ve genç adama acımıştım. Bana adeta yarım insan gibi görünmüştü. Bir ara oyunda kendini toparlar gibi oldu. Üst üste birkaç dakika Halit Ayarcı’ya oynamak fırsatını bile vermedi. Sonra kendi hareketlerinde dağıldı gitti. Bütün ömrü böyle geçecekti.
Korku ile karışan başka türlü bir hayranlıkla bağlandım. Bu kalabalıktan başı dönmüş, yorgun ve bitkin düşmüştü. Dinlemek hiçbir işe yaramasa bile insanın boşluğunu örter, karşısındakiyle aynı seviyeye çıkarır. Onun konuşması daima böyleydi: Bir nokta olarak başlar ve birkaç saniyede büyük bir çığ olurdu. Vakıa bu parmaklığı yerinden sökmüş olmakla bu binanın toptan ortadan kalkmasına biraz da ben sebep olmuş olabilirim. Bu müjdede onun o gün aldığı esrar miktarının elbette mühim bir hissesi vardı. Adamın biberli bir sesi vardı. Islık sesleri kumaşlar gibi yırtılıyordu. Tiyatro sahnesinde sözde aşık olduğum kadın ferah ferah annemi doğurabilirdi. Kafkas çöllerinde hastalanmış bir çöl devesi gibi bitkindi. Uçuruma uzatılmış bir kalas üzerinde yürür gibiydim. Hal yoktur, mazi ve onun emrinde bir istikbal vardır. Biz farkında olmadan istikbalimizi inşa ederiz. Bu, sıkı sıkıya kapadığım bir kapının yeniden açılmasıydı. Belkemiğime kadar titredim. Böyle bir dünyayı özlememek imkansızdı. O şikayet ederken mesut olan insanlardandı. Psikanaliz, gündelik ekmek gibi bir ihtiyaçtı. “Tabii öyle olması lazım.” Neden öyle olması lazımdı; burasını pek anlayamadım. Ben konuşurken yüzü adeta sevinçten parlıyordu. Ama yine de babamdı, sevmesem bile acırdım. Bereket versin doktor beni dinlemiyordu. Zaten pek az dinlerdi. Broşürü elime aldım. Zehir gibi Almancaydı. Çengel gibi elleriyle beni adeta mengene gibi kavramıştı. Araya menfaatler girmeyince hadiseleri başka türlü telakki etmeye başlarız. Bitmez tükenmez gıdıklamalar, kısık gülüşler ve haz baygınlıkları. Onları görür görmez içim merhametten parça parça oluyordu. Böyle cemiyetler daha ziyade beraberce yalan söyleyip beraberce aldanıp hoşça vakit geçiren insanların işidir. Kendi sanat hayatında bu film bir dönemeç yeri olmuştu. Milyonlarca insan öbür dünya dediğimiz o büyük depoda, kendi sırlarının üzerlerine kapanmış; kıskanç ve sessiz bekliyordu. Onun gibi hijyen takıntısı olan birini on dakika dinleyip de belediye reisi yapma hülyasına kapılmayan ve bunun gerçekleşmesi için varını yoğunu sarfa hazır olmayan kimse aramızda yoktur sanırım. Sonra birdenbire uyanmış gibi yüzüme baktı. Bir şeyler söylemek istedi, vazgeçti. Beni anlamıştı. Talihi değişmeyecekti. Bilakis daha kötüleşecekti. Bir taraftan soruyor, bir taraftan da bakışıyla ilerideki boş masayı peyliyordu. Bakma aslında deryadil, kalender adamdır. Tam fihristimi yapmadan kimse yanımdan ayrılmıyordu. Bakışları insanı taciz etmiyordu, sadece eşya seviyesine indiriyordu. Yalancıydım. Bu hayatı başka türlü süremezdim. İnsanlar böyle olmamı istemişlerdi. Kafamdan ancak gölgesi geçen bu düşüncenin iki dakika sonra cezasını çekeceğimi nereden bilebilirdim? Ben zamana, kendi zamanıma çelme atmakla yaşıyordum. Nezaketi bile emir şeklindeydi. Bir söz söylemiş olmak için: “Bu saatler doğru dürüst işlemezler…” dedim. Keşke bu adama bu kadar haşin davranmasaydım. Belki beni çıraklığa kabul ederdi. Lokanta sahibi bizi karşılıyor. Halit Ayarcı elini sıkıyor. Demek bu da adet. Param olursa ben de yaparım. Ben Hayri İrdal’ım, biçarenin biri. Beş yıl evvel ölen en küçük kızının cenazesi bekçi kucağında kalkan adam.
