Site icon anosmi

Bir Masalda İki Kral Olmaz – Sacit Aslan


“Aslanlar kendi tarihlerini yazana kadar, av hikayeleri hep avcıları övecektir.” – Afrika Atasözü

Gazinolarda öyle büyük rezillikler yaşanmaya başladı ki, yemek konusunda bile farklılıklar yaşanıyordu. Gazinoya gelen müşteri lahmacun söylüyordu ve yanında da viski istiyordu.
Chivas Regal gibi İngilizlerin çok önem verdiği bir viski, sarımsaklı cacıkla içilir oldu.

*

Kumarhane lisansı almak için yüzlerce yataklı otellerden söz ediliyordu.
İşte bu noktada ‘olmaz’ denilen oldu ve 24 saatlik kanun çıkarttılar. Maksim kumarhane lisansını aldı, mesai saati bitti ve karar yürürlükten kalktı.

Bugün siyasette bazı şeylerden en az ben de makul insanlar gibi şikayetçiyim. İnsanları rahatsız eden çok büyük işler yapılıyor. Ama bu, bugüne özgü değil, geçmişte de yaşanıyordu.

*

Kumar masasında kaybedilen paranın matematiği yoktu. O masa, o atmosfer matematik yaptırmıyor. Asıl matematik ertesi sabah başlıyor. Kredi kartıyla oynayanlar yapıyordu matematiği.
Adam kaybedince,
“Üzülme, kazanır ödersin,” diye teselli ediyorsun. Ertesi gün, zararını çıkarmak için yine geliyor. Ve çırpındıkça daha da batıyordu. İşte böyle adi bir işti…

El öpmek zaten sevdiğim bir olay değil. Bu yaşıma geldim, hayatımda elini öptüğüm insan sayısı üçü geçmez.

Arapça ağdalı, zor dillerden biri. Bunu pratik olarak yazıp okumayı bilmeseler bile ezberledikleri için söyledikleri ağdalı bir hal alıyor. Arapçayı bilmeyenlerin karşısında konuştuklarında, dinleyenlere çok önemli bir şeymiş gibi geliyor. Halbuki değil…

Maksim’de birden sazlar çalmaya, ilahiler söylenmeye başlandı. Kani Karaca’nın sesinden Sarı Çiçek ilahisi yükseliyor. Sedat Simavi’nin rahmetli oğlu Saffet Simavi ilahilerle anılıyor; ancak, bir yandan da viski, şampanya servisi yapılıyor. Maksim en nihayetinde bir gazino. Yani olacak iş değil!..
Sabır sabır… derken anma bitti…

“Kani Baba, sen bu ilahileri okuyorsun. ‘Muhammed Muhammed’ diye kıyametler kopuyor. Meyhaneyi Sultanahmet Camii’ne çevirdiniz. Bu işte bir yanlış var. Sen ilahi okurken adamlar viski, şampanya içiyorlar. Ben sana söyleyeyim, bu işten vazgeç, günaha giriyorsun,” dedim.

Hata insanlar içindir ama hatalarını tekrarlamazlar. Yahu bunlar, hatalarını yaşam biçimi haline getirmişler.

Erol Simavi’nin Gönül Yazar’la da ilişkisi vardı. Hatta bu ilişkiden de bir kızı olmuştu. Eşi Belma Simavi de o kız çocuğuna sahip çıkmıştı. Gönül Yazar ve Belma Simavi bir kadına karşı birleşmişti. O da Nükhet Duru’ydu.

*

Maksim’de sahneye çıkış sırası çok süratli bir akış içerisinde devam eder. Sahneye çıkanların arasında çok kısa zaman aralıkları olur. Bunun sebebi de salondaki atmosferin dağılmamasını sağlamaktır.

