I. BÖLÜM – NON BIS IN IDEM!

Akşam 20.00’de Erto; Talo’nun aradığını,
yarınki duruşmada davayı bir celse uzatmamızı rica ettiğini,
sonra da anlaşacağımızı deklare etti.

Konuşma Özeti:
1.
Evin üçte ikisi onlarda üçte biri bende kalacak. (Bu konjonktürde zaten öyle)
Taro ve Musto’yu ben karşılayacağım.
Talo’ya 150.000 TL vereceğiz.
Nafaka: 12.000 TL

2.
Evin tamamı onlara geçecek.
Taro ve Musto davalarına onlar bakacaklar. (Çocuklara para vermek yok, dava yoluyla çözmeye devam)
Talo’nun parasına karışmayacağız.
Nafaka: 12.000 TL

Yarın hakimden davayı uzatmasını ve istişarelere geçmemizi istiyorlar.
Nafaka kırmızı çizgileri onu anladık…
Hatta ömür boyu bozdurup harcayacakları piyango biletleri.
Keşke zamanında o bileti yırtmasalardı…
Pişman mısınız?..
Fakat tarih, bir makara gibi başa sarılıp, sonu değiştirilebilen filmlerden değildir.

Ben, Erto ve Ece Hanım konferans görüşmedeyken dedim ki,
“Yarın daha iyi sonuç çıkacağına inansalardı, adım atmazlardı.
Başından beri mazlumu ve mağduru oynayıp mağrur davrandılar.
Ayrıca ikinci maddeyi kabul etsem dahi; onları, Taro ve Musto’nun parasını ödemeye mahkum ederim.
Dostlarımızı yarı yolda bırakamam,” dedim. “Çünkü söz verdim, bana güvendiler.”

Yarın iki avukatım da duruşmaya girecek. Şu emri verdim:
“En kötü celladın adaleti bile bunlarınkinden evladır!
Davaya girmeden Talo’ya söyleyin,
Biz mahkemeye girelim, sonuç ne olursa olsun CK daha cömert bir teklif yapacak.”

Mahkeme 5.000 TL nafaka ve 100.000 TL tazminat verirse; biz,
5.500 TL nafaka ve 105.000 TL verme özgürlüğüne sahip oluruz.
Oysa şimdi hiçbir şeye sahip değiliz!

Neden daha kötü bir ihtimal için elimdeki iyi’den olayım?
Olasılıklara bir bakalım:
1. Dava hasbelkader uzarsa, zaten istedikleri zemin sağlanır ve anlaşma yapabiliriz.
2. Hakim bu duruşmada karar verir ve davayı bitirirse… gene anlaşma yapabiliriz.

Hiçbir şey kaybetmeyecekken, çok şey kaybedecek olanlar için kendimi ateşe mi atayım?
Hem neden tüm kaderimi tek bir zar atışına bırakayım?
Ayrıca benim gibi her şeyi olan biri, senin gibi hiçbir şeyi olmayan biriyle niye ilgilensin ki?
Arada bir sevgi karinesi kalmadıysa…

“Kesin olmayan daha iyi için, kesin olan iyiyi feda etmeyin.” – Machiavelli

Boşanma Duruşması Son Celse
KARAR:
Hakim; iki tarafın da boşanmalarına,
çocukların annelerine verilmesine,
150.000 TL tazminat ödememize
ve
4.000 TL nafakaya hükmetti.
Sonunda yargıç, öldürücü darbeyi vurmuştu!

Oysa siz, 2 ev ve 3.120.000 TL (Üç milyon yüz yirmi bin TL) peşin para istiyordunuz!
2 Ağustos 2019’da $: 5.61 – Bu para tam tamına 556.149 $ ediyor.
Yani: 4.838.000 TL + 2 Ev öyle mi?
O statükoda 700 bin liralık arabaya binen,
bankada 12 bin lirası olan ve 2 bin 2 yüz liraya kirada oturan adamdan mı?

24 aylık zorlu mücadele…
11 tane dava…
İftiralar, karalamalar…
Bir sahte imza iftirası…
Yetmedi, ertesi gün bir tane daha…
Yetmez bir ay sonra Cinsel Mobbing İftirası (Takipsizlik)
Askeri deha Fontanelli, “Bir doğru kanıtlanamaz ise masala döner.” der…
Yetmez, iki gün sonra Koruma Kararı (İtiraz)
Şunu ben yapsam utancımdan yüz nakli olurdum be!..
Bitmedi; çocukları bana göstermeme…
Çocukların özel okula gidememesi…
Hatta okula gidememesi…
Çocukların okul parasını, yolladığım gün benimle savaşması için avukatına göndermen…
Blog’daki yazılarımı, yandaş medya gibi cımbızlayıp bana “sapık” yaftası yapıştırmanız…
Öyle tam ölmem!.. Keşke roket falan atsaydınız!..
Oyunda, tüm tuşlara basarak bölüm geçemeyen çocuklar gibiydiniz.

Roma tanrısı Janus’un iki yüzü kentin güvenliğini sağlar.
Biri girenlere, diğeri çıkanlara bakar.
Sadece giren paraya odaklandın, çıkan paralarla günden güne kaybettin!..
500 bine yakın avukatlık masrafı…
Ve iptal olan sağlık sigortaları…

Kuaförde ağda yapmaktan başka vasfı olmayan
bir sokak süprüntüsünü mahkemeye tanık olarak çağırmak…
İftira, tehdit, hakaret, şantaj…
“Ceza almamış ilk suçtan daha cesaret verici bir şey yoktur.” der, Sodom’un 120 Günü’nde Marquis de Sade.
Suçlular iyimserdir ve yaptıkları yanlarına kalacak sanırlar.
İlk davayı açan avukatının iki kişiyi vurup içeri girmesine ne demeli!..
Peki aynı avukatın akrabalarının uyuşturucu çetesi davasından halen içerde tutuluyor olmasına!..
Aslında hiçbir şey yasa dışı değildi; çünkü yasa diye bir şey yoktu!
Siz, haklı olmayı güçlü olmakla karıştırıyordunuz.
Birden kamçıyı sırtıma vuracak duruma geldiniz.
İstediğiniz, ilmiğe başımı sokmaktı.
Oysa biri beni yenmek istiyorsa önce öldürmeli…
Hem bazı canavarlara karşı direnilmeli…

İnsan bir hata yaparsa, tüm hayatının bedeli o hatayla ölçülmez.
Sadece hatası cezalandırılır; ve o ana dek yaptığı iyilikler yok sayılmaz.
Non bis in idem* diye bir hukuk terimi vardır; sen bilmezsin!
* Aynı suçtan iki kez ceza verilmez! demek…
Sonuçta herkes bir defa ölür, değil mi!..
Aldatmanın faturası para ile kesildiyse, 11 tane dava neden açıldı?
Biz erkekler her zaman sadakate uygun hareket etmiyor olabiliriz,
ama genellikle de bunu yapmaya çalışırız…

Masallarda aynalara bakınca eriyen cadılar gibiydin.
Sahip olamadıklarını bir bir kaybediyordun… ve buna ben de dahildim…
Her şeyi istediğinden iyi yapabilirdim.
Fakat gene başarısız olurdum!
Çünkü, kaybetmeye programlanmıştın.
Suyun üzerinde yürüsem… “Bak; yüzme bilmiyor!” derdiniz.
Takdir bilmezdiniz; gene yaranamazdım!
Piyon’u korumak için Şah’ı tabladan atmak mı?..
Yerinizde olsam hayatta kalmak için beynime fazla güvenmezdim.
Başarımın ölçüsünü özel hayatımdan almanız yersiz olur…
Çünkü başarı tek bir şeye bağlı olsaydı,
muhtemelen başarısız kimse kalmazdı.

