Kendisi için ölümcül olan bir müttefikle ittifak yapmış oluyor.

O, dünyadaki şeyleri kavrar, fakat dünyayı değil; kendi eylem ve ıstıraplarını kavrar, fakat kendisini değil.

Şu soru bir şimşek gibi zihninden geçer.

Önceden yazılmış bir hayatı yaşıyor gibiydi.

Sahip olamadıklarını bir bir kaybediyordu.

“Kitle iletişim araçlarına duyduğum nefrete rağmen, her on yılda bir, ölüler dünyasından uyanabilmeyi, bir gazete bayiine kadar yürütüp birkaç gazete almak isterdim. Başka bir şey dilemezdim. Kolumun altında gazetelerim, soluk benzimle duvarların dibinden usulca geçip mezarlığa dönerdim. Dünyadaki felaket haberlerini okuyup mutlu bir şekilde, güven veren sığınağımda yeniden uykuya dalardım.” – Bunuel

Şirket kumaşının dokumasında bir iplik çekildiğinde tüm kumaş sökülür.

Tepedeki yöneticilerin önüne gelen sorunlar yeterince karmaşıktır. Basit sorunlar zaten hükümetin alt düzeyindeki yetkililer tarafından çözümlenir.

Satrançta ilk öğrenilen ders, ne kadar çok kareye halim olursan o kadar seçeneğin olur ve rakibin de bir o kadar kısıtlanır.

Görüşme, karşılıklı ödün alışverişi anlamına gelir. Görüşme dışında kalanlar, kendileri olsa asla ödün vermeyecekleri fantezisini düşünür dururlar. Ama gerçekte öyle değildir. karşı tarafta buna mukabil(karşılık) haklarını savunan birisi vardır.

İnsan kendini münzevi bir manastırda, Ortaçağ’dan kalma bir el yazmasını okuyor gibi hissediyordu.

Yumuşak ve yaldızlı görüntüsünün ardında, olağanüstü karmaşık bir karakter gizliydi. Aynı zamanda hem cana yakın, hem mesafeli, hem neşeli, hem de yalnızdı.

Onlar hakkında kötü niyetlerimiz yok. Ancak onların bizim hakkımızda kötü niyetleri olduğunu düşünüyoruz. Bunun için toplanmalıyız.

Büyük şirketler, tonlarca yük taşıyan süper tankerler gibidir. Dönüş yarıçapları yüzlerde metredir ve manevra kabiliyetleri kısıtlıdır.

Diplomasi dünyasında dolu bir tabanca, hukuki bilgiden daha güçlüdür. – Hitler

Sonradan yapılan değerlendirmelerde, başarısızlığın faturası o günkü şartlara değil, bireylere kesilir.

Hey yolcu, yollar yapılmaz; yürüyerek oluşturulur. İspanyol atasözü

Enerji ile kuvveti hiçbir zaman birbirine karıştırmayın.

Çıkık elmacık kemikleri ve çekik gözleriyle granit gibi sert hatlara sahipti.

Bir sözleşme ağır ve katı hükümler içermemeli. Bir avukat ordusunu harekete geçirecek teknik detaylar, labirentler ve sık ormanlar bulunmamalı.

Pahalı siyah incilere benziyordu.

Başkanın danışmanları, bir konuda başkanları ile aynı fikirde olmadıkları zaman, anlaşma henüz teorideyken fikirlerini açıkça ortaya koymak veya fiili karar anına kadar beklemek arasında bir seçim yapmak zorundadırlar.

Beyinlerini işleyebilir bir seçim sistemi oluşturmak için düşünmeye zorladılar.

Şahin mi olmayı tercih edecekler, yoksa güvercin mi?

Ondan istenen, ilmiğe başını sokmaktı.

26 Temmuz’da Hitler göz kırptı.

Saat sarkacı gibi gidip geliyordu.

Politikada ve hayatta, zararı hafifletenler için çok az ödül vardır; çünkü daha kötü sonuçlar olabileceğini kanıtlamak pek mümkün değildir.