Çünkü hakikaten bu büyük adama gerçekten ısınmıştım, bağlanmıştım, lehimlenmiştim, kaynamıştım, ne derseniz deyin. Bu değişim bir günde olmadı. Hatta bana rağmen oldu. Fakat oldu. Bir aksiseda gibi tekrarladı. O ana kadar kendisinde görmediğim asık bir çehreyle. Gözlerini, her cefaya razı adam gibi kapadı.
– Şubelerden birine müdür.
– Yapabilir mi?
– Eskiden dişçiydi.
– Şimdi değil mi?
– Gereksiz adamları bile işe almalıyız.
– Neden?
– İcabında kovmak için.
O zamana kadar bu kadını bütün hayatından sıyırarak sevmiştim. Evli olduğunu biliyordum, fakat ikisinin arasındaki münasebetin üzerinde durmamıştım. Kocası olduğu gibi, bir hastalığı da olabilirdi. Hayır bu adamı ben taklit edemezdim. Ona yetişmek imkansızdı. Sanki demin kafamdan geçenleri düşünen ben değilmişim gibi, yavaş ve en kandırıcı sesimle cevap verdim. Herkes bir şeyden öldüğüne göre, şekerden veya can sıkıntısından ölmesi arasında (öldükten sonra) ne fark vardı? Yeni hayat, yeni insan. Tekrar doğamayacağınıza göre bundan başka çareniz yoktur. Bu dünyada yeni diye bir şey var. Onu inkar edenin vay haline! Tarih, günün emrindedir. Pudra ve sürmelerinin arasından gözleri şimşek gibi parlıyordu. Hepimiz ayağa kalkmıştık. Yalnız Halit Bey sakin, “Bu da nedir?” der gibi ona bakıyordu. Sırtında siyah atkısı, elinde küçük Japon yelpazesi, bütün mücevherleri içinde parıl parıl, diğer kadınlara dert yanıyordu.
Bilerek, bilmeyerek herhalde hayatımda muvaffak olmuştum. Hakikat namına tabiatıyla mecburiyetinde kaldım. Merhum tarafından bana bir teşekkür vardı. Yazı hayatında ilk defa görünen bu ahiretten teşekkür de layık olduğu ehemmiyetle karşılandı. Yalnız yaradılıştan yalancı olduğu için, onu reddetmek yerine başka birisini uyduruyordu. Şüpheler giderilemedi ve kitabın şöhreti kökünden sarsılmıştı. Sadece para için çalışıyor, ferdi saadetinizi düşünüyorsunuz. Bakışları yırtıcı kuş bakışıydı… O, insanları maşa ile tutmaya, gizli ve kirli dizginlerle idare etmeye ve küçük kuyruk darbeleriyle zehirlemeye alışıktı. Nevzat Hanım bütün ömrü boyunca etrafındakilerin tazyiki altında yaşamıştı. Zavallı böylece çifte ateş arasında kalmıştı. Erkek yerine araya bir hanım verelim. İki kadın daha iyi çalışırlar, yani daha rahat olurlar… Ölü tanıdığı genç kadın, şimdi onun içinde başka türlü canlanmıştı. Bu gülümseme, herkes gibi ona da çekilen bir imdat işaretine benziyordu. Onu görmemek için yol değiştiriyordum. Halbuki bu kadını aramıza kendim sokmuştum. Siz onların dostluklarıyla size sadaka verdiklerini sanıyorsunuz. Halbuki onlar size iltica etmişlerdi. Her yeni kadeh benim ve Ayarcı’nın etrafımızdaki alaka ve coşkunluğunu bir kat daha artırıyordu. Bizim aile böyle, yaşlandıkça azıyoruz. Hayır, dedi. Ben varken sen hiç korkma. Zaten seni tedavi ettim. Sözü kendimden uzaklaştırmak için… Hayatım zannedildiğinden çok kolaydı. Parmakları onun elinin mengenesinden kurtarana kadar… Genç bir kadın dayanamadı, çiftetelliye başladı. Oyundan hiç anlamıyordu. Fakat ne çıkardı. Herkes memnundu. Halısı kaldırılmış cilalı parkenin üzerinde zıplıyor, dans yerine adeta acayip çifteler atıyordu. Bu işten çekinmeniz, kendinize güveninizin olmayışı daha bile iyi. Bu sayede, başkalarının otomat gibi hareket edecekleri yerde siz, canlı insan olarak yaşıyorsunuz! Sandalye ile avize