Herkes Leyla ile Mecnun’un aşkını konuşuyor.
Kimse Leyla’nın ablasının Mecnun’a olan aşkını konuşmuyor.
Ablası çekilmeseydi bu aşk efsane olmayacaktı.
Ama sen hiçbir zaman mutluluğumu istemedin; efsaneden oldun!

Beni zaman zaman kardeşinle kıyasladın, annen de kendisini annemle.
Bu, altını gümüş yerine gübreyle kıyaslamaya benziyor.
Annem boşandığında kimseyi dolandırmadı, bense kimseyi kandırmadım.
Hepsi topraktan yapılmış olsa dahi, bir testi asla bir vazo değildir!
Hepsi uçabiliyor görünse de, bir serçe asla bir kartal değildir!…

Sevgiyle kurulan otoriteler kalıcı olur, derler.
Peki sizinkiler gibi parayla kurulu olanlar?
Paranın mutlak bir değeri olsaydı, borsa ekranlarında veriler oynamazdı.
Bir ülkenin parasının değeri düşünce, değeri onunla ölçülen her şeyin değeri düşer.
Sizin yeni değeriniz arzın merkezine kadar gider.
Ama yeni Türk lirası bu alemde benim…

Boşanırken, “Sen bizim kahramanımız değilsin; bizi koruyamadın!” demiştin.
Ben sihirbaz değilim; ve sihirbazlar da büyücü değildir.
Eğer öyle olsaydı, sahneden insan yok etmek yerine yaratırlardı.
Şimdi zafer kazanan benim; nasıl mı hissediyorum?
Köprü yıkılınca bir süre yere düşmeyen çizgi film kahramanı gibiyim.
Bak gene kahramanlığı bana kaptırdınız.
Fakat bedbaht bir kahraman…

Her konuşmada suçu eski avukatınıza attınız.
Ona göre kendin değildin, başkalarının uydurduğu bir yalandın…
Eğer beni kandırmak, kendinizi kandırmak kadar basit olsaydı dediğiniz doğru olabilirdi.
Askeri mezarlıklar da tanrıya inandırılmış ölü askerlerle doludur.
Düne kadar mafya avukat arkanızdayken b*kunuzu balta kesmiyordu.
Şimdi ne çabuk sinik ve pısırık oldunuz?..
Ama doğru… “Mafya olacaktınız, mahvoldunuz!..”
Ejderha ile mangal yaparken saçınızı tutuşturdunuz…
Bana göre şeytanı destekliyorsan, sen de şeytansın, demektir.
Üstelik cehennemde insana sadece şeytan yardım eder!
Ama sizin önünüzde şeytan bile önünü ilikler, tövbe eder.

*

Ağustos savaşlarında o süprüntüden duyduklarını bahane ettin.
Akıllıların dediği çıkmadı, ama delinin söylediği gerçekleşti, demek.
Seni aldattığımı yeni öğrenmiş olmadın ki!
Sadece öğrendiğini, ben yeni öğrenmiş oldum.
Bu senin yeni öğrendiğin anlamına gelmez!
Şefkatin de üvey anne öpücüğünden samimi gelemez!

*

Milyonluk arabamı bir haftada satıp size ev almam…
Bir araba daha hediye etmem…
Bir senelik nafaka…
Bir ev dolusu eşya…
Kardeşinin dükkanlarını batırması ve borç batağına saplanmanız…
Sinir, stres, hastalık, parasızlık, açlık, sefillik ve perişanlık…

Şimdi istediğin nafaka, o zaman verdiğimden bile az. Ancak…
O zaman bu nafakayı istemekle, şimdi aynı şeyi yapmak arasında büyük fark var:
O zaman çocuklarımın annesine para veriyordum; şimdi haydutlardan mal saklıyorum!

Tüm bunlara rağmen “Yanlış kişiden çocuk yaptım!” diyemem;
belki “Yanlış kişiyle evlendim!” diyebilirim.
Ancak benden boşanmasaydın, çocuklarımın geleceğinin ne olacağı pek bilinmese de,
sen olmasaydın, onların hiç doğamayacağı açıktı…
O zaman olmaları güzel… 🙂

*

Peki bu kadar mücadele ettiniz…
Muvaffak olabildiniz mi?..
Ayrılırken rızamla verdiklerim dışında,
iki senede, 2 bin lira nafaka harici benden 1 lira alabildiniz mi?..
1 lira – 1 kuruş bile…

Aslında beni yenmek için 3 şeye ihtiyacınız vardı:
1. Zeka
2. Para
3. Şans
İlk ikisi sizde hiç olmadı. Bu durumda kazanmanız için şansa ihtiyacınız vardı.
Gözden kaçırdığınız şuydu:
a) Üçüncü madde olan şans, şansı yönlendirmek için ilk iki maddeye muhtaçtı.
b) Olasılıkla aynı şans ikimize de eşit gülebilirdi.
Öyle bile olmadı…

Nitekim, davaları kazansan dahi eline geçecek şey, en iyi ihtimalle şimdi sahip olduğun şeydi!

1916 yılı mart ayında Pancho Villa, New Meksiko’yu istila etti.
Kenti yakıp yıktı ve 17 Amerikan askerini öldürdü.
Başkan Wilson büyük bir sefer başlattı.
Kafatası için 50.000 $ ödül koydular.
123.000 Amerikan askerini üzerine sürdüler.
Bir sene boyunca kedi-fare oyunu devam etti…
Sonra ne mi oldu?..

Doktrin: “Yalnızca düşünün… Beni ele geçirmeye çalışmak hükümetinize 130 milyon dolara patladı.
Onları bıçak gibi keskin kayalardan oluşan dik dağlara çektim. Kilometrelerce içecek su bile bulamadılar.
Yakıcı güneş, tanrı ve sivrisinekten başka bir şey yoktu… Ve hiçbir şey kazanılmadı!” – Pancho Villa

 


 


II. BÖLÜM – BENE VIXIT QUI BENE LATUIT!

Bene Vixit Qui Bene Latuit!”* – Ovid – M.Ö. 43 – M.S. 18
* Kendini iyi saklayan kişi iyi yaşar!..

Kader Kapıyı Çalıyor!
Oyunculuk; yalan söylemek, hile yapmak, aldatmaktır.
Gülümsemeler, yapay bakışlar, sahte üzüntüler, gösterişli yalanlar…
Öpüştüğü oyuncuyu kandırır, kameramanı kandırır, asla kendisi olamaz.
Mimik fabrikasıdır; hatta yönetmeni bile kandırır.
Başarısını, sinema ve ekranları dolduran kandırılmış hayranlar belirler.
Bir oyuncu, ünü ve şöhretini dolandırıcılık yeteneklerine borçludur.
Sinema, kandırma sanatıdır. Bunu en iyi siz bilirsiniz…

*

M.Ö. 280 yılında kral Pirus elli filin desteklediği dev ordusuyla Roma’ya saldırır.
Zafer için her şeyini feda eder.
Kazanır da… Ama o koca ordudan geriye üç beş sefil kalmıştır.
Pirus diz çöküp “Tanrım, bir daha kimseye böyle zafer nasip etme!” der.
Nihai zararın, elde edilecek başarıdan büyük olduğu savaşlara “Pirus Zaferi” denir.
Bu metafor, yenilmeye mahkum galibiyetleri anlatır…

Bitmeyen taleplerinizden bıktığımda,
“Bizim paramız yok, ya sen ölürsen!” cümlesini duydum.
Ben öldükten sonra paranın ne önemi var?
Ne önemi var sevdanın karşısında paranın?
Para demişken…
O tarihteki nafaka, dolarla 21.770 TL yapıyor.
Ama kiminin pırlantası küçük, diğeri çöpten ekmek yemişken!..