Taçtaki en değerli mücevher olan…

Coup de grace (Kuü dü greyz): Acıya son vermek için indirilen öldürücü darbe.

Roma Tanrısı Janus’un iki yüzü kentin güvenliğini sağlar: Biri girenlere, diğeri çıkanlara bakar.

Raison d’etat (Rizın ditah): Devlet çıkarı uğruna dönen entrikalar ve yapılan yasa dışı işler bütünü.

Kamçıyı onun sırtına vuracak duruma geldik.

Yetenek ve bencillik, aynı madalyonun iki yüzüdür.

Adeta iskambil kağıtlarından yapılan evi üfleyerek yıktı.

Hitler, aklın ve mantığın bittiği yerde, şiddet başlar gibi bir söz söylemişti.

Savaşın kime yaradığını anlamak için para trafiğine bakmak gerekir.

Zorba psikolojisi: Karşısındakinin gücünü ölçmek için onu taciz etmek.

*

Amerika bir ışıldak gibidir; Birleşik Devletler, dünyanın en iyi yönetim sistemine sahiptir.

Kuvvetler ayrılığının amacı uyumlu bir yönetim değil, diktatörlüğü önlemektir.

Amerikalılar, yağmacı güçlerden iki geniş okyanusla korunmuş ve zayıf ülkelerle komşu olan hemen hemen boş bir kıtaya yerleşmişlerdir.

Eski Sovyetler Birliği, askeri bir süper güç iken, ekonomik bakımdan bir cüceydi.
Japonya ekonomik bakımdan dev iken, askeri olarak güdüktü.

Bir düzen kurulurken birçok tercih yolu açıktır. Fakat yapılan her tercih, geri kalan seçenekler evrenini daraltır.

Tarihte bir el kitabı yoktur. Her kuşak, birbirine benzer durumları analiz ederek kendisi karar vermelidir.

Entelektüeller uluslararası sistemleri analiz ederler.
Devlet adamları bu sistemleri kuran kişilerdir.
Analist, inceleyeceği sorunu kendisi seçer.
Devlet adamı sorunları önünde buluverir.
Analist sonuca varmak için istediği kadar zaman kullanır.
Devlet adamı için sorun, zaman darlığıdır.
Analist risk almaz. Vardığı sonuçlar yanlış çıkarsa başka bir inceleme yazabilir.
Devlet adamı tek bir tahmin hakkına sahiptir ve yaptığı yanlışlardan geri dönüş yoktur.
Analistin elinde tüm bilgiler vardır ve bunlar onun entelektüel gücüne göre değerlendirilir.
Devlet adamı ise, doğruluğu henüz kanıtlanmamış tahminlere göre karar verir;
barışı koruma başarısına göre de tarih tarafından yargılanır.

“Güçle desteklenmemiş masum, ağzı süt kokan haklılık, haklılıktan yoksun güçten daha zararlıdır.” – Theodore Roosevelt

“Kan ve demir politikasını süt ve su politikasına tercih ederim. Bu seçenek uzun vadede hem ulusum hem dünya için daha iyidir.” – Theodore Roosevelt

Papa VII. Urban, Kardinal’in ölümünden sonra:
“Eğer tanrı varsa, Kardinal Richelieu’nün hesabını vereceği çok şey olacaktır. Eğer yoksa… başarılı bir yaşam sürmüş demektir.”

Ferdinand için devlet, dine hizmet için vardır. Yoksa, din devlete hizmet etmez.

Devlet adamı Richelieu diyor ki:
“İnsan ölümsüzdür; kurtuluşu bu dünyadan sonradır.
Devlet ise ölümsüz değildir; kurtuluşu ya şimdi sağlanır ya da asla sağlanamaz.”
Başka bir deyişle, devletler doğru olanı yaptıklarından dolayı başka bir dünyada ödüllendirilmezler; gerekeni yapabilecek güce sahip oldukça ödüllendirilirler.

Savaş açma nedenleri haklıysa, savaş da haklıdır.

