1. BÖLÜM

06 Temmuz 2019 Cumartesi
Siyah arabamla Kayınpeder’i Bodrum Yalıkavak’a götürüyorum.
Yol boyunca tatlı sohbetiyle bana yarenlik ediyor.
Kısa kollu beyaz hakim yaka gömlek giymiş,
dünkü altılıda beşte kaldığından yakınıp duruyor.

Gençliğinde onu pavyon kapılarında karşılayanları, İzmir’in lacivert gecelerini,
çapkınlıklarını, at yarışı sevdasını anlatıp duruyor.
At yarışlarında 7’li oyuna kafayı takmış:
– Eski 6’lı kötüydü. Plan yaptım; 7’liyi zehir gibi çözeceğim, diyor.
Nasıl çözebilir ki?..
Makineleşmiş tavırlarla radyodan at yarışını açıp yanımdan soyutlanıyor.
Kristalize kumar sevdası kozasından çıkıyor…

– Dükkanımda hep hayvan resimleri asılıdır. Ben hayvanları çok severim, diyor.
Telefonundan iş yerinin fotoğraflarını açıyor.
Sahiden duvarlar hayvan resimleriyle dolu.
Otlardan kafasını kaldırmış bir at, su içen bir at ve tımarlanan at. 🙂
Resimlerde attan başka hayvan görmüyorum.
Şaka mı yapıyor diye gözlerine bakınca, oralı bile olmuyor…

İlk lambalarda arabayı çok sert kaldırıyorum.
Baba korkuyor, ben üzülüyorum…
Radyoda Tanju Okan – Hasret çalıyor.
Birlikte cips yiyoruz. Baba bira içiyor.
Paslı kamyon kasasından sarkan sarışın Kürt çocukları gülerek el sallıyor.

Yol boyunca karısı hakkında tek kötü söz söylemiyor.
Oysa kayınvalideden, onun gıyabında ne tenkitler işitmiştim.
– Şimdilerde kulaklarım düştü, eski rüzgarım kalmadı, diyor.
Kırlaşmış saçlarıyla Alain Delon’a benzeyen güzel bir adam bana bakıyor.
Sürekli “Anadın mı ve Yaani” zarfını kullanan bu sempatik çocuk, yan koltukta oturuyor. 🙂

Yerleşim yerlerine yaklaşırken saman dolu traktörler,
su dolu tankerler, ovayı kaplayan solgun ekinler tabloya giriyor.
Fakir, kimseye zararı olmadan, bir yandan cipsini yiyor,
öte yandan cama dayadığı üzüm gözleriyle dağları, ovaları seyrediyor.
Bayırda rüzgar gülleri dönerken, o, çimenlerde seken bebek kuzulara gülüyor….
Onda hoşuma giden taraf, derinlerde sakladığı çocukluğun kendisinde uyanmasıydı.
O an o adamı çok sevdim; hem de tüm hayatından sıyırarak sevdim onu…

Cuma, Cumartesi kalıp Pazar döneceğiz.
Ceo ve Yasmin arayıp yarın geleceklerini söylüyorlar.
Alara,
– Ben onlarla dışarı çıkmak istemiyorum. Bugünden beni Bodrum merkeze götür, gezelim, diyor.

Gece 04.30’a kadar Bodrum sokaklarında el ele dolaşıyoruz.
Mayoyla gezen turistler, çığırtkan esnaflar, tasmalı hayvanlar,
sosis kokuları, lavantalı parfümler, kızarmış tuzlu balıklar,
sahilden yığılan yağlı insan teni kokusuyla çarşı dev bir akvaryumu andırıyor.

İçinde büyük bir buz parçası eriyen kadehin arkasından onu seyrediyorum.
Mercekleşen yüzü iri ve sevimsiz görünüyor.
Birden içimde eski bir sıkıntı filizleniyor.
O an sihirli bir şey oluyor; bir türlü kendimi ona ait hissedemiyorum…

Misafirlerimiz Cumartesi günü geldiler…
Ben, karım Alara, kayınpederim, Ceo, karısı Yasmin, çocukları Mart,
bakıcımız Meyra, büyük kızım Haziran ve küçük kızım Asya; hep birlikte tatile başlıyoruz.
Akşam, tüm aile yeşil bir havuzda ıslanıyoruz.
Bulutlar çekilince Ay, tam tepemizden havuzu altın suyuyla dolduruyor.
Havuzun dibinde altın rengi suda el ele yüzüyoruz…
Su samurları el ele uyurlar, su altında el ele tutuşup yüzerler…
O gece su öyle güzel ki, sanki şerbet gibi…

Ceo ve karısı akşam dışarı çıkmak istemesin mi!..
Alara, “Beraber gidelim,” diye tutturuyor.