Bilimde şöyle bir şey var: Ekran Körlüğü!
“Güç zehirlenmesi” diye de bilinir.
Yani siz, kendinize veya çıkarlarınıza, istemeden zarar verebilirsiniz.
Biyolojide buna otofaji denir.

Batakhanelerde “Nasılsın!” diye hatır sorduğun dertli insanlar,
“Konuşursam hayatım roman olur,” derler;
Güzel bir roman yazayım mı… belki beni dinlerler!..

*

Savaş Tamtamları
Ve bilek güreşi başlamıştı…
Mahkemelerin insanı duygusuz yapan, güçsüzleştiren bir havası vardır.
Annen adliyede, havada şaklayan kırbacı bekleyen huzursuz atlar gibiydi.
Göz bebekleri parlak, göz akı porselen beyazıydı.
Dudakları kısık, vücudu dimdikti. Yüzünde garip bir siyahlık vardı.
Sakat doğmuş insanlar gibiydi, ama ruhuydu sakat olan…
Tespitlerime göre mahkeme, paniği pek kaldıran bir yer değil.
Sinirlerine hakim olamayan, oranın kaybedeni oluyor.
Asıl savaşı seninle değil, onunla verdiğimiz de yalan değil!..

Cennetin Krallığı Filmi’nde harika bir sahne var:
– Şehri kim koruyor?
– Balian.
– Hani şu Kerak’ta canını bağışladığın mı?.. Belki de onu öldürmeliydin!..
– Belki de öğretmenim başkası olmalıydı!

Cevabın harikalığı yadsınamaz.
Bana nedense annenle diyaloglarınızı anımsattı.
Belki de öğretmenin başkası olmalıydı…

Savaş; analiz yapmadan, düşman niyetini kahve falıyla tahmine dayanırsa,
bataklık üstüne inşa edilmiş demektir.
Annenin yaptığı en iyi iş kahve falı bakmaktır.
Tipik bir terazi kadınıdır. Her sabah Posta gastesinin astroloji ekini okur.
Sabah kahvesini içer ve Faladdin’e gönderir.
Öğlen ikinci kahvesini içerken, fırisi bittiği için
Gogılpıley’den Kaave Falı programını indirir ve ona yollar.

Beş yaşındayken misafirlikte, akvaryumdan çıkardığı balıkların gözlerini oyup suya atan,
can çekişmelerini gülerek seyreden kadından ne beklenirdi!..
Her tanıdığı insana bu balıklara yaptığını yapmıştı.
Kimsenin gözünü çıkarmamıştı, ama herkesin benliğiyle oynamıştı.
Dadı hak kötülük, demek böyle tezahür ediyordu.

Annenin hurafe ve tevatürlerine gelince:
Evden taşınırken kameranın kör noktası, sigorta kutusunda muska bulduk.
Zat-ı şahanenin melanetleri bitmek bilmiyordu…
Büyü bohçasında ne mi vardı:
Yılan derisi, çörek otu, meyan kökü, düdük makarnası, at b*ku tozu ve gergedan suyu.
Araştırmalarımız gösterdi ki, “kör talih ve şanssızlık” büyüsüymüş.
Bir bu eksikti! Artık sizin tarafınızdan lanetlenmiştim!
Keşke bir füze atsaydınız… Belki daha kolay giderdim…
Bende tutmasını bekleyen annenize şunu önermek gerek:
Madem bu işler büyüyle oluyor, tam tersini uygula da şansınız dönsün…
“Hareket halindeki cehaletten daha korkunç bir şey yoktur.” der, Shaw…
Tanıdığım iyi psikologlar var, ama maalesef durum patojenikti!
Deliler mükemmel dava konularıdır; konuşurlar ama kimse dinlemez!..

O, sütten çıkmış ak kaşık değilse, sen de melek değildin.
Onda sevgi tortusu kalmamıştı.
Cam kırılınca cinayet çıkaranlar gibi mancınığı boşuna geriyordu.
Şeytanlığı seviyordu ve zihninde kötülüğün demlendiği bir yer vardı.
Tarihteki tüm seri katilleri okudum…
Annenle aralarında ciddi korelasyon olduğunu hayretle gördüm!
İstediğini söyleyen, istemediğini duyarmış…
Her istediği yapılan duyarsız bir canavar haline gelmişti.
Aylar sonra sorsak,
“Yaptığım her şeyin tek bir açıklaması var: Canım öyle istedi!” diyecekti.
Bu tipler kendi balonları içinde yaşarlar.
Balonların gururu da iğnelerle karşılaşıncaya kadardır.

Ama bir oyun var:
İki kişi son hızla araçlarını birbirlerinin üstlerine sürer.
Adamlar, sağlam sinirleri olduğunu düşünür;
ve diğer tarafın da son anda direksiyonu kıracağını ümit eder.
Fakat bu oyunda tek bir hata, ölümcül sonuçlar doğurabilir.
“Şişedeki iki akrebe benziyor olabiliriz, her biri diğerini öldürecek güçte olabilir,
fakat bunu ancak kendi hayatı pahasına başarabilir.” – Oppenheimer

“Cinsel Mobbing” davasında sıcak kan bedenimde ahtapot gibi dolaştı.
“Suç, doğum ve ölüm gibi doğal bir olaydır.” der, İtalyan kriminolog Lombroso.
Sizin için de her şey doğaldı.
Bilakis dostluğum güzeldi, ama düşmanlığım daha güzeldi.
Çocuklara dna davası açıp sizi rezil edecektim.
Ama utanmazdınız ki…
Kira davasını icraya koyacaktım.
“O evden de çıkın!” diyecektim, ama artık o denli kıyıcı olamadım.
Evi kazansam da çocukları ağlatmayacak, sizi sokağa atmayacaktım.
Davaları kazanmam sadece prestij ve itibar meselesiydi.

*

Çocukları hep kışkırttın, zaten bana çekmişler ikisi de saf ve neşeli…
Ellerinden tutup ölüme götürsen gelirlerdi…
Peki nasıl kıydın?.. Muz hikayesi onlara armağanım olsun…
Çocuklar bile size inanmamaya başladılar…
Tepişir filler, ezilir çimenler…
Büyükler, yaptığının cezasını çeker, büyüklerin günahını ise küçükler!..

Bu hafta ofise pek neşeli geldiler.
Uzaktan beni çiçeğe güle boğa boğa koştular.
Filmleri aratmayan sahneydi.
Beş dakika bahçede yalnız kaldık:
Ellerinde birer kirli defter, altı yaşlarında iki çocuğun eciş bücüş yazıları,
kurşun kalem karalamaları, silgi izleri…
İkisi de kucağımdayken,
– Size ben hep bakıcam, büyüyünce birer ev almak istiyorum… dedim.
Çiyan,
– İstemiyoruz… dedi.
– Neden? Hem araba da alırım, gerçekten istemiyor musunuz? dediğimde,
– İstemiyoruz Baba. Onun yerine bizi sevmeni istiyoruz… dedi.
Pisik de başıyla onayladı.
– Olsun, hem severim, hem alırım!.. dediğimde;
– Tamam ama yine de çok sev… dediler.
Böylesi duygusal bir konuşma yapmamız…
Üstelik bu kez, içtenlikli sözlerin sahibinin Pisik değil Çiyan olması…

Oysa ben onu hep daha duygusuz bilirdim…
Dünya, hassas kalpler için cehennem gibiydi…

Dedem, biz çocukken ateşin başında savaş anılarını anlatırdı.
Her gece, ama her gece yeni duyuyormuşuz gibi şevkle dinlerdik.
Çünkü ihtiyacımız vardı…
Bu çocuklar babalarını dinleyemeden büyüdüler.
Belki ihtiyaçları vardı…

Annen kafasına göre ünsiyet peydah etti.
Bu acuze, hala evlatlarımı bana göstermemekten söz etsin dursun…
Çocuklar yasal olarak anne ve babanın malıdır.
Anneannelere de affedersiniz bir şey yemek düşer.