Metternich, Aleksandr’ı şöyle tanımlamıştı:
“Erkekçe meziyetler ile kadınca zaafların garip bir karışımı.
Gerçek ihtiraslar için çok zayıf, fakat boş şeyler için de çok güçlü.”

Avusturyalı bir diplomat Castlereagh için şöyle diyordu:
“Kilisede olan ve bu yüzden çok arzu etse de alkışlamaya cesaret edemeyen büyük bir müzik hayranına benziyor.”

Wilson’a göre güvenlik ortaktır ve herhangi bir devlet kurban edilirse hepsi kurban durumuna düşebilir.

“Yenilik olduğu için gelişmeyi kabul eden kimseler, bir gün gelir gelişme olmayan yeniliği kabul etmek zorunda kalırlar.” – Canning

Avrupa’da bazı krallar III. Napoléon’u benimsemedi.
Napoléon’un Avrupa diplomasisine saldırılarının psikolojik kökeni de bu aşağılamaydı.

Napoléon danışmanı Baron Haussmann’a geniş bulvarlı modern bir şehir yapması için gerekli yetki ve mali olanağı sağladı.
Geniş bulvarların yapılmasında amaç, ihtilalcilerin cesaretini kırmak için kolluk kuvvetlerine açık ateş açısı sağlamak içinse de, bu amaç yapılan işlerin ihtişamını ve kalıcılığını azaltmamaktadır.

Amcasının ihtirasına sahipti, ancak onun sağlam sinirlerine, dehasına ve vahşi gücüne sahip değildi.

Hiçbir devlet, aleyhine ise sınırlarının yeniden çizilmesine razı olmaz.

Bir ülke ki risk alma iradesinden yoksun büyük değişiklikler peşinde koşar, o ülke kendini başarısızlığa mahkum eder.

Palmerston, Napoléon’un devlet adamlığını şöyle özetledi:
“Kafasında fikirler kafesteki tavşan gibi hızla ürerdi.
Sorun, bu fikirlerin temel bir kavramla birbirlerine bağlı olmamasıydı.”

Saçmalıklar yapmak, bir devlet adamı için maliyeti yüksek bir tutkudur ve sonsuza dek sürdürülemez.
O anın havasına ve heyecanına göre yapılan ve herhangi bir stratejisi olmayan hareketlerin bedeli mutlaka ödenir.

Bir ülkenin pazarlık gücü, sahip olduğu seçeneklere dayanır.

Palmerston, yarı şaka yarı ciddi bir şekilde, sorunun yalnızca üç kişi tarafından anlaşıldığını söyledi…
Bunlardan birisi ölmüştü, ikincisi akıl hastanesindeydi ve üçüncüsü de kendisiydi, ama konunun ne olduğunu unutmuştu bile!

“Sizinle aynı düşüncede değilim ve siz beni, yargılama hakkı sizde olmayan bir şeyden dolayı yargılıyorsunuz.” – Bismarck

Ancak bir devlet adamının sorumluluğu sorunlar üzerinde düşünmek değil, onları çözmektir.
Alternatifler arasında seçim yapamayan liderler için dikkatli davranmak mazereti, ancak hareketsizlik için bir bahane oluşturur.

Durumu ümitsizleştikçe parlak manevralar yapan Napoléon, her kaybedişte ortaya sürdüğü parayı iki katına çıkaran kumarbazlar gibi zararını gidermeye çalışıyordu.

Evren, parçalarından birisinin bozulmasının diğerlerinin çalışmasını da bozacağı dişlileri olan büyük bir saat gibiydi.

Devrimci nedir? Bu soruya cevap bu kadar müphem olmasaydı, çok az devrimci başarılı olurdu.
Zira devrimciler, her zaman çok az güçle yola çıkarlar ve genellikle başarılı olurlar.
Çünkü kurulu düzen, zayıf taraflarını kavramakta başarısızdır.

Başarı, o kadar ele geçmez bir şeydir ki, onun peşinde koşan devlet adamları, başarının beraberindeki kendi cezalarını da getireceğini unuttular.