kırar gibi besteleri harap etmeselerdi. Halit Ayarcı çok terbiyeli bir şekilde esnedi. Bir ahtapot gibi sayısız kollarla dünyaya yapışmışsınız. Hiçbir şeyden ayrılamazsınız. Nasıl döneceksiniz. Halit Ayarcı serzenişle baktı. Birbirimizin kalbini kırdığımız ender anlardan biriydi. Van Humbert’in sevincine payan yoktu. İnsanı kabuğundan çıkarmasını çok iyi bilen kişilerdendi. Hiçbir faydası olmasa, başkası sıkıldığı zaman rehine verebilecekleri veya satabilecekleri az çok para eder bir malları olacaktı. Ben netice adamıyım, niyet adamı değilim. Gördükçe sevinçten çıldırıyordum. Kaşları çatıldı ve önüne bakmaya başladı. Söyleyeceği sözün hatırımı kırmasından çekindiğini anladım. Nihayet dayanamadı. Kalabalık birdenbire etrafımızda dalgalandı. Karım benim şımarmama zaman bırakmadan.
– Bilgi bizi geciktirir. Zaten ne sonu, ne de gayesi vardır. Mesele yapmak ve yaratmaktır. Bilselerdi, bilselerdi… Fakat bilselerdi bunu yapamazlardı. Bu heyecana, bu icada, bu kendiliğinden bulmaya erişemezlerdi. Bilgileri buna mani olurdu. Kızınız bu geceyi yarattı. Ne ile? Yaratma kabiliyetiyle… Çünkü yaratmak, yaşamanın ta kendisidir. Biz yaşayan, yaşamayı tercih eden insanlarız. Siz istediğiniz kadar somurtun!
– Garip bir tımarhaneniz var beyefendi! dedi. İşe yarar herkesi oraya gönderebilirsiniz, tabii başta bendeniz bulunmak üzere… Ama her yaptığıma iştirak ediyorsunuz!
Fena alınmıştı. Bu kadar iyi başlayan bir gecenin böyle bitmesini hiç istememekle beraber geriye dönmem de imkansızdı. Hakikat şu, değil mi aziz dostum, biraz refaha kavuşunca eski dünyanız içinizde tepmeye başladı. Niçin şu anda her şeyi bitirmeli? Öyle düşünmediniz mi? Amma sonra vazgeçtiniz… İlerisinden korktunuz! Halit Ayarcı tekrar kadehini doldurdu. Çok sevimli bir bakışla evvela kadehe, sonra bana baktı. En doğrusu bu meselenin üstüne çıkmaktır. Ertesi günü bir saati baştan aşağı söktüm, tekrar taktım. Hayır, imkanı yoktu. Buradan yürüyemezdim. O halde başka türlü arayacaktım. Fakat bu da kifayet etmezdi. Bu boşluğu kıracak bir şeyler lazımdı. Ahmet’in mektebinden, arkadaşlarından bulup getirttiği mimari mecmualarında gördüğüm birkaç resim bana fikir verdi.
Şizofren, şizofreni, ikisi de aynı adam, ve işte kanıtı: “Düşüncelerimizi birbirimize söylemeye ihtiyaç olmadığını, konuşmadan anlaştığımızı artık anlamanız lazım!” Benim merakım, zevkim insan ruhunu öğrenmekti. Herkes benim gibi mi, yoksa biraz farklı mı? Bunu öğrenmek için ısrar ediyordum. Hayır, onlar da benim gibiydi, hatta daha beterdiler. Hiç şüphe etmeden hodbindiler. Bu, Halit Ayarcı’nın kapıldığı ilk yeisti. Bütün meseleyi biraz da hiçten yere alevlendirmişti. Bununla beraber fazla devam etmedi. Mütebessim, kibar, üstün, hakiki centilmen, bütün kongreyi kendisine hayran etti. Zaten aynı mahallede yaşamaya başladığından beri yarısından fazlası birbirine akraba olan ve eskiden olmayanlar da yeni evlenmelerle birbirine bağlanan bu insanlar, sadece gece gündüz hep bir arada oldukları için daha altıncı ayında birbirine düşman olmuşlardı. Onun görünüşü ile birdenbire kesilen homurtu bir saniye sonra ve sanki birdenbire adamakıllı beslenmiş bir ocak gibi parladı. Fakat Halit Ayarcı hiç aldırmadı. Hayır, bu adamlar kinlerinde ve düşmanlıklarında oldukları kadar sevinçlerinde de açık ve samimi idiler.