Onun bu davalarda ülfeti nedir, ne yapabilir ki yani?
Cevabı ben vereyim: “Bizi öldürebilirler, ama asla ayıramazlar!”
Annen, kendisi olmak için bizi ayırmaya belki muhtaç!
Fakat ben, ancak çocuklarım sayesinde biraz kendim olabiliyorum.
Bu, belki onun hiç anlayamayacağı bir şey.

*

Seni ilk avukatın kandırdıysa, ben neden kandıramadım?
Neden bana inanıp boşanmadın?
9 yıllık kocaya inanmayıp, 9 dakikalık avukata inanmak mı?..
Senin karşında sezgisiz bir adam yok ki!..
Sakın bana masum olduğunu söyleme… Çünkü bu zekama hakarettir!..

Avukatınızı gökten inen bir Mesih gibi karşıladınız.
Sanki ölmek üzereydiniz de hemen gelip sizi kurtaracaktı.
Bir saat geç vekalet alması bile büyük felaket demekti.
Pembe masallar dinlerken sevincinize hudut yoktu.
Ben gerçekleri söyledim, o renkli rüyalardan söz etti.
Ben sevgiden söz ettim, o doların yeşilini denize benzetti.
Konuşmalarla motive oldunuz ve kendinize güveniniz geldi.
Aptal birini motive ettiniz; yerine, motive olmuş bir aptal geldi.

Öte yandan insanın, “her şeye inanmak” gibi umutsuz bir arzusu vardır.
Bu, bizi kolay aldatılır hale getirir. İnançsızlıktan gelen boşluğa katlanamayız.
Gözümüze “zengin ol” hilesi çarpsın, anında yemi yutmak için sudan çıkarız.
Birkaç seneye bu yalanlar saçma görünebilirler, ama kendi dönemlerinde büyüleyiciydiler.

Kulampara sarmasına getirip beni ilga mı edecektiniz?
Reeves güzel söylemiş:
“Doğa ile savaş halindeyiz, kazanırsak kaybedeceğiz.”
Davaları kazansanız dahi beni kaybedecektiniz…

İlk davalar tam bir hukuk garabetiydi…
Neyse ki ikinci avukatın toparlamasını iyi bildi.
Hiçbir hukuk fakültesi öğrencisi, o dilekçelerden geçer not alamaz!

İlk avukatın öcüydü, kandırmıştı seni; herkese göre iyi bir kişiydin…
Ama bir kişi olman, kişiliğin olduğu anlamına gelmez.
Yüksek yerlerde tanıdıklarınız vardı, belki bibingil 7. katta oturuyordu. 🙂
Kötü avukatı neşeyle karşıladınız; beni mahvedecek, problemleri çözecekti.
Tilki de tavşanın çığlığını duyunca koşarak gelirmiş… Ama yardıma değil!

Bunu şimdi söylemek hafif, geçmişte yaşamak gülle kadar ağırdı.
Kalbim donup kırıldı, tuzla buz oldu.
Acı tüm vücuduma haz gibi yayıldı.
Dolandırılma ve aşağılanmayı tevekkülle kabullendim
Teskin ilaçlarımı alıp sakinleşmeye çalıştım.

Hayat dolu bir insanı bitireyim derken, kendi hayatınızı kararttınız.
Bana çok kızgındın, ölmem gerekliydi:
Ama yağmur yağınca sen de ıslanırsın!
“Neymiş bu kadını delirten, aşkı efsane miymiş,”
dedim ve üşenmeyip Frido Kahlo’yu okudum.
Demek delicesine seviyordu… Fakat sevgi çok bağıl bir şey…
İlişkimizle arasında bir illiyet rabıtası dahi yoktu!
O; aşk şiirlerine rol model olurken,
bizimkisi anca iktisat kitaplarına konu olabilirdi.
İnsan, hayatının aşkını gördüğünde zaman dururmuş.
Benimkiyse ancak hayatımın kabusu olabilirdi;
belki kalbim filan dururdu…

*

Bir gece dev bir kamyonun caddeden tangır tungur geçişini izledim.
Sabahın maviliği yavaşça odama doluyordu…
Bir kağıda telefonda karalanan geometrik şekiller oyulmuştu.
Mealen izansızdı, fakat belli bir disiplinle çizilmişti.
Bu, kimsenin kolay çözebileceği bir problem değildi…
Ama hiç kimsenin çözemeyeceği problemler de değildi!
Bu takıntılar bende farklı kazanımlar yarattı.
Bir an duraksadım, kaderimdeki ani değişikliği kavramaya çalıştım.
Ama demir ateşe girmeden çelik olmaz.
Derin nefes aldım ve tekamül sürecine girdim.
Ama yogaya yazılmadım. 🙂
Akut dönem kritikti ve harp yeni başlıyordu.
Sıkı yumruk almış bir boksör gibi tüm gücümü topladım.
Savaş baltalarını gömdüğüm yerden çıkardım!

Önceden yazılmış bir hayatı yaşıyor gibiydim; sizin istediğiniz hayatı…
Sanki kanım donmuştu, kesseler akmazdı.
Ölmek istemiyordum, ama yaşamak istediğim de söylenemezdi.
Hayat devam ediyordu ve film yeni başlamıştı.
Sivri tırnaklı bir cadı, yaramın kabuğunu her gece kazıyordu.
Bense her sabah, yeniden doğmuşum gibi davalara hazırlanıyordum.

*

Birkaç ay sonra…
Ece Hanım avukatınla görüşmeye girdi; çıktığında hayal kırıklığına uğramıştım.
Bana irsal edilen; iftira, tehdit ve şantajlarla bir anda ortalık 56 oldu!
Avukatın, bir diktatörün ihtirasına sahipti, ancak onun dehasına ve zekasına sahip değildi.
Sonunda beni tehlikeli madde haline çevirmişti!
Çözüm değil, sorun ve bahane üreten tiplerdendi…
Maalesef dosta korku, düşmana güven veren bir vekildi. 🙂
Self determinasyon zamanım gelmişti…
Buna mukabil açtığım 8 davayla, restinize restle yanıt verdim…

İki senem gitti ve anbean kanlı jiletler çiğnedim.
Bu süreçte herkesin bana ihtiyacı vardı ve işimi yapacak kimse yoktu!
Şirket dokumasından bir iplik çekildiğinde tüm kumaş sökülürdü.
Tekraren söylüyorum: İki senemi çaldınız!..
Bu sürede bir fidan dikip ağaç olmasını gözleyebilirdim.
Bir hayvan besleyebilirdim; belki bir kedi. 🙂
Sanat filmleri izleyebilirdim; belki biraz Mubi…
Yeni bir film çekebilirdim; Gazoz’dan daha iyi…
Kitap okuyabilirdim; Tek Yol ve benzeri…
Belki bir hikaye yazardım; dolandırılmak hakkında edebi…
Sevdiğim birisiyle sohbet edebilirdim, harbi harbi…
Bunların hepsini unut, hiçbir şey söylemedim…
Bir insanın zaman serbestisi olamaz mıydı peki?
İllaki ‘saat ücretim pahalıdır’ ödeyin demedim?
Gece şehre inerken yağmur, ellerim ceplerimde,
ıslık çalarak gezecektim belki, serseriliğim üzerimde…
Diyelim ki bu vaktimi aylaklık yaparak geçirecektim.
Yani her insan gibi boşa zaman geçirme hakkım da mı yok?
İşte siz iki senemi çaldınız… Onu dahi benden aldınız?