Dün, onlarla gezmek istemiyorum, diye yalvarana bak hele!
Senin karşında yıkık bir cüce olduğunu mu sanıyorsun?
– Ben çıkamam, sen istiyorsan onlara katılabilirsin, diyorum…

Delirip çıldırıyor ve bir yılan gibi sokup gidiyor…
Gerçekten belki de insan insanın cehennemidir.
Baba, olanları duymamış gibi rakı kadehindeki buzlarla oynuyor.
Bense şu güzel yaz gününü bana zehreden mukadderatıma isyan ediyorum!..
Cuma başlayan tatil, pazar sabahı pederle evden ayrılmamızla son buluyor.
İçimde “çıt” diye yeşil bir dal kırılıyor.
İlk kez ondan ayrılmayı şiddetle düşünüyorum…

Doktrin: “Nefret; ancak sinek avlarken işe yarar.” – Rusya

 


 


2. BÖLÜM

09 Temmuz 2019 Salı
Şehre, işimin başına dönüyorum.
Bodrum gecelerinde aylak aylak gezmekten hoşlanmıyorum.
Sonuçta tatil başka şey, dinlenmek başka… Bana göre tatil, insanı yormaya yarıyor…

Türkiye’nin en büyük reklam şirketini yönetmeye konsantre olmalıyım.
Alara’nın saldırgan tavrı ben kente dönünce de devam ediyor.
Ben de kötüleşerek hiç olmadığım birisine bürünüyorum.
Müflis tüccar eski defterleri açarmış.
02 Ocak 2019 tarihinde kardeşine verdiğim 30.000 lirayı geri istiyorum. (5.328 $)

Şartlar
Boş zamanlarında hobi olarak kuaför dükkanı batırmaya
bayılan erkek kardeşi Veli’ye 30.000 TL veriyorum…
Tanesi 1.500 TL’den 20 senet
Ödemeler 2019 Haziranda başlıyor
Faiz yok
Dilersem, senet yerine iş yerinden %10 hisse alırım

Kabul etmiş ve çok sevindirik olmuşlardı.

Ben de Alara’dan o senetleri istiyorum. Malum Haziran’ı geçip Temmuz ayına girdik.
– Director’ü gönderiyorum. Senetleri hazırlayın, yazıyorum.
Para değil ha, boş senetleri alacağız.
Telegram’da yazdıklarından bir ince kitap çıkar.
Destanlar yazıyor sayfa sayfa…

Ertesi gün…
– Neden köpeğini gönderiyorsun da kendin gitmiyorsun?
Veli’ye ayıp olmaz mı? Bence kendin git, Director’ünü göndermen doğru değil!..

Bir gün sonra…
– Dün Veli tüm gün dükkanda beklemiş… ne gelen olmuş ne giden… diyor.
Peki, böylesi hararetle beklediyseler neden bana kendileri ulaşmıyorlar?.. diye düşünüyorum.

– Sen bizi yanlış tanıdın!.. Biz öyle insanlar değiliz!..
Biz mi?.. Biz derken!.. Seninle biz değil miyiz?..
Ailen ve sen bir hizip yaratıp “biz” mi oldunuz?..
Yoksa aileden yeni bir fraksiyon mu doğuyor?
Bunların beynini kuşa taksan hayvan suda yüzer… diye içimden söyleniyorum.

Sesinde, azarlamaktan çok bir egemenlik belirten sertlik görüyorum.
Kafamdakileri ürpertici içgüdüsüyle kavrıyor.
– Seni ya adam ederim, ya da yok ederim!
Düşüncelerini güzelce anlatıyor…
Daha ne masallar, ne herzeler…
Samimiyetsizlikte bir dünya markası olduğunu düşünüyorum…
Belki davasında haklıdır; fakat bu ona hiçbir şey kazandırmıyor…

Doktrin: “Savaşa giderken 1, denize girerken 2, evlenirken 3 defa düşünün.” – Rusya

 


 


3. BÖLÜM

19 Temmuz 2019 Cuma
Telegram’daki tartışma bardağı taşıran son damla oluyor.
– 3 ay tatil yok size. Üç gün sonra, 1 ay kalacağız, diye ev sahibine söyleyin, çıkın gelin… diyorum.
(Ev sezonluk kiralanmıştı.)