Ben size değil, kendime dargınım. Bu, o kadar beklenmedik ve komik bir şeydi ki, nerdeyse kahkahayı fırlatacaktık. Doğru, ya bütün olur, ya hiç olmaz. Bizde üstünkörü okumak adettir. Fakat biraz kağıt üzerinde çalışınca bunun imkansızlığını gördüm. Dördüncü eleştirmecinin övmesi daha parlaktı. Zehra ise beni bu fikirden vazgeçirmek için elinden gelen yosmalığı esirgemiyordu. Bundan sonra ben de herkes gibiyim burada… Sofrada Halit Ayarcı’ya yavaşça sordum.
– Peki ötekiler… küçükler?
Birdenbire yüzü karardı.
– Zaten onlar için yaptım bu işi, dedi…Fakat ayar istasyonlarında çalışanlar için bir şey yapamayız! Ona da siz çalışın.
Gece yarısı, kalabalık dağıldıktan sonra benim çalışma odamda tekrar buluştuk. Fakat aramızda garip bir vaziyet vardı. Benimle bir parti tavla oynadı. Oyun bitince, “Allahaısmarladık!” diye ayrıldı. O geceden sonra Halit Ayarcı’yı bir daha ancak, korkunç otomobil kazasından sonra kaldırıldığı evinde, yatağında görebildim.
Son
***
peylemek: bir şeyi önceden ayırtmak, bağlamak
majüskül: büyük harf
eleğimsağma: gökkuşağı
etüt: inceleme, araştırma, çalışma
usul: yöntem, yol, müzikte ritim yapısı
tevazu: alçakgönüllülük
meziyet: üstünlük, iyi vasıf
müşfik: sevecen, şefkatli
deryadil: gönlü zengin, her şeyi hoş gören, çok sabırlı
kalender: sade yaşayan, dünya malına değer vermeyen
aziz: sevgili, değerli, kutsal, saygıdeğer
bilakis: tersine, aksine
delalet: işaret etmek, yol göstermek, kılavuzluk
dalalet: doğru yoldan sapma, azgınlık, sapkınlık
müverrih: tarihçi
risale: küçük kitap, broşür
müteessir: üzülmüş, etkilenmiş
hacet: ihtiyaç, gereksinim
efkarıumumiye: kamuoyu
alelade: sıradan, basit, bayağı
hodbin: bencil, kendini beğenen
curcuna: karışıklık, gürültülü eğlence
mücrim: suçlu, cürüm ve kabahat işlemiş olan
addetmek: saymak, kabul etmek
muayyen: belirli
hudut: sınır
mahiyet: nitelik, içyüz
filhakika: gerçekten, doğrusu, hakikaten
bittabi: elbette, doğal olarak
çolpa: beceriksiz, eli işe yakışmayan
fecaat: çok acıklı durum, felaket
kabil: mümkün, olabilir
mahir: usta, becerikli
posa: tortu, işe yaramaz kısım
bunak: zihni zayıflamış yaşlı
acuze: huysuz, yaşlı kadın
lalettayin: rastgele, sıradan
veyahut: veya, ya da
anane: gelenek
lügat: sözlük
aya: avuç içi
fino: bir köpek cinsi, yaltaklanan tip
yaltaklık: dalkavukluk, yaranma çabası
teminat: güvence
sükunet: sessizlik, dinginlik
fani: ölümlü, geçici
galebe: yenme, üstün gelme
hazret: saygı unvanı
semai: işitilerek öğrenilen, bir edebiyat türü
emrivaki: oldubitti
tasavvur: zihinde canlandırma, hayal
tashih: düzeltme
itimat: güven
halis: saf, katışıksız
pürüzsüz: engelsiz, düzgün
meyusiyet: umutsuzluk, karamsarlık
kani: inanmış, ikna olmuş
velev ki: diyelim ki, olsa bile
hol: giriş alanı, sofa
zaruri: zorunlu
çetin: güç, zor
sükut: susma, sessizlik
müşterek: ortak
acze düşmek: gücü yetmemek, çaresiz kalmak