Alacağım kararlar kritikti ve markam yavru köpekse sahibi yoktu.
Oysa sizin gıybetinizi yerinize yapacak dangalak çoktu.
Saati 10 lira olanlar, saati 100 bin lira olan adamın zamanını çaldınız.
40 kişi elimden ekmek yiyor; iyi olmam için dua ediyordu.
Değerli ekibimi hepsinden mahrum bıraktınız.
Kopuk bir tarih yaratıp romantizm devşirmeye çalışmıyorum.
Demagoji yapıp, olayları dramatize eden hep sizdiniz.
Bana inan demiyorum, sadece olan biteni anlatıyorum.

Paraya, güce ulaşabilirsiniz; ama üstün zeka, iyi görünüş, çekicilik…
Bunlar kimsenin kazanamayacağı özellikler. Çıldırıyorsunuz…
Asla muvaffak olamayacaksınız.
Beni maddi olarak sömürmek istediniz, ama anlamadığınız şu:
Parama odaklanırken, gözünüzü karartıp zekamı unuttunuz…
O varlıkları bu zeka ile kazandığımı… ve aynı zekanın size neler yapabileceğini…
Objectophiliaya tutulmuş insanlar gibi mallarıma çökecektiniz.
Ben kendi yeteneğimle bu noktaya geldim.
Mal varlığım bana piyangodan çıkmadı ki…
Ben, köprü altında yatan, miras kazanan evsiz değilim!
Ben, babasının servetini berhava eden hayırsız evlat hiç değilim!…

Doktrin: “Bana yukarıdan bakarsanız aptalın tekini görürsünüz; bana aşağıdan bakarsanız tanrıyı görürsünüz; bana tam karşıdan bakarsanız kendinizi görürsünüz.” – Charles Manson

 


 


III. BÖLÜM – COUP DE GRÂCE!

Karşınızda ömür boyu tek bir yanlış adım atmamış biri var.
Taş üstüne taş koyarak milyonluk imparatorluk kurmuş biri.
Beni yenmek mi istiyorsunuz?.. Yazık size!..
Şirketi tırnaklarımla kazıyarak, kendi emeklerimle yoktan var ettim.
Öyle çok acı çektim ki… çok az insan mutluluğu, benim kadar pahalıya satın almıştır.

Davaları başlatan sizdiniz, bize savunma yapmak düşüyordu.
Anladık ki bir müddet bu sularda yüzeceğiz…
Seçtiğiniz ringde, sizin eldivenlerinizle dövüştük.
Oyunu, dağıttığınız kartlarla oynadık.
Kumar masasında ilk yarım saatte,
yolunacak enayinin kim olduğunu anlayamazsanız,
o enayi sizsiniz demektir.
Poker oynamayı “sevmiyorum” dedim; “bilmiyorum,” demedim.
Ringde dövüşmeyi “istemiyorum” dedim; “korkuyorum” demedim.
Napoléon’dan size naçizane tavsiye:
“Tek bir düşmanla sık dövüşme, yoksa ona bütün savaş sanatını öğretirsin!”

Kardeşin boşanırken fikir istedi, dükkanına icra geldiğinde yardım.
Bunalıma girince benden telkin istedi, dolandırılınca teskin.
Şimdi eski hocasını sınava sokuyor demek!..
Bayat düğün leblebisi sizden akıllıdır dersek…
Onun taptığı benim ayaklarımın altında demek!

Avukatım telefonda bana,
“Sizin hatanız herkesi kendiniz gibi zeki sanmak.” demişti.
Sizin hatanız da herkesi kendiniz gibi aptal sanmak!
İki yıl size hiç sitem etmedim; o zaman müsaadenizle artık biraz konuşayım…
Kırıcı olmak istemiyorum ama, benimle hukuk savaşı başlatmak sizin neyinize be!
“Köpeği suya at boğulsun, balığı yere at gebersin,” mi dediniz?
Ya amfibiysem? Bak hukuk gibi, zooloji’den de sınıfta kaldınız!..
Bir daha sizden zeki birine kafa tutmadan önce iki kere düşünün!
Zira kazanmak için sadece kin yeterli değildir…
Artık bana dokunursanız granit bir kayaya çarpacağınızı biliyorsunuz!
Bu zaferle nefretinizi artırdım belki, ama saygınızı da kazandım sanki…

Protokol
Hayatının tek gerçeği mağduriyet yarıştırmaktı.
Aramızdaki güven karinesi öyle örselendi ki,
son protokole parmak izi şerhi koydum.
Çünkü bilirdim ki, on lafınızdan dokuzu yalansa, biri de şüpheliydi…
Seni tanıyordum; ama kim olduğunu bilmiyordum.
Hayatta iki kişiye güvenirdim; biri bensem, diğeri sen değildin!
Videoda kağıda parmağını basarken senin yerine ben hicap duydum.
Sonuçta parmak izlerimiz, dokunduğumuz hayatlardan silinmez; öyle değil mi?..

Ezcümle Shakespeare’in “Bir Yaz Gecesi Rüyası”nda geçer:
Atina’da yaşayan dokumacı Bottom, hem aslan gibi gürleyeceğine,
hem bülbül gibi öteceğine söz verir.
İkisini de yapabilirdim… İnan ki yaranamazdım!
Kendi isteğiyle kafese giren bülbülün, en güzel şarkıları okuduğu söylenir.
İki sene önce yüklü nafakaya sizi ikna edemedim.
Şimdi; çok ama çok daha düşük nafakayı, bile isteye imzaladınız…

Sen bu hallere düşecek insan değilsin ki…
Benim protokolü imzaladığımı görmediniz bile!
Güveninize teşekkür ederim; bilirsiniz, yalan atmam.
Sözüm senettir ve ben kimseyi satmam!