Napoléon, dış politikasını ve başarısını, televizyonun akşam haberlerinin gösterdiği tepkiye göre hesaplayan, modern politik liderlerin stilinde yönetti. Onlar gibi kısa süreli hedefler ve hemen sonuç alma üzerinde odaklaşarak kendisini taktiklerin tutsağı haline getirdi; yaratmak istediği baskıyı yapay olarak büyüterek halkı etkilemek yolunu seçti. Bu süreçte, dış politika ile bir hokkabazın hareketlerini birbirine karıştırdı. Çünkü sonuçta, bir liderin fark yaratıp yaratmadığını belirleyen şey, şöhret değil, gerçekliktir.

Bismarck’ın dostu Roon, onun hakkında:
“Kimse bedelini ödemeden ölümsüzlük ağacından meyve yiyemez.” diye yazdı.

1762’de St. Petersburg’daki Fransız maslahatgüzarı raporunda şöyle diyordu:
“Rusya’nın ihtirası gemlenmezse, bunun etkileri komşu devletler için ölümcül olabilir. Rusya’nın gücünün toprak genişliğiyle ölçülmemesi gerektiğini ve Doğu topraklarındaki egemenliğinin, gerçek kuvvet kaynağı olmayıp, heybetli bir hayalet olduğunu biliyorum. Fakat aynı zamanda doğal ikliminin sertliği nedeniyle mevsimlerin aşırılıklarına herkesten iyi karşı koyabilen, köle gibi itaate alışkın, yaşamak için çok az şeye ihtiyaç duyan ve bu sayede çok az maliyetle savaş sürdürebilen kanaatkar bir ulus, korkarım ki fetihlerde daha başarılı olabilir.”

Rusya olmasaydı, Napoléon ve Hitler evrensel imparatorluklarını kesin olarak kuracaklardı.

Rus halkla ilişkiler uzmanı Mikhail Karkov, Avrupa ve Rus değerleri arasındaki farkı şöyle tanımlar:
“… Orada tüm ilişkiler sözleşmelere, buradaysa samimiyete ve inanca dayanır.

Bir ulusun moralini yükseltmek için mevcut olmayan bir tehdidi ortadan kaldırmaktan daha kolay bir yol yoktur.
(Bizim hükümetin sürekli karton canavarlar, hayali düşmanlar yaratması gibi – dış minnaklar)

Fakat o zaman bu tavrı almakla, şimdi aynı şeyi yapmak arasında çok büyük bir fark vardır.

Benjamin Disraeli 1868’de başbakan atanacağını öğrenince coşkuyla şöyle haykırmıştı:
“Hurra! Hurra! sonunda yağlı direğe tırmandım!”

İngiltere’nin St. Petersburg’daki Büyükelçisi Lord Agustus Loftus,
“Çok büyük bir ordu hazır halde bekletilirse, ona iş bulmak da kesinlikle gereklidir.
Bazen bir işgal diğerini izler ve zorluk, nerede durulacağını bilmektir.”

“İs vererek sönen bir lamba olmak istemiyorum. Bir yıldız gibi batmak istiyorum.” – Gorçakov

“Görmemizi önlemek için önümüze bir şey koyduktan sonra, dikkatsizce uçuruma doğru koştuk.” – Pascal

Bismarck, Avusturya – Prusya anlaşmazlığına atıfta bulunarak:
“İlk ateş edene ben de ateş ederim!” dedi.
Ve böylece barış korunmuş oldu.
Ama sormak lazım, kimin lehine, kimin aleyhine?
Buna da tarih karar verecek!

Bütün komşularının oluşturduğu koalisyonu yenecek kadar güçlü olan bir Almanya’nın, bu komşularından herhangi birini ezebilecek durumda olacağı açıktı.