bahşetmek: bağışlamak, sunmak
tecrit: soyutlama, yalıtım, ayırma
peşkeş: bir şeyi çıkar karşılığı birine sunma
hülasa: özetle, kısaca
ikide bir: sık sık, durmadan
silkinmek: üstündeki ağırlığı atmak, canlanmak
menfaat: çıkar
mantıki: akla uygun
talakat: akıcı ve düzgün konuşma yeteneği, dil açıklığı, retorik
meyus: umutsuz, üzgün, kötümser
behemehal: mutlaka, ne olursa olsun, kesinlikle
tanzim: düzenleme, sıralama, çekidüzen verme, tasnif
çıfıt çarşısı: çok karışık yer
desise: hile, aldatmaca, entrika, oyun
mukavemet: direnç, karşı koyma
minnet: borçluluk hissi
imbik: damıtma aleti
azap: büyük acı, işkence
harikulade: olağanüstü
itikat: inanç
fecir: şafak vakti, tan vakti
babacan: samimi, güven veren
acemaşiran: türk müziğinde bir makam
gark: boğulma, bir şeye gömülme
tevekkeli: sebepsiz değil, boşuna değil
fütuhat: zaferler, fetihler
ıslah: iyileştirme, düzeltme, yoluna koyma
hamakat: aptallık, anlayışsızlık, bönlük
aza: üye, vücut parçası, organ
otomat: kendi kendine işleyen makine; düşünmeden hareket eden kişi
mesut: mutlu, sevinçli
mazbut: derli toplu, düzgün
lahza: göz kırpacak kadar kısa zaman, an
şirret: edepsiz, huysuz, kavgacı
mustarip: acı çeken, dertli, üzgün
benirlemek: irkilme, sıçrama, korku
rakkas: sarkaç, raksı meslek edinmiş erkek
sünepe: kılıksız, uyuşuk ve sümsük
umumi: genel
tabi: birisine bağlı, bağımlı
çırçıplak: çırılçıplak
muvaffak: başarmış, başarılı
müsterih: kaygılardan kurtulmuş, içi rahat olan
muttasıl: bitişik, biteviye, tekdüze
münasip: yerinde, beğenilen
açmaz: içinden zor çıkılan durum
nitekim: gerçekten, hakikaten, sonuç olarak
estağfurullah: övgü veya teşekkür karşısında alçakgönüllülükle söylenen söz
etajer: raflı veya çekmeceli küçük dolap
ruhi mücerret: her şeyden arındırılmış
aksiseda: yankı
gıpta: imrenme, özenme
vakıa: olgu, vaka, gerçi
menal: yetiştirme, kavuşma
ameliye: yapılan iş, eylem
hiddet: öfke, kızgınlık
yadigar: bir kimseyi veya olayı hatırlatan nesne ya da kişi
ülfet: tanışma, kaynaşma, dostluk, ahbaplık
aşikar: apaçık, belli
yüzükoyun: yüzüstü
kalantor: gösterişi seven, varlıklı kimse
teşerrüf: onurlandırma, şeref verme
tebessüm: gülümseme
teveccüh: güler yüz ve yakınlık gösterme
iltifat: birine güler yüzlü ve tatlı davranma
ihya: iyi duruma getirme, canlandırıp tazelik verme
takdim: sunma, tanıştırma
misli bulunmaz: benzeri olmamak
psikanaliz: Freud’un geliştirdiği ruhsal çözümleme
cümbüşlü: eğlentili, hareketli
iştiha: iştah
zilzurna: kendini bilmeyecek ölçüde sarhoş
istihfaf: küçümseme, hor görme
itham: suç isnat etmek, yüklemek
yeis: umutsuzluk, karamsarlık, üzüntü
zillet: hakirlik, horluk, aşağılık
tazyik: baskı, zorlama
realite: gerçek, gerçeklik
hatip: konuşmacı
saadet: mutluluk
ispritizma: ruhçuluk
gayrı: başka
muvazaa: danışık, kurgu, olmayan bir durumu varmış gibi göstermek
musallat: bıktıracak kadar üstüne düşen, yapışkan, tebelleş