*

Yazdığı kitapların toplamı 100.000 sayfayı bulan, olağanüstü yazar Alexandre Dumas,
1844 yılında 1.050 sayfalık dev eser Monte Kristo Kontu’nda kriptoloji, toksikoloji, işaret dili terminolojisi,
Mors alfabesi, Lazarus sendromu (İsa, öldükten dört gün sonra bir mucize ile Beytanyalı Lazarus’u diriltti.)
gibi pek çok konuya temas ederken grafolojiyi de es geçmiyor.
Hikayenin en önemli kırılma noktasında Danglars, arkadaşı Fernand ile
kıskandığı Edmond Dantes’i mahkum ettirmek için,
sözde onun elinden yazılmış bir mektubu yetkililere teslim ediyor.
Kendi el yazılarından yakayı ele vermemek için de mektubu sol elleriyle yazıyorlar.
Sense beni tuzağa düşürmek için, kolunun altına serum bağladın ve uyuşmuş sağ elinle
uydurma bir imza attın.
Yayınevinde pek çok asistan yetiştiren, eserleri 100 dile çevrilen, 200 filmi çekilen Dumas dahi bu serum dümenini duysa şapka çıkarır, ağzı açık kalır…

Sizin gibi sabıka defterleri dolmuş kişilere azılı bir sahteci,
“Biz bu işin kitabını okuduk,” dese; siz,
“La o kitabı zaten biz yazdık avel!” dersiniz. 🙂

Mehmet Akif Ersoy, “Allah bu millete bir daha ‘İstiklal Marşı’ yazdırmasın!..” demişti.
Ve ben de size diyorum ki,
“Tanrı size yeniden protokol yazdırmayı nasip etmesin.
Çünkü bu sefer her şeyinizi kaybedebilirsiniz.”
Şu başınıza gelenleri Victor Hugo görse,
“Sefiller” yerine “Buna da Şükür” romanını yazardı şüphesiz. 🙂

*

Çoğu insan planlarına güvenir ve geleceğin farkında olduğuna inanır.
Genelde yanılırlar; arzularına yenilip tatlı hayallere yenik düşerler.
Sadece mutlu sona odaklanırlar ve galebe çalınırlar.
Soygun planları da bankaya girerken işler, ama çıkış hiç hesaba katılmaz.
Girerken banka, asgari ücretli güvenlik görevlisine emanetken,
çıkışta keskin nişancının mermisi kafanızdan girer.
Enerji ile kuvveti asla birbirine karıştırmayın.
Enerjiniz vardı, ama kuvveti, siklet merkezine vurmayı bilmiyordunuz.
Birden gözümde Barok döneminden pitoresk bir sahne canlandı.
Bana, “aptallığın resmini çiz” deseler, aynı böyle çizerdim.
Resim dersinden sınıfta kaldınız; biraz da,
CK ile Milli Güvenlik Öğreniyorum:
Strateji disiplininde üç madde kritiktir.
Zaman, Mekan, Kuvvet…
Problem, kıt aklınızın alamayacağı kadar kompleksti.

Yahu “savaşmak istemiyorum” demek “savaşmayı bilmiyorum” demek midir?
Sun Tzu, “Savaşı kontrol edemeyeceğin alana taşıma!” demedi mi?
Neden müphem alana geçip karanlıkta kaldınız?..
Dostoyevski’nin, veremli dul Maria ile acıdığı için evlenmesine mi takıldınız?
Sizi gerçekten sevdim ben, acıdığım için değil…
Sizi sevdiğim için savaşmak istemedim; korktuğum için değil!..

Zamanında Tyre’li (Sur/Lübnan) liderler Büyük İskender’i kışkırttılar.
Komutan, küçük bir ordu gönderdi; ama bölge dört ay baskıya iyi dayandı.
İskender, bu çabaya değmeyeceğini düşünerek elçiler gönderdi ve uzlaşı istedi.
Tyre halkı reddetti ve iyice şımarıp İskender’in elçilerini öldürdü.
E hadi bakalım!… Çanak çömlek patladı!..
Artık savaşın ne kadar süreceği ve doğuracağı zararların bir önemi yoktu!
İskender, topyekûn orduyu ölümüne sürdü ve üç günde ülkeyi çökertti.
Esirlerin kafalarını kesip kazıklara geçirdi ve kadınlarını da köle olarak sattı.
Köpek balıklarını rahatsız etmeyin! Yanlış kişinin ayağına basmayın.

Hiç determinist değildim ve umudumu, umutsuzluğumdan aldım.
Az güçle yola çıktım, sadece aklıma güvendim ve genelde başarılı oldum.
Çünkü salt nefrete konsantre zevat, zayıf yanlarını kavramakta başarısızdı.

Yıllarca birçok düşman tarafından yok edilmek istendim. Peki CK kimdir?
Bu soruya cevap bu kadar muğlak olmasaydı, şüphesiz çoktan öldürülmüş olurdum.
Bütün düşmanlarının koalisyonunu yenecek güçte olan birinin,
bu düşmanlardan herhangi birini ezebileceği açıktı.
Çünkü, pastörize meyve suyu kadar zeka taşıyorlardı ve fiili olarak beyinleri yoktu.
Beyin nakli ile bendekini versem gene çalışmazdı, çünkü kalp taşımıyordunuz!

Savaşın mutlak bir galibi yoktur, belki az kaybedeni vardır!
Pirus bunlara güzel örnektir.
Eğer öyle olmasaydı; devletler, korkak görünme pahasına savaştan kaçınmazdı.
Caesar, “Barış istiyorsanız savaşa hazır olun!” der.
Sizin gibilerle barış imzalamak için önce savaşmak gerektiğini anlamıştım.
Bu bana; ev, araba, para, eşyalar ve “kandırılmak” gibi acı bedellere mal olmuştu.
Ve dolandırılmamın bende yarattığı manevi şok, o malların maddi değeri ile ölçülebilecek bir şey değildi…

*

Kaderimi Ben Yazsaydım
Ben malları bağışlayınca monotonluk bozuldu; bir anda şenlendi ortalık!
Kardeşin:
“Size defalarca söyledim. Bu kadar yapmayın, yeter diye…
Adam zaten bizim için elinden geleni yaptı.”
Sen:
“Babaları ne derse o olsun!.. Çocukları, özel okula veya devlet okuluna gönderebilir.
Onun her kararını destekleyeceğim.
Boş kağıda dilediğini yazsın, bakmadan protokole imzamı atarım.”

Ben sizden uzaklaşınca duygularınız değişiyordu…
Mevtanın terki dünyayla rekabetsiz bölgeye göçüp saygınlaşması gibi…
Sonunda benim merhametime sığındınız…

Yıllar sonra rüyada mıyım?.. Bunlar sizin sözleriniz mi?..
Henrik Ibsen’i dinlemedin mi:
“Dövdüler, yıkılmadık; sövdüler, yıkılmadık; işkence ettiler, yıkılmadık.
Alkışladılar, övdüler, yıkıldık!..”

Kazansaydınız, paralarımla bir insanın hayatına sığmayacak hayaller kurmuştunuz.
Kaybedince, ben “kahraman”, siz “hain” mi oldunuz?
Eğri cetvelinizden doğru çizgi çıkmadı, davalar patladı ve aklandım.
Duyduklarım mühim bir şey öğretmemiş, zaten bildiğim şeyleri yalanlamamıştı.
İftira… sonunda diz çökmüştü…
Yarattığınız suni kumpas sadece sizi korkutabilmişti.
Korkunçlu menkıbeleri okuyanlar belki, ama benim gibi yazanlar korkmazlar. 🙂

Bana, “Teşekkür ediyorum” mesajı atman;
Avukatıma ve Director’üme çiçekli özür paragrafları…
Söylediklerin; söylemek istediklerin değildi, duymak istediklerimdi!
Ne hissettiğimi soruyorsan, zülf-i yare dokunmamıştı…
Sizden nefret etmiyorum, ama sevmiyorum da…

Bir deniz yıldızını suya atınca, tüm deniz kurtuldu mu sanıyorsun!
Bu eylemi geniş zamana yay; bir anlık amel samimi değildir!
Barıştın diye benden teveccüh mü bekliyorsun?
Sırtıma 20 cm. bıçak sokup 10 cm. çekmek iyilik demek değildir!