*

İstanbul kazan polis kepçe Hasan Heybetli ve arkadaşlarını arıyorlar ama bulamıyorlar. Bunlar da kurnaz adamlar… Olaydan sonra, Bebek Maksim’in tam karşısındaki Bebek Belediye Gazinosu’na gittiler.
Polis, o kadar yakına gideceklerine ihtimal vermemişti tabii.
Sen Başbakan Süleyman Demirel’in yeğenini vuracaksın, sonra hemen gidip 50 metre ileride başka bir gazinoda eğlenmeye devam edeceksin; akla ziyan!..

Herkesle Yumruk Mesafesindeki Polis
İstanbul’un unutulmaz polis müdürlerinden birisi de Saadettin Tantan’dır.
Benim ilk tanıdığım dönemde, İstanbul Emniyeti’nde ekipler amiriydi. Daha sonra Emniyet Müdürlüğü’ne hatta İçişleri Bakanlığı’na kadar yükseldi.
İstanbul’da güçlü bir polisti. Bende saygı ve sevgi duyguları uyandırırdı.

Polisler, Maksim’e nasıl kanunlar dahilinde giriyorsa üçüncü sınıf bir pavyona da öyle giriyordu.
“Burası üçüncü sınıf pavyondur,” diye oradaki adamların onuruyla oynamıyor, hakaret etmiyordu.
Kanun onlara ne görev veriyorsa, eksiksiz yerine getiriyordu.
Daha önce de söylediğim gibi Tantan, herkese yumruk mesafesindeydi ve davranışlarında bir eşitlik duygusu vardı.

*

Dündar Kılıç yine Taşlık çay bahçesine çok sık gelip gidiyordu. Orada oturuyor, görüşmelerini yapıyordu. Hiç gelmiyorsa, günde 30-40 kişi ziyaretine geliyordu.
Gelenler sırf kabadayı ya da bitirim tayfasından değillerdi.
“Evimde kömür yok,” “Odun alamadım,” diyen de geliyordu…
Ameliyat olacak ama parası olmayan da… Kontenjan dolmuş diye çocuğu okula alınmayanlar Dündar Kılıç’ı ziyaret edip, çocuğunun okula girmesini sağlıyordu.

Bir farklı insan, bin farklı dert, bin farklı talep… Hemen her gün böyleydi…

Ecevit de yaşananları yerinde görmek istemişti. Geldi, baktı, Fahrettin Aslan,
“İstanbul’u güzelleştirmek için bu tadilatları yaptık,” dedi.
Bülent Ecevit dinledikten sonra, döndü Fahrettin Aslan’a hiç unutamadığım şu cevabı verdi:
“Sayın Aslan, siz bir gün İstanbul’a muhteşem bir adalet sarayı armağan etmiş olsanız ve ertesi gün de bir cinayet işlemiş olsanız sizi bı adalet sarayında yargılamasınlar mı?”
Bu sözlerden sonra, bazı tadilatlar yasalara uygun hale getirildi. Belediyenin istediği oldu.

*

Farazi konuşuyoruz, Cumhurbaşkanı çağırsa ve dese ki,
“Kabine değişiyor. Bize yeni bir isim lazım. Kültür ve Turizm Bakanı da Fahrettin Aslan’dır.”
O dakika kabul eder.
Fahrettin Aslan’la aramızdaki fark düşünce sistemimizden kaynaklanıyordu.
O ileriyi değil, o anı kurtarmak üzere planlarını yapardı.
Ben ise daima geleceği tahayyül ederdim.

Fahrettin Aslan, bakanlık koltuğunun gücünün hayalini kurarken; ben işin sonunda başımıza gelecek büyük felaketleri düşünür dururdum.
O ise, kötü ihtimalin varlığını bırakın bilmeyi, aklına bile getirmezdi.
Çünkü o Sirkeci’de büyüdü, çocuk yaşta İstanbul’a gelip çalışmaya başladı; babasının adı Gariban Mehmet Efendi; ben ise kolejde okudum, babam da koskoca Fahrettin Aslan’dı. İmkanlarımın sınırı yoktu.