mahzun: üzgün, üzüntülü, duygulu
talik: erteleme
binaenaleyh: bundan dolayı, bunun üzerine
yekün: toplam
çakırpençe: tuttuğunu koparan
hısım: akraba
ittihat: birlik, birleşme
terakki: ilerleme, gelişme
fırka: cemaat, topluluk
hasbi: gönüllü, karşılıksız
tuluat: doğaçlama
tenkisat: kesintiler, indirimler, tasarruf tedbirleri
suret: biçim, tarz, minval
telakki: anlayış, görüş
faş: açığa vurma, meydana çıkma
mukayyet olmak: ehemmiyet vermek
mukallit: taklitçi, nüktedan
hükümden sakıt: hükmünü yitirmiş
sakıt: hükmü olmayan
verese: mirasçılar
mütalaa: etüt, müzakere, görüş
hasis: cimri, değersiz, bayağı
tasrih etmek: belirtmek
iptidai: ilkel
ihtiyari: isteğe bağlı, seçmeli
müşkülat: güçlük, zorluk
vuzuh: açıklık
kadir: değer, kıymet, itibar
inkılap: toplumu iyileştirmek için yapılan köklü değişiklik
ihtilal: devrim
hülya: tatlı düş, hayal
mihnet: sıkıntı, üzüntü, zahmet
kayser: imparator, hükümdar
tahvil: yıllık faiz getirili devlet senedi
mahluk: yaratık
letarjik: yaşama işlevlerinin çok zayıfladığı derin uyku hali
ahretlik: besleme kız, hizmetçi, beslek
esham: hisse, pay
sofu: dinin buyruk ve yasaklarına bütünüyle uyan kimse
sofi: nefisle mücadelede hakikate ermeye çalışan
huddam: hizmetçiler
susak: salak, aptal
cürüm: suç
cürmü meşhut: suçüstü
muvakkithane: muvakkitin kaldığı yer
muvakkit: güneşe bakarak namaz vakitlerini bildiren kimse
mazi: geçmiş, geçmiş zaman
zani: zina eden erkek
çıfıt: yahudi
alicenap: iyiliksever
sarfınazar: vazgeçme, dikkate almama
serzeniş: sitem, gönül kırıcı şikayet
payan: son, sınır, uç
iltica: sığınma, kaçıp bir yere veya kişiye sığınma
ring yapmak: bir konuyu tartışma alanına çekip oradan saldırmak
miyar: ölçüt, ayıraç
sergüzeşt: macera
halet: durum
uzviyet: canlılık, organizma
muztar: zorunlu, çaresiz kalan
kombinezon: başarıya giden yolda alınan önlemler silsilesi
strateji: önceden belirlenen amaca ulaşmak için tutulan yol, izlem
mütebessim: gülümseyen
ihtiyat: ileriyi düşünerek ölçülü davranma
itidal: aşırı olmama, ölçülülük, soğukkanlılık
iştirak: katılma, ortak olma
alakayı celbetmek: ilgiyi üstüne çekmek
inhisar: tekel
monopol: tekel
tarh: bahçelerde çiçek dikilmeye ayrılmış yer
sentaks: cümle bilgisi
tarziye: gönül alma, pişmanlık
teşekkül: varlık kazanma, kurulma
tariz: dolaylı söz söyleme, taşlama
mütehassis: duygulanmış
mütehassıs: uzman
üstencilik: müteahhitlik, yüklenici
alelumum: genellikle
kifayet: yetme, yeterli olma
varta: tehlikeli durum
şizofren: kişilik bölünmesi yaşayan insan
şizofreni: gerçeklikten kopuklukla seyreden ruhsal hastalık
üstünkörü: yüzeysel, dikkatsizce, aceleyle
yosma: çekici ve cilveli kadın
vaziyet: durum, hal
allahaısmarladık: uğurlama sözü, hoşçakal
Doktrin: “Evet, bana hayatı sevdirdiniz. Siz benim en güzel aynamsınız. Zaten sizi tam değiştirmek niyetinde değilim. O zaman ikimizden biri lüzumsuz olur!” – Ahmet Hamdi Tanpınar