İlerleme halindeki Rusya’da sınır kavramı yoktu. Kendisine engel olunduğu zaman bunu hiç unutmuyor ve intikamını almak için uygun zamanı kolluyordu.
(24 Kasım 2015’te Suriye’de düşürdüğümüz Rus uçağından üç sene sonra S400 ile başımıza bela açtı:
Amerika bizi F35 programından attı. Parasını ödediğimiz halde uçaklarımızı vermediler.
Patriot füzelerinin Türkiye’ye satış teklifi resmi olarak geri çekildi.

NATO’nun hasmı haline geldik.
AB ile ipleri kopardık.)

Belli bir noktan sonra yayılmacılık Rusya’nın gücünü artırmadı, aksine onun düşüşüne sebep oldu.

Kaiser şöyle övündü:
“İngilizlere, silahlarımıza dokunurlarsa granit bir kayaya çarpmış gibi olacaklarını gösterdim.
Belki bunu yapmakla nefretlerini artırdım, ama saygılarını da kazanmış oldum.”

Strateji ile kaba kuvvet arasında strateji üstündür; çünkü düşman, önüne gelen soruna hemen bir çözüm bulmak zorundayken, sen, eylemlerini planlayabilirsin.

Büyük bir ülkeyi, onu zayıflatmadan aşağılamak tehlikeli bir oyundur.

Bir oyun var:
İki kişi son hızla araçlarını birbirlerinin üstlerine sürer.
Adamlar hem kendi sinirlerinin sağlamlığına güvenir, diğer tarafın da son anda direksiyonu kıracağını ümit eder. Fakat bu oyunda tek bir hata ölümcül sonuçlar doğurabilir.

Devlet başkanları saraydan uzak kalmamalıdır.
Normalde dışişlerinin uğraşacağı konular, ikinci sınıf memurların ilgi alanına girmelidir.
Yalnız devlet başkanlarının karar vereceği konulardan uzak kalmaları ülkeyi büyük bir kayba uğratır.

“Bizim dayanağımız kamuoyudur. Eğer bu konuda hatalıysak, bütün sistem hatalı demektir.” – Lord Cecil

Silahlanma, gerginliklerin nedenidir, sonucu değil.

Yenilginin şoku sırasında elde edilemeyen şeylerin sonradan elde edilmesi zordur.
“Şunu asIa unutma; güIerken kaybettikIerini, ağIayarak geri kazanamazsın.” – Joker

Demagojinin başarısı, duyguyu ve hayal kırıklığını aynı anda hissettirmesiyle ölçülür.

Liderlerin sık karşılaştığı açmaz, hareket alanlarının en çok olduğu zaman, bilgilerinin en az seviyede olmasıdır.

Dış politika, rakibin fiili gücü dikkate alınmadan, sırf karşı tarafın niyetini kahve falıyla tahmin etmeye dayanırsa, bataklık üstüne inşa edilmiş demektir.

Kendisinin değil, diğer ülkenin kusurlarını görüşmeyi talep etti.
Toplantıya böyle başlamak, sorumluluktan bahanelerle kaçan diplomatların meşhur yöntemidir.

Hitler’in generalleri, yakın tarihte uygulanacak olan bu plandan rahatsız oldular.
Fakat Hitler’den çekindikleri için kabul ettiler.
Bazı askeri liderler darbe yapmayı akıllarından geçirdiler.
Fakat Hitler, daima çok süratli hareket etmiştir.

Kariyerinin hiçbir döneminde Stalin, tehlike karşısında gerçekten korkmuş olması gereken zamanlarda bile korkuya kapılarak tepki göstermemiştir. Zayıflık belirtisi göstermenin, düşmanın şartlarını ağırlaştıracağına inanan Stalin, stratejik çıkmazları daima inatla saklamaya çalışmıştır.

Dünyada Hitler ile Molotov kadar birbiriyle konuşması olanaksız olan iki insan daha yoktur.
Hitler uzun monologlarla kurbanı baskı altına alır, karşı tarafın cevap vermesine izin vermez, velev ki verdi,
bu cevapları pek dinlemezdi.