Delirip kafayı yiyor. Bir sürü şey yazıyor. Hiçbirini okumuyorum.
Birkaç gün sonra,
– Çocuklar havuza girmek istiyorlar. ‘Anne; babama söyle, biraz daha kalalım.’ diyorlar… yazıyor.
Benden cevap dahi alamıyor…

Birkaç gün sonra şirket kartından 2.750 TL yüklü para çekiyor.
Tatilden ayrılıp babasının evine yerleşiyor.
Yangından mal kaçırır gibi ona verdiğim kredi kartının limitini tüketiyor.
Sonraki her gün kartı sokup bakiye kontrolü yapıyor.
Yaptıklarına anlam veremiyorum.
Karımın sorun çıkarmaması için her akşam şükür namazı kılmam ve
dört hafta düzenli olarak hayır işlemem falan gerekiyor.
Bir daha da eve hiç dönmüyor!..

Doktrin: “Zayıf insanlar intikam alır, güçlü insanlar affeder, zeki insanlar umursamaz.” – Konfüçyüs

 


 


4. BÖLÜM

22 Temmuz 2019 Pazartesi
Bana çekişmeli boşanma davası açıyor!
Duyduğum an müteessir oluyorum.

Toplum, kötü yönde kabuk değiştiyor ve karım da bu güruha dahil oluyor…
Bu davalar beni yeniden, tehlikeli sulara itiyor.
Bazı fiiller gerçekleştirip yasal önlemler alıyorum.
Çözdüğüm kritik operasyonlar için 24 saat kafi geliyor…
Arabamın haciz ihtimali, bir çocuğun bonbonlarının çalınmasına benziyor.

Hayatımdan, O gidince çok şey kaybedeceğim doğrulanıyor…
Fakat… Her şeyimi kaybetmeyeceğim de doğrulanıyor!..

Doktrin: “Kurtlarla dost ol, ama baltayı elinden bırakma.” – Rusya

 


 


5. BÖLÜM

23 Temmuz 2019 Salı
Ceo ile birlikte, Alara’nın babasının evine gidiyoruz.
Apartman kapısını şifreyle geçiyoruz.
Fakat Alara, daire kapısını bize açmıyor.
Durumu kameraya kaydederek kapı önü iti gibi bekliyoruz.
İçeriden çocukların,
“Babamız geldi, Amcamız geldi.” feryatları kulaklarımızı tırmalıyor.
– Polis çağırırsak göstermek zorundasın… diyorum.
– O zaman polisi ben çağırıyorum… diyor, Alara.
5 dk. paspasta sinen kedi gibi bekledikten sonra, asansörden nefes nefese Veli çıkıyor.
Ben elimi uzatıp “Merhaba” deyince sakinleşip tokalaşıyor.
Veli, Alara’ya kızıp bizi içeri alıyor.
Korkan çocuklar, benim ve amcasının kucağına tırmanıyor.
Bir yandan bizi öpücüklere boğuyor, diğer yandan tokatlayarak kızıyorlar.
Hayatımın en ilginç anlardan birindeyim.
Uyuşan elde parmakların kontrolünü kaybetmek gibi…
Kontrolümü kaybediyordum…

Sonra, öyle bir davranışta bulunuyor ki, onun izi bende yaşamım boyu sürecek.
Polisler tarafından kapıya çağrılıyorum!
Kimliğim sorgulanıyor; bir suçlu gibi üzerim aranıyor.
Alara’ya, şikayetçi olup olmadığını defalarca soruyorlar.
Film gibi sahneler yürek burkuyor.
Zaten masum olan ben, polislere gülümsüyorum.
Aklanmak için yapay bir sempati maskesine bürünüyorum
Mide krampları ve kusma isteğim körükleniyor.
Sadece çocukları sevmek istemiştik; onlar da bizi…
Çok şey istemiyor, ama onu da alamıyoruz.