*

Türkiye’de bugün var olan, güç ve para sahibi isimlerin, ünlü yıldızlarla birlikte olma isteği eskiden de mevcuttu.
Maksim’de sahne alan yıldızlarla birlikte olmak isteyen çok kişi olurdu. Benim gençlik dönemimde, bunların dedikoduları kulaktan kulağa yayılır dururdu.
Gazinonun sahnesi çok renkli, ışıltılar içinde rüya gibi bir alan. Sahneye çıkan kadına başka bir hava katıyor, o kadını gören erkek de anında büyüleniyordu. Işıltının büyüsüne kapılanlar arasında ünlü iş adamları, siyasiler ve medya dünyasının parlak isimleri de vardı.

Bunların, takıntılı olduğu, çok beğendiği kadınlar da sahneye çıkardı. Bu kadınlar illa assolist olmazlardı. Kadronun içinde yer alan bir kadına da göz koyabiliyorlardı. O kadını görmek, etkilemek için haftanın beş günü gazinoya gelirlerdi. En ön masalarda yer bulurlar, dikkat çekmek için, kendilerine itibar gösterilmesi için, başta şef ve müdürler olmak üzere personele büyük bahşişler yağdırırlardı.

Hesap kadar bahşiş ödeyen bu insanlar, aslında hak etmedikleri bir itibarı satın almaya çalışırlardı. İşin kötü yanı, alırlardı da…
Bu boş bahşiş veren insanlar bir dahaki sefer geldiğinde, personel tarafından büyük hürmet görürlerdi.

Bu personeller gazinoda günlük çalışıp günlük kazanan ve hayatını normal maaşlı bir memurdan çok daha öteye taşımak isteyen insanlardı. Dahil oldukları ışıltılı gösterinin diğer tarafında; eğlenen kısmında olmak, gönüllerince para savurmak hayallerini kurarlardı.
Kendilerine yüklü bahşiş verenlere, paranın yüzü suyu hürmetine çok büyük itibar gösterirlerdi.
Bunu Avrupa’da bir mekanda yapsalar, görgüsüzlük olarak nitelendirilecek davranışlarla, itibar kazanıp da sahnedekilerle birlikte olmak isteyen insanlar arasında, siyasiler, üst kademede görev alan bürokratlar da vardı.

Tabii bunlar bulundukları makamdan dolayı, Maksim’e her gün müşteri gibi gelemezlerdi. Beğendiği kadınla, iş adamları gibi bir masada oturup, yiyip içemezlerdi. Bu durum, daha sonra kendisi için sorun yaratabilirdi. Haliyle başka yol bulmaları, şartları zorlayacak farklı bir kanal açmaları gerekirdi. Bu kanal, takıntılı oldukları kadının, gazinodaki pozisyonuna göre değişiyordu. Eğer bu kadın assolistse ya da kadroda önemli biriyse; o kadına giden yol patronajdan geçerdi. Ancak o patron Sacit Aslan değildi; o yolun anahtarı bilakis Fahrettin Aslan’ın elindeydi.

*

Erol Simavi, medyada başarılı olamayacağını anladığı an, bütün gücünü medyayı batırmak için kullanırdı. Keza Fahrettin Aslan da varını yoğunu eğlence dünyasını yok etmek için harcardı. İki takıntılı ismin gençliklerinden beri hırsları, kompleksleri vardı. Hiçbir şekilde, mütevazılığın yakınından bile geçemezlerdi.

Bütün bunları düşünüp, yaşananları gözümün önüne getirdiğimde; Maksim’in sonunu kendi elleriyle hazırladıklarını, planlarını buna göre yaptıklarını düşünüyorum.
Gelecek günleri sezip, “benden sonrası tufan,” diyerek adım atılar. Bu yaptıklarının zararı sadece onlara ve yakınlarına dokunmadı, bütün bir ülkeyi derinden etkiledi.

Maksim’de sahneye çıkanlar, kendilerini sanatıyla, sesiyle, eğitimiyle kanıtlayan kişiler değildi. Birilerinin ricasıyla o sahneye çıkmışlardı. Sahneye çıkan kadınlara hayranlık besleyen ricacılar görünmezler, hep arka planda kalırlardı.