Davaların 8 yıl süreceğini hesaplamıştık. Hazırlıklıydık…
2 yılda biteceğini söyleselerdi, dayanmak daha kolay olabilir miydi?..
Kim bilebilir?.. Tam ısınmıştık ki, beyaz bayrak haberi geldi!
Bitiş çizgisi görünmüşken, bitkin halde diğer atletlerin zaferini seyrediyordun.
Büyük Jürilerin dediği gibi: “Her zaman zirvede, daima zaferle bırakın!”

Beyninizi işleyebilir bir anlaşma zemini için düşünmeye zorladınız.
Şahin mi olmayı tercih edecektiniz, yoksa güvercin mi?
24 Haziran’da avukatınız göz kırptı.
Ece Hanım fikrimi sorduğunda söyledim:
“Onlar hakkında kötü niyetlerimiz yok.
Ancak onların, bizim hakkımızda kötü niyetleri olduğunu düşünüyoruz.
Bunun için paranoid olmalıyız.
Kesinlikle barış yapmaya hazırız.
Ama aynı zamanda savaşa da tam olarak hazırız.” dedim.
Ananız sizi kadir gecesi doğurmuş; yatıp kalkıp şükredin.
Şu okunan ezan hürmetine avukatınıza dua edin.
Zira iki tarafı da aynı eksende buluşturmayı bir tek o başardı.

*

“Yoga yapıyorum, tüm negatifi evrene gönderiyorum ve çok mutluyum.
Size de tavsiye ederim… Hem ben artık et yemiyorum!
Et yersek hayvan vefat eder ve uf olur; tüm acısı bize geçer.
Et yemezsek iyi ve mutlu bir insan oluruz.”
Bunlar ne güzel sözler böyle…
Acep, şecaat arz ederken merdi kıpti sirkatin mi söylerdi?
Adolf Hitler’in “Kavgam” kitabını okumadın mı?
Çokbilmiş olmak istemem ama… Adam vejetaryen değil miydi?
Hitler’in, Yahudi düşmanı vekili Rudolf Hess de et yemiyordu sanki!
Holokost Katliamı’nda altı milyonun etini yiyen de bunlar değil miydi?

*

Kendi içinizde medcezirler yaşıyordunuz; Bim’den çıkıp şoka girdiniz. 🙂
Ferdi Tayfur‘un yeni imajına bile daha az şaşırırdınız!
Belki de Coup de grâce* dememi bekliyordunuz!
* Ağır yaralının acısını sonlandırmak için vurulan ölümcül darbe; merhamet.
Bana kafa tutan planlarınız vardı;
ama benim de kendi planlarım olduğunu unutmuştunuz!
Şüphesiz kaderimi ben yazsaydım daha güzel bir son çizemezdim.
Radyoda çalarken Kaderimi Ben Yazsaydım bir ikindi,
Sezen Aksu söylüyor: Perişanım Şimdi
Doktrin: “Bizimle savaşmak istediğinizde buna izin vermeyiz. Ama biz savaşmak istediğimizde kaçmanıza izin vermeyiz. Düşman ilerler, biz gerileriz; düşman kamp kurar, biz taciz ederiz. Düşman yorulur, geri çekilir, biz izleriz. Düşmanını tanır, kendini de tanırsan, yüz tane savaşı hezimete uğramadan atlatabilirsin.” – Mao Zedong

 


 


IV. BÖLÜM – ÉTAT DE GRÂCE!

État de Grâce: Üstesinden gelmek. Bir mucizeyi başarmak.
Bu, herkesin kurtulabileceği bir cendere değildi…
Ama ben de herkes değildim!
Bu bir maç değildi ama, kabul edin artık…
Bu savaşta siz kaybettiniz… Ben kazandım!..

Hatalarımız
Boşanma davasını başta hafife aldık ve işi ağırdan aldık.
Vaziyet kendi içinde mütebariz oksimoron yaratmıştı.
Gözlerimizi hedefe odaklamıştık ve engelleri göremiyorduk.
Tuzağa çekilmiş kuşlar gibi baskın yemiştik!
Tüm bunlar bize çok pahalıya patladı.
Arka planda kötü adamı sezememek, basiretsizlikti!..

Avukatının vekalet koyduğu Ekim ayında savaşa başlamalıydık.
Erto’yu telefonda öyle doldurdu ki, bana anlattıkça çileden çıktım.
Belli ki çocuğun kafasını aşureye çevirmişti; iki gün içinde amnezi yaşadı.
Bir hafta sonra direkt 9 Eylül Nöroloji Kliniği’ne yatışını verdiler. 🙂

Aralık’ta harekete geçtik; bu bize fazladan 80 gün kaybettirdi!
Hasmı şöyle tanımlarsak sanırım yanlış olmaz:
Biz savaşa başladığımızda karşımızda; rakibini çok iyi tanıyan,
dünyanın en güçlü insanı dahi olsam, sevdiğime karşı yenileceğimi bilen,
savaş sahasını kendisi seçen ve
olması gerekenden 5 kat daha güçlü bir düşman vardı.
4 dava ve 1 koruma kararı sizden gelmişti…
Ve ilk 30 günde, maalesef çok da bir karşılık verilemedi!..

Avukatını sırf Google haberlerinden tanımaya çalışmak aymazlıktı.
Bir kahin gibi geleceği tahmin edebileceğimizi sandık.
Güçlü ve başarılı olmamız, olaylar üzerindeki kontrol derecemize bağlıydı.
Rakip, düşünce ve planlarını kurnazca saklamasını iyi bildi…
Planlarını söylediği zamanlar ona güvendik; fakat bunlar hedef saptıran, çarpıtılmış suni istihbaratlardı.
Kötüleri bizi pusuya düşürdü.
En iyileri dahi herkesin bildiğinden fazlası değildi…
Eylemlerinizi tahmin edemedik ve karanlıkta kaldık.

Boşanma gerçekleşmeden malları üstünüze yapmak ahmaklıktı.
Erto beni korumak için defaatle uyardı. Tamamı benim hatamdı!

Biz hep tapu davasına kanalize olduk.
Sizin hayatınızın tek gerçeği boşanma davasıydı.
Bunun ayırdına varamadık.
Çünkü güçlü öz güven, zayıf taraflarını kavramakta başarısızdı.

Davalarda genelde umursamaz taraf sizdiniz.
Ben ise davalara tanrısal bir kutsiyet atfettim.
Böylece yorulan cenah hep ben oldum.
Belki de mükemmeliyetçi olmamdan kaynaklanıyor…
Beni mutsuz yapan bu nitelik, diğer yandan harika başarılar tattırıyor!

*

Kırılma Noktaları
Ekimde avukatımı değiştirmem: Savaşa hazırlık!
Dört işçilik davası ile sizi boğmak…
Mobbing ilamını sabırla almak…
Koruma kararını metanetle karşılamak…
Boşanmanın son celsesini uzatmamak…
Avukatınızla iletişimi hiç koparmamak…

Asla Yapmadıklarım!
Çocukları incitmek…
Seni ve aileni rahatsız etmek…
İftira atmak…
Yedek anahtarla aracınızı kaçırmak…
Kira davası marifetiyle sizi yuvanızdan etmek…

Her türIü kötüIüğü yapmaya muktedirken, hiç kötülük yapmadım.
Belki güç buydu…
Şimdi bu komponentleri aleyhime kullanabilirsiniz.
Fark etmez… Rakibe göre değişerek sair planlarla yeni sahalar açarım.
Peki nasıl sırlarımı korkmadan açıklıyorum?
Çünkü şu an bildiğiniz her şeyi size ben öğrettim, ama bildiğim her şeyi öğretmedim!..