Hitler’in direnmeye karşı tipik reaksiyonu, konuyu kişisel bir çatışmaya dönüştürmesiydi.
Hitler, hiçbir zaman şartların olgunlaşmasını bekleyemezdi; çünkü bekleme sonucunda oluşacak şartların kendi iradesine üstün geleceği endişesini duyardı.

Stalin, Hitler’in mantıklılığı üzerine kumar oynadı ve kaybetti; Hitler Stalin’in hemen çökeceği varsayımı üzerine kumar oynadı ve o da kaybetti. Ancak Stalin’in hatası düzeltilebilir nitelikteyken, Hitler’in hatası öyle değildi.

Roosevelt, ülkeyi analizlerden esinlenerek değil, içgüdülerine güvenerek yönetti.

Becerikli bir politik lider, daima mümkün olduğu kadar çok seçeneği açık tutar; olayların zoruyla girilen yolu, kendisi seçmiş gibi gösterir.

Bu şartlar altında basiret, cesaret anlamına gelirdi.

Her büyük liderin kaçınılmaz bir aldatıcılık tarafı vardır.

Roosevelt, halkın, ancak güvenliklerine karşı bir tehdit oluştuğunda askeri harekatı destekleyeceğini anlamıştı.

Çocuklarınızı kendiniz yetiştirin ve disipline edin.
Gelecekte size destek olmaları isteniyorsa, şimdiden okul masraflarını karşılamanız gerekir.

Palmerston Stalin için şöyle diyor:
“Onun dostları yoktu, yalnızca çıkarları vardı.”

Hiçbir şey, tarihle ilgili olarak,
“Ah keşke şu da yapılsaydı” pişmanlığından daha değersiz değildir.

“Savaşta Almanlar kazanırken Rusya’ya, Ruslar kazanırken de Almanya’ya yardım etmeliyiz.
(Tavşana “kaç”, tazıya “tut” taktiği.)
Böylece mümkün olduğu kadar çok adam öldürmelerine izin vermeliyiz.” – Truman

Nisan 1945’teki ilk karşılaşmalarında Sovyet Dışişleri bakanının geçimsiz tavrı sonrası şunları söyledi:
“Ruslara sert davranmanız gerekiyor. Onlar nasıl davranmaları gerektiğini bilmiyorlar. Züccaciye dükkanındaki boğa gibiler. Yirmi beş yaşında ancak varlar. Biz yüz yıl onlardan yaşlıyız; İngilizlerse yüzlerce yıl, nasıl davranacaklarını onlara öğretmek zorundayız.”

Truman, Roosevelt’in bıraktığı üst düzey danışmanlarla çalışıyordu.

Stalin, Birleşik Devletler’e karşı da, 1940’ta Hitler’e karşı takındığı tavrın aynısını sergiledi. 1945’te Sovyetler Birliği, on milyonlarca kayıp dolayısıyla takattan düşmüş, ülkesinin üçte biri harap olmuş olduğu halde, atom bombası tekelini elinde tutan, savaştan zarar görmemiş Amerika’nın karşısında cesaretle duruyordu. 1940’ta da kıtanın geri kalan kısmı elinde olan Almanya’nın karşısındaydı. Her iki olayda da, Stalin ödün vermek yerine, Sovyet kuvvetlerini bir araya topladı ve olası düşmanlarına blöf yaparak, savaş olursa geri çekilmeyeceği, batıya doğru ilerleyeceği izlenimini verdi.

Stalin, Hopkins’le yaptığı görüşmede, muhatabını hep savunma bırakan olağan tekniğini uyguladı. Ayrıca Sovyetler Birliği’nin baskıya boyun eğmeyeceğini bildirdi. Bu, ödün vermeye razı değil görünerek, zora düşmeden istenen ödünlerin tespitine yarayan diplomatik bir yöntemdir.

Rus liderler komşularıyla serbest ilişkiyi hak görüyorlardı. Engellendiklerinde kuvvete başvurma eğilimindeydiler. Bir kez kuvvete başvurduklarında da savaşla tehdit edilene dek geri çekilmeyi bilmiyorlardı.