Her işte ufak tefek torpiller vardır, kabul. Ama kendini kanıtlamış, seyircinin daima takdirini kazanmış bu assolistlerin yerine, kimsenin bilmediği birilerini koymak büyük kumardı.

Örnek vermek gerekirse:
Behiye Aksoy veya Nesrin Sipahi’nin yerine birini getireceğiniz zaman, yeniyle eski arasında az bir fark olması lazım ki; müşteri alıştığı, sevdiği kalitenin aşağısına düşmesin. Lakin, giden bu büyük isimlerin yerine gelenler, çok dip seviyelerde kaldı. Aralarında dev uçurumlar vardı.

Maksim’de müşterinin daha önce hiç görmediği, adının sanını bilmediği kadınların şarkı söylemeye başlaması, sorunları da beraberinde getirdi.

Maksim’de sahneye çıkması için rica edilenlerden birisi de Seda Sayan’dı. Gerçek adı, Aysel Gürsaçer… Şarkı söyleyip para kazanmaya düğün salonlarında başlamıştır. Sonra uvertür olarak küçük gazinolara geçmişti. Stardust kulübünde assolist olmuş, uzun süre “C” sınıfı gazinolardan Gülizar’da assolistlik yapmıştı. İşte nasıl olduysa, Türker İnanoğlu, Seda Sayan’ı Gülizar’da görmüş, Fahrettin Aslan’ı,
“Çok güzel bir kız, harika okuyor,” diye ikna ederek Maksim’e getirtmişti. Hakeza Harika Avcı da benzer şekilde Maksim’e gelmişti. Böylece ilk kez ciddi müzik altyapısından gelmeyen assolistler dönemi başladı…

Mesela Sibel Can… Erol Simavi’nin isteği üzerine assolist yapılmıştı. Fahrettin Aslan bir gün bana,
“Bu bizim yeni assolistimiz!” dediğinde çok şaşırmıştım.
“Bu oryantal değil miydi? Yahu bu nasıl assolist olsun? Bu nasıl mantıktır?” demiştim.

Şimdi bu kadınlar Maksim’e assolist olunca, bunu sağlayan insanın hangi dediğini yapmayacak?
Bu dışarıdan getirilip assolist yapılan insanların durumunu şu analoji özetler:
İngiltere banliyösünde yaşayan birini bir gece ansızın alıp Buckingham Sarayı’na koymak gibi bir şeydi. Olmuyordu, sırıtıyordu.

Dünyanın en büyük yapım şirketinin kurucusu bir Türk… Atlantic Records’un sahibi Arif Ertegün gibi bir yapımcı, onlarca Türk sanatçıyı dünya çapında bir yıldız yapabilirdi.
Ama yapamadı! Neden? Çünkü Türkiye’de yetişenler İngilizce diline baştan aşağı hakim değillerdi!..

Yasak Dönemleri
Aslında Türkiye’de arabesk müziğin kurucusu Orhan Gencebay’dır.
O, arabeski şöyle özetliyor:
“Türk sanat müziği, Türk halk müziği ve bunlara ek olarak batı tekniğinin her türlü olanaklarına, özgür sunumun eklenmesinden oluşan bir müzik türüdür.”

Filmler Dönemi
Arabesk, Fransızca kökenli bir sözcük olan ‘arabesque’ kelmesinden Türkçe’ye geçti. Güzel sanatlarda ‘Arap usulü’ anlamına geliyorken, sosyal bilimlerde ise arabesk; ‘bozulmuş, yozlaşmış’ manasını taşıyor.

İstanbul’a Göç Dönemi
O yıllarda, genelde birçok film zengin kızla fakir erkek arasındaki olanaksız ve platonik aşk üzerine kurulmuştu. Fakir erkek rollerinde arabesk yıldızı olan şarkıcılar vardı. Filmlerde bu şarkıcılar, köyden kente göç etme ve zengin olma hayallerini taşıyorlardı. Gecekondularda yaşayanlar da köyden kente göç ettikleri için filmlerdeki ana karakterlerle özdeşlik kurmuşlardı.