*

Reverans
Avukatım
Anın ötesini görebilen insanlar az bulunur.
Fakat onlar bile bunu nadiren başarırlar.
İşte o onlardandı… Söylediği her şey mükemmelen çıktı.
Ece Hanım davaları, oya gibi dantel dantel işledi.
Şahmerdan gibi taşı gediğine oturtmasını bildi.
Klişeleşmiş avukat profiline mugayir bir çizgide durdu.
Derdimle hemhal oldu, diğerkâm oldu…
Resmen neştersiz kalp ameliyatı yaptı.
Bana yalan söylemedi, hiç kandırmadı.
Asla bu işi para için yapmadı.
Taksitlerim geldiğinde benden isterken hep utandı.
Vaatlerde bulunmadı ve zaaflarımdan yararlanmadı.
Yardıma muhtaç çocuklara, okusunlar diye tablet dağıtacak kadar da melekti.
Uzaktan zafer madalyasıyla gördüğümde aniden onu başka türlü sevdim.
Hala ne olduğunu bilemediğim bir şey…
O kadın, sanki benim ömrümde hiç unutamayacağım bir şey oldu…

MK
Director
Erto
Tuğbiş
Annem
Ablam
Ayluş
Musto
Taro
ve aylarca benim dertlerimi dinleyen gizemli mucizelerim…
Teşekkür sönük kalır; onlara kucak dolusu renkli çiçekler yolluyorum…

Dünyanın en iyi filmi Esaretin Bedeli’nde bir sahne var.
Kırk yıl hapiste zor şartlarda kalmış Red, sivile ayak uydurmaya çalışır.
Markette paketleme işi yaparken mola için patronundan izin ister:
– Tuvalet molası, Patron!
Patron, öfkeyle yanına çağırır,
– Her tuvalete gidişinde benden izin almak zorunda değilsin. Geldiyse git!
Red içinden söylenir:
“40 yıl işemek için izin istedim. İzinsiz tek damla dahi yapamam.”

Güçlü insanların kanlarında zafer sarhoşluğunu yok eden bir panzehir vardır.
Kendilerini sakinleştirirler. Başarılarında şansın rolünü incelerler.
Beni öyle paranoyak yaptınız ki, sizden hala ayrılmamış, kurtulamamış gibiyim. 🙂
Tebelleş düşünü gibi zihnime saplanıp kaldınız!

Bir uçurumun kenarında, beş karış yere mahkum kişi bile bunu ölüme yeğler.
Ve mutluysa başka bir şey istemez… Kötü biriyim ben öyle mi?..
Ne yapmış olabilirim ki bunları hak edecek?
Bir hayvandan farksız olsam bile, size göre yaşamaya hakkım yok mu?
Kime ne zararım vardı yani?.. Neden mutlu olmamı istemediniz?
Bunu başarabilseydiniz, bütün ömrümü sizi mutlu etmeye adardım!
Ne sizi lanetledim, ne intizar ettim… Fakat…
Ömür boyu benden yoksun kalmaya mahkum edildiniz!..

9 yıllık evlilikte mucizevi sadakatinle beni sonuna kadar hak ettiğin doğrudur;
ancak son iki yılda yaptıklarınla, bundan sonra hayatında olmamı hak etmediğin de bir o kadar doğrudur.

Avukatın
İki yıl sabrettim.
Bir kere küfür etmedim, hakaret etmedim, tehdit etmedim.
Açtığım hiçbir davada tek satır iftira yazmadım.
Nafakayı bir gün bile geç yatırmadım.
Avukatın arka planda kalan gizemli adamla tanışmak istedi.
Bu süreçte düşmanlarımın bile saygısını kazandım.
Talat Bey, bu davada sohbetiniz, yarenliğiniz büyüleyiciydi…
Zevk verdiniz, onur duyduk; sizinle savaşmak bile bir şerefti…

Baban
İş yerine ziyaretine gitmeyi çok istedim.
Fakat sizle savaştayken soruşturmanın selameti açısından doğru olmazdı.
Onu müşkül durumda bırakamazdım.
Zaten konuşabilen, ama sessiz olan insanlar tanrının dilsiz kullarıdır.
Onun bende yeri apayrı…
Hülasa baban, babayani bir adamdı…

Kardeşin
Çocuklar ofise geldiğinde “Baba” yerine yanlışlıkla “Dayı” diyorlar;
sonra utanıp hemen düzeltiyorlardı.
Hiç kızmadım, benden çok o ismi anmalarını hiç kıskanmadım.
Demek birlikte daha iyi eğleniyorlar ve onu seviyorlardı…
Onun da yeğenlerini sevmesine bayılıyorum.

Annen
Analar oğullarına ölümüne taparlar…
Dünya bu gerçek yönünde dönmektedir.
Oğluna ve sana olan hastalıklı sevgi onda saplantı yarattı.
Bu çemberin dışında kalan herkesi hafızasından sildi.
Duman, arıları etkilemekle kalmaz; arıcıyı da etkiler; balı da…
Oysa çocuklarım ona ne kadar da düşkün…
Umarım ömrü uzun olur ve başlarından hiç ayrılmaz.
Onsuz büyümelerine gönlüm razı olmaz…
Ona da yüreğim parçalanmıyor desem yalan olmaz.

Sen
Çocuklar da sana hep taptılar.
Belki beni, asla senin kadar sevmeyecekler.
Bu öyle güzel bir duygu ki, tarifi yok!…
Demek onlara sevgini benden çok verdin.
Onları her gün benim için öp çok çok…

Ben sokaklarına arabaların sığmadığı daracık evlerde büyüdüm.
Hiçbir şeyimiz yoktu, ama her şeye sahiptik.
Sonuçta hayatı sahip olduklarımızla değil, hissettiklerimizle ölçmeliydik.
Nitekim kalpleri kazanmak şehirleri kazanmaktan iyiydi.
Alındım mı, gücendim mi… belki sordunuz!..
Ahtapotların üç kalbi vardır… Siz üçünü de kırdınız!..
Ama dokuz tane beyni vardır… Bu detayı atladınız!..
Şimdi hayatımın senle olan kısımlarında büyük bir boşluk var.

Giderken, yıllardır kesmediğin faturaları bana ödetmeye kararlı gibiydin!
Fakat benimleyken ev istemedin, araba istemedin…
Ne bileziğin oldu, ne pırlanta yüzüğün…
Başımı öne eğmedin ve beni hiç aldatmadın.
Hakkını teslim etmeliyim…

Ayrılmasaydık, ölümüne dek bana sadık kalıp dini bir sadakat gösterirdin…
Bana sözle ifade edilemeyen iki güzel varlık verdin…
Aslında iyi kadındın, fakat beni anlayacak seviyede değildin.
Tüm bunlar için sana teşekkür ederim…

Sana bir daha güvenebilir miyim?
Saflık ve bilgisizlikten kaynaklanan bir soruya benziyor.
Plastik bir kalp maketinin atmasını beklemeye benziyor.
Fakat ruh olmadan yürek tende atmaz!
Güvense ruh gibidir, terk ettiği bedene asla geri dönmez.

Elveda, artık gitme zamanı…
Yazımı burada noktalıyorum.
Bu süreçte dostlarına barışmaktan söz etmişsin.
Aslında tüm yaptıklarına rağmen seni affedebilirdim;
zor olan, seni affettiğim için kendimi affedebilmemdi!..

Peki bir umut var mı? Yahya Kemal ne der:
“Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler!
Bilmezler ki giden sevgililer dönmeyecekler!”
Doktrin: “Ayakların hep yerde gözlerinse daima yıldızlarda olsun!” – Theodore Roosevelt