*

Veli,
– İstersen salonda Alara’yla konuş… diyor.
Salonda tanımadığım birisini buluyorum.
Uzun eflatun süngerli koltukta poz kesiyor.
Bacak bacak üstüne atmış, ağzından alevler püskürüyor!..
Bir saate yakın konuşuyoruz. Sürekli manipülasyonlar deniyor.
Travmalarım genelde böyle başlar; hiç aldanmam…
Bu sefer ben çocuk oluyorum, o Annem; sinirinin geçmesi için hakaretlerini dinliyorum:

– O avukatlarının işi bitik!
Onlara her an her şey olabilir.
Ceo benim düşmanım. Ondan uzak dur!
Ailen benim düşmanım. Ya sen ölürsen bize kim bakacak!?
Bana ev, araba ve tazminat vermeden bu iş olmaz!” diyor.
Ne sayıklamalar, ne sayıklamalar…

O konuşuyor, ben susuyorum… Adeta susta duruyorum…
Sesinde sinsi bir hileyle gizlenen aldatıcılığı seziyorum…
Önce kanım ısınıyor: balıkçı misinaları damar duvarlarımı yırtarak dolaşıyor.
Bütün kanım beni boğmak isteyerek yüzüme tırmanıyor.
O konuştukça ben, çıplak vücudu saran alçının aniden donması gibi taş kesiliyorum.
Betonları giyiyorum. Hiddet, isyan, nefret, nobran…

O konuşuyor…
Damlardan kiremitler düşüyor.
Asansör halatı kopuyor.
O konuşuyor…
Çatıdaki martı intihar ediyor.
Tavandaki lamba yere düşüp patlıyor.
O konuşuyor…
Camlar tuz buz oluyor.
Bense tevekküllü bir apatiyle durumu karşılıyorum.

Bakıcımız Meyra, Ben ve Ceo’ya düşman gibi bakıyor.
Oysa maaşının yarısını ben veriyorum, yarısını da o…
Müşkül düşmesinler diye mutfak masasına 600 TL bırakıyorum.
Kardeşimle, şaşkın ve katatonik bir halde evden ayrılıyoruz…

Doktrin: “Tanrı karıncayı yok etmek isteyince, ona kanat takarmış.” – Almanya

 


 


6. BÖLÜM

26 Temmuz 2019 Cuma
Veli Efendi, benimle konuşma isteğiyle mesaj atıyor!
Bornova Mado’da bekliyorum…
Kısa boylu garson kız arkası dönük masamı siliyor; yüzünü görmüyorum.
Gözleri yerde, bana hiç bakmıyor. Onun gözünde masa benden daha mühim.

Canım sıkkın; şehir mırıldanıyor:
Araç kornaları, köpek havlamaları, arka masanın kahkahaları,
garsonların tabak şangırtıları, havaya yayılan sigara dumanı,
rüzgar uğultusuna sarılan ses yumağının içinde başım dönüyor…

Akşamüstü renkler solarak çekiliyor.
Araç camlarından yansıyan güneş ışınları,
metal masalarda gümüşi bir parıltı yaratıyor.
Katı cisimler cıva gibi eriyecek sanıyorum…
İlerde bir bahçıvanın yeşillikler arasındaki kambur sırtı…
Deliriyorum…

*

Bir saate yakın konuşuyoruz:
– O gün için kusura bakmayın!
Ablam adına sizden özür diliyorum.
İyi arabalara bindiğin için herkes sende çok para olduğunu sanıyor… diyor.

– Er dediğin aslanın bileğine imrenir, postuna değil… diyorum.
Paslı bir zemberek kırılmış gibi hırıltılı gülüyor…
– Ama benim çok param yok… diyorum.
– Biliyorum; ama öyle görünüyorsun… diyor.

– Neler verebileceksin? Bence Ablamla bir araya gelip kararlaştırın… diyor.
Ondan donanımlı olduğumun verdiği güvenle onu alt edeceğimi sanıyorum.
– Eğer çok paranın seni mutlu edeceğini düşünüyorsan, daha önce hiç çok paran olmamıştır… diyorum.
Sokakta mikrofon tutulup,
“12 Eylül Darbesi ne zaman olmuştur.” diye sorulsa,
“Haziran’da,” diyecek çocuk beni imtihana çekiyor.
Beyninin %1’ini kullanmak bu olsa gerek…

Bir süre susuyoruz…
Sonra, onu anlamaya çalışıyorum.
Belli ki haklı olduğunu düşünüyor.
Kendimi onun bedeninde hayal ediyorum.
Sadece benimle konuşarak ve tek gözünü kısıp sigara içerek,
birkaç ay sonra bir servete konmayı hedefliyor.
Veya hayatının hatasına yelteniyor!..