Truman, Stalin’i kenara çekerek ona bir atom bombasının varlığından söz etti. Stalin, kuşkusuz sovyet casusları kanalıyla zaten bu bilgiyi almıştı; gerçekte bundan, Truman’dan çok önce haberdar olmuştu. Stalin, paranoyası dolayısıyla Truman’ın bu hareketini gözdağı vermek için açık bir jest sanmıştır.

Stalin, bir konuda anlaşmaya, ancak çok aşırı bir baskı altında ve o da en son anda ikna edilebilirdi.

Bu dogma onların moral ve entelektüel saygınlığının incir yaprağıdır.

Kennan’ın “Sovyet hareket tarzının kaynakları” yazısı kendi başına bir kategori oluşturur.
X Article’ı makale şekline getiren, açık, berrak bir üslupla yazılan, heyecanlı ifadeler içeren bu yazıda,
Kennan Sovyet meydan okumasını tarih felsefesi düzeyine çıkarıyordu.

İstikrar, ancak kötülük kovulduktan sonra ortaya çıkabilir.

Saldırıya karşı en iyi korunma, ezici kuvvete sahip olmak ve onu kullanmaya istekli olmaktır.

Hiçbir tarih dersi öğrencisi, böyle bir analizle geçer not alamaz.

Avrupa’nın uzun tarihinde kuvvet kullanılmadan yapılan toprak değişikliği, eğer varsa da çok azdı.

İncil’deki şu söz hatırlatılmalıdır:
“Ardında kimse olmadığı halde kaçan kimse suçludur.”

Çekoslovakya’nın yıkılışının bizde yarattığı şok, o ülkenin bizim için maddi önemi ile ölçülecek bir şey değildir.

Yabancı ülkelere gidip yok etmek için canavar arama.

Kader, savaş sonrası dönemde Amerika’ya bahşettiği olanaklar konusunda kuşkusuz cömert davrandı.
Amerikan politik liderleri, deneyimli ve üstün vasıflı insanlardı.

Churchill, oturup komünizmin kendiliğinden yıkılışını beklemek istemiyor, tarihin kendi işini yapmasını beklemek yerine, tarihe şekil vermek istiyordu.

Büyük girişimler, genellikle saf ve deneyimsiz kişilerin eseridir.

Düşmanın bize saldırabileceği yerlerde acele üsler kurmak zorundayız.

Fakat saldırıya ceza verilmeyecekse, gelecek saldırılar nasıl caydırılacaktı.

Savaşta, hangi taraf diğer tarafı daha büyük riskleri göze almaya hazır olduğuna inandırırsa, o taraf avantajlı olacaktır.

“Kore yüzünden çıkacak toptan bir savaş, bizi yanlış yerde, yanlış zamanda, yanlış bir düşmanla, yanlış bir savaşa sokacaktır.” – Bradley

Bu durum uzayıp giden yıpratma savaşına yol açtı ve Çin’in fiziki olanakları ile Amerika’nın psikolojik kısıtlamaları arasında ortaya çıkan ıstıraplı denge buna bir son verdi.

Stalin, arkadaşlarına sık sık kendi ölümünden sonra Batı’nın, onların başlarını tavuk başı gibi koparacağı uyarısında bulunmuştu.

Tarih daha affedici olsaydı bu doğru olabilirdi.

Kruşçev, batı için çok rahatsızlık verecek şeylere neden olduysa da, Sovyetler Birliği için devamlı bir kazanç sağlayamadı; çünkü krizleri başlatmakta başarılı olmasına karşın, bitirmesini beceremedi.

Nasır’ın yutmaya çalıştığı şeyi geri çıkarmasını sağlayacak bir yol bulunmalıdır.

Hayatlar söz konusu olduğunda, devlet adamları, risk ile çıkar arasındaki ilişkiyi halkına açıklamak zorundadır.

Amerika’nın nükleer silahları ne Kuzey Kore’de, ne Vietnam’da işe yaramamıştır.
Bunun gibi Afgan gerillaları da Sovyetler Birliği nükleer kapasitesi tarafından önlenememiştir.