Seyirciler bu filmleri izleyerek rahatlamış ve umutlarını canlı tutmuşlardır. Mutlu olabilme ümidi, filmler aracılığıyla izleyicilere yansıtılıyordu. Hem fakir halka umut kırıntıları serpiliyor, hem de gecekonduda yaşayanların hayal kırıklığına bir yara bandı yapıştırılıyordu.

*

Özal, kendi yazdığı raporu hatırlamış olacak ki, seçimlere girerken ANAP bünyesinde gecekondu halkının tavrını keşfetmek için “Arabesk Grup” adlı bir araştırma takımı kurdu. 1983’teki seçimlerde arabesk müziği bol bol kullandı. İşe yaradığını gördükçe vitesi daha da yükseltiyordu.
ANAP, 1987’nin en popüler şarkısı olan “Seni Sevmeyen Ölsün’ü” bir yıl sonraki seçim kampanyalarında kullandı.

“Arabesk: Sosyokültürel açıdan arabesk müzik” kitabının yazarı Prof. Dr. Nazife Güngör, ANAP’ın arabesk müziği neden seçtiği sorusu akla gelebilir. Buna şu şekilde yanıt verebiliriz:
“Başka neyi seçecekti ki?..” diye açıklamıştı. Sonuçta ortada, Özal’ın ANAP’ının itinayla büyüttüğü, halkı temsil eden arabesk bir kültür vardı.

Arabeskin birden çöpe atılamayacağını fark edenler, yeni bir tür arabesk üretme çabasına dahi giriştiler.

Bir defasında Maksim’de çalışan bir sazcı Orhan Gencebay’ı Saadettin Kaynak’a benzetti. Kulaklarıma inanamadım, sinirlerim tepeme çıktı.
“Hadi sazını da al ve kalk git buradan!..” diyerek o dakika onu gazinodan kovdum.
Hemen ardından beni Fahrettin Aslan’a şikayet etmiş. Ancak Fahrettin Aslan,
“Valla kardeşim söyleme böyle bir şeyi, niye söylüyorsun, mecbur musun? Senin yüzünden başımı bununla belaya sokamam!” diyerek sazcıyı sepetlemiş.

*

Gece hayatında, özellikle rakı içilen yerlerde, meze konusunda Rum vatandaşlarımız kadar bu işin prezantasyonunu bilen, kültürünü özümsemiş kimseler yoktur!

*

mum gibi kımıldamadan duruyordu.

sazlar sustu, orkestra kendini sessize aldı.

dündar kılıç’ın sinir sistemini bozacak bir laf edilmiş olsa gerek.

hapishane arkadaşlığında ölçüler başkadır.

racon onların anayasasıydı ve çiğneyen de bedelini öderdi.

400 sayfalık koca kitap, atsan birinin kafasını yarar.

bürokrasiyle ilişkilerinin bir çerçevesini çizdim.

güç, insanın kendisini olmadığı biri gibi görmesine neden oluyordu.

mektep, medrese görmüş biri.

ayakta başlayan çürüme başa kadar sürmüştü.

lütfeder misiniz sizi bir hafta misafir edelim? sizin burada misafir olmanız bize onur bahşeder.

sapı silik tip.

derken yelpaze açıldı, para trafiği de iyice değişti.

* * *

yozlaşma: bozulma, dejenere olma

plase etmek: topa kavisli vurmak, iş paslamak

patronaj: patronluk, yönetim

hakeza: benzer biçimde

uvertür: açılış parçasının icrası

icra: yapma, yerine getirme

bilakis: tersine, aksine

keza: aynı biçimde

tahayyül: hayal, imge, canlandırma

farazi: varsayımsal

prezantasyon: tanıtma

özdeşlik: aynılık

banliyö: şehir merkezinden uzak, kırsal yöreler

analoji: benzeşme

Doktrin: “Hayatınız şans eseri daha iyi hale gelmez, değişimin eseri olarak daha iyi hale gelir.” – Jim Rohn

Exit mobile version