Göğsünü şişiren derin bir nefes alıyor, hiçbir şey söylemeden,
nefesini boşaltmadan soğumuş çaydan bir yudum içiyor.
Sonra, Veli, bir sırrı ağzından kaçırmamak için bir saniye tereddüt ediyor;
hatta enstantaneden kısa bir an bekliyor;
ve sonra, bile bile yalan söylüyor…
– Ailecek seni çok seviyoruz… diyor.
Hayalimde, kırmızı bir ayna paramparça oluyor;
aynadaki suret de yok oluyor…

*

Hikayemi gizlemek faydasız, söylemek de öyle; seçeneğim kalmadığı için bunalıyorum.
– Dinle!.. diyorum.

– Şu anda ne olduğunu anlamak için geçmişte neler olduğunu anlamamız gerekiyor…
Ben 25 yaşındayken, Ablam evlenerek Marmaris’e yerleşiyor.
O zamanlar Haldun Abi; 40 yaşlarında, esmer, yakışıklı,
son model siyah Mercedes Elegance sahibi, komple altın saat takan,
oldukça zengin bir beyefendi.

Peki ya biz?..
Ulukent’te; çorak dağ manzaralı, yüz metre ötedeki ahırdan kötü kokular gelen,
sineklerin içeri girmek için telde delik aradığı, gam ve nemden duvarların pul pul döküldüğü,
şehrin uzak banliyösünde, kredisi henüz bitmiş bir kooperatif evinde yaşıyorduk.
Arabamız yoktu; ama borcumuz da yoktu…

Ablam bir gün beni Marmaris’ten aradı;
“Haldun bana küfür ediyor, dövüyor.
N’olur beni kurtarın.
İzmir’e gelmek istiyorum, ama izin vermiyor!”

Diyorum ki;
“Abla, sen evlenirken bana sormadın, şimdi de sormamalısın.
Ayrıca, seni bir erkeğin elinden alamam.”

“Olur mu öyle şey,” diyor. “Sen benim kardeşimsin!”
“Evet ama o da kocan. Oraya gelemem. Ama bize gelmek istersen kapımız sana açıktır.”
“Benim gelmeme izin vermiyor işte Ablacım.”
“Beni arayabiliyorsan, polisi de arayabilirsin.” deyip telefonu kapatıyorum.

Akşam, Ablam ve kardeşimi evde görünce, Ablamın onu ikna ettiğini anlıyorum.
Ceo gitmiş ve Ablam bavuluyla evden çıkmış.
Haldun Abi, yağmur sularını seyreden kedi gibi pencerede beklemiş…

Ertesi gün Ablam, evde bizimle kalacağını söylüyor,
Gamsızlar gibi “Sen bilirsin,” diyorum.
Birkaç hafta sonra Ablam,
“Ben işe girip çalışacağım.” diyor.
Bir lakayıt gibi diyorum ki “Sen bilirsin!”
Ben çalışıp paramı biriktireceğim,” dediğinde,
“Tamam Abla, sen bilirsin, biz sana bakarız.” diyorum, bir nihilist gibi…

Birkaç ay geçiyor…
Ablam beni kenara çekip,
“Haldun geldi ve iki gündür arabada yatıyor. Beni götürmek istiyor. Ne dersiniz?”
Tıpkı bir bohem gibi, “Sen bilirsin!” diyorum.
“O zaman ben Marmaris’e dönüyorum!”
Dünyanın en kayıtsız insanı kılığına bürünüyorum ve hiçbir reaksiyon göstermeden,
“Sen bilirsin.” diyorum.

Ablam arabaya atlayıp gidiyor. Bir daha da hiçbir kavgasında beni aramıyor.
Hep sadakatle kendisi çözüyor…

Ben araya girseydim, hem Haldun Abi ile kötü olacaktım,
hem de araları düzelse dahi bana kin güdebilirlerdi.
Ayrıca, iki büyüğüme birden saygısızlık yapmış olacaktım.

Ablam zaman zaman kocasını şikayet ediyor.
Haldun Abi münazara sırasında,
“Ayrılırsan, kotunu giyer annenin evine dönersin.” diyor. 🙂
Bence doğru söylüyor. Şimdi o adam zenginse, o parayı kazanmasında ablamın bir dahli olmamıştır ki!

Masadan kalkıp uzaklaşıyorum.
Ve arkamdan bir şehir uğultuyla ağlıyor…

Doktrin: “Hepimiz yalnız olduğumuzu düşünüyoruz; bu, birlikte olduğumuz anlamına da gelir.” -ck-