Atom Çağı’nda şu kural zorunludur:
Bir müttefiki terk etmek, o ittifakın gereğini yerine getirmekten daha az tehlikelidir.
Sonuçta bir müttefiki terk etmek felaket riski getirir.
Fakat müttefikle bir nükleer savaşa karışmak, felaketi kaçınılmaz yapar.

Konvansiyonel savaşta stratejik cephe hattını tutan ve ateş gücü üstün olan savaşı kazanır.
Gerilla halkın içine karışmıştır ve cephesi belli değildir. Gerilla ordusu bir toprak parçasını savunmadığı için, savaş alanını kendisi seçer ve iki tarafın kayıplarını da o belirler.
Konvansiyonel (nizami harp) savaşta %75 başarı oranı zaferi garantiler.
Çünkü ülkenin %75’inde %100 güvenlik, ülkenin %100’ünde %75 güvenlikten iyidir.
Gerilla ordusunun zamanın %75’inde halkını koruması yetmez ve yenilgiyi getirir.
Savunma kuvvetleri halk için önemli bir bölgede tam güvenlik sağlayamazsa,
gerilla ordusu er ya da geç savaşı kazanır.
Gerilla ordusu kaybetmekten kaçındıkça kazanır;
konvansiyonel ordu savaşı kesin olarak kazanamazsa kaybeder.
Tarafların kımıldanamaz duruma gelmesi asla olmaz. Gerilla savaşına girişen ülke, uzun bir mücadeleye hazır olmalıdır.
Gerilla, vur kaç taktiğiyle, az bir kuvvetle bile uzun zaman savaşa dayanabilir.
Açık seçik bir zafer çok enderdir; başarılı gerilla savaşları yıllara yayılır.

Amerika tarihi deneyimlerine karşıt olan dersleri kabul etmekte isteksizdir. Bazen bu yüzden kayıp verir.

“Amerika’nın askeri bakımdan çok daha güçlü olmasına karşın, sonunda savaşı kaybedeceğini, çünkü Amerikalılar’dan çok daha fazla Vietnamlının, Vietnam için ölmeye hazır olduğunu ve Amerikalılar’ın hepsi bitene kadar savaşı devam ettireceklerini söyledi.” – Kuzey Vietnam Başbakanı Phan Van Dong 1966
Ve değerlendirmesi doğru çıktı.

Nixon başkanlığa gelir gelmez, gazeteler tek taraflı çekilme ile Vietnam savaşının bitirilmesi gerektiğini yazdılar.
Eğer tarih gazetecilik kadar basit olsaydı bu gerçekleşebilirdi.

Her ne kadar başkanların takdir hakları varsa da, bu hak çevre baskısıyla boğulur ve acı gerçeklerle sınırlıdır.

Hem Bush, hem de Clinton, yeni dünya düzeninden, sokağın köşesinden gidip alınabilecek bir şeymiş gibi söz ediyorlardı.
Gerçekte doğumdan önceki cenin gibidir ve nihai şekli gelecek yüzyıldan önce görülecek gibi de değildir.

Otokrasi (hükümdarın tüm siyasal gücü elinde bulundurduğu yönetim biçimi – Örnek: Türkiye) olan toplumlarda hükümetin seçimle değişmesi söz konusu değildir. Bu değişiklik ancak darbeyle olur.
Bu tür yönetimlerde muhalefet, ulusal birlik için bir tehdit olarak görülür ve vatan hainliğiyle eş tutularak acımasızca bastırılır.

Çöken imparatorluk iki tip gerginlik yaratır:
1. Bu zayıflıktan yararlanarak ganimet toplamak isteyen komşular.
2. İmparatorluğun, otoritesini yeniden kazanmak için çevresine gösterdiği çabalar.

Doktrin: “- Ruslar burayı ele geçirirse intihar ederim.
– Otur da bir şeyler ye. Ölmek için her zaman vakit vardır.” – Çöküş