panopticon
Çiçekli duvar kağıtlarıyla kaplı solmuş duvarı, uzun bir pencere boydan boya kesiyordu.
Yarıklarla dolu küflü ahşap masanın üstünde siyah bir sümen,
eski kurşun asker oyuncaklar, antika polis arabaları ve keçeli kalemler.
Derisi soyulmuş kırmızı bir yatma koltuğu odanın tam ortasındaydı.

Psikiyatr, kırlaşmış saçları ve beyaz gömleğiyle altmışında gösteriyordu.
Tozlu kahverengi pantolonunun altına gri bir spor ayakkabı giymişti.
Gözlük üstünden aşağılar ifadeyle, dudaklarını büzerek sordu:
– Yoksul bir mahallede 7. katta oturduğunuzu söylediniz.
– Evet.
– Peki sorun bunun neresinde?

Duvar kağıdını inceledim. Çiçeğin kaç yaprağı olduğunu,
yapraklarının kenar tırtırlarının uyumunu hesapladım.

– Apartman yöneticisinden nefret ediyorum, doktor.
Atari salonuna gitmek için okuldan kaçardım.
Anneme olan korkumdan devamsızlık kağıdını
posta kutusunun altından cımbızla çekerdim.
Yönetici kutu altlarını kapattırdı.
Bu adam bir ölüyü bile sinirlendirebilirdi.

3 kütle tel saçını geriye tarardı.
Yağmurlu günlerde çiçekleri sulardı.
Şemsiyesini de kapıcıya tuttururdu.
Biri kısa boylu, top sakallı, kel; diğeri uzun boylu, kuzguni saçlı, mal…

Bir hobisi yoktu. Bir tutkusu yoktu. Kaybetmeye programlanmıştı.
Koleksiyon toplayabilirdi; yeni bir müzik aleti öğrenmeliydi belki.
Ona farklı duygular tattırabilirdi.
Ama emekli albaysanız ve psikolojiniz bozuksa bunlar ilgi alanınıza girmiyor…

Ayrıca mahalledeki tüm kedilere uyku hapı içiriyor.
– Uyku hapı mı?
– Evet doktor. Ağır şizofren hapları. Hatta kırmızı reçetelilerden.
Bazılarını da pisik kafesiyle yakalayıp uzaklara bırakıyor.
– Ne güzel işte. Ortalık temizleniyor.
– Yapmayın doktor. Siz de mi hayvan düşmanısınız?
Evimizde 12 tane kedi var. Onlarsız hayat düşünemiyorum.
Hatta annem için kediler, insanlardan kıymetlidir.
http://vk.com/id151164916
“Aniden pencereye kelebek kondu.
Böceklerden iğrenirdik ama kelebek onlardan değildi.
Kanatlarındaki gözlerle bana bakıyordu.
Ne kadar ömrü kalmış olursa olsun çok güzeldi.”

– Kozadan çıkmakta zorlanan kelebeğe asla dokunmayın, doktor.
Yardım ederseniz, rengi solar; pupayı yırtmak için harcadığı çaba,
kanatlara kan gitmesi sağlar; bu da rengi ve desenleri oluşturur.

Doktor, tek kaşını kaldırarak şaşırmış göründü…

Kapı çalındı ve sekreter iki Türk kahvesi getirdi.
İki fincan da birbirinden farklıydı.”

– Ve ilginç bir intikam aldım, doktor. 2 gün tuvalete girmedim.
300 metre ötesini göremediğiniz puslu gecelerden biriydi.
Siyah, tozlu bir kutik, ıslak çöp bidonunu deviriyordu.
Ve daha sonra balkon demirlerine tutunup özgürce bıraktım.
Kendimi güçlü hissettim, çünkü heyecanımı güç sanıyordum.
O ana dek dünyada bunu yapmamış herkesin önüne geçiyordum.
Bu öyle garip bir serüvendi ki, yakalanışım artık sadece ikinci derecede önemliydi.
Yüksekten betona yapışan bu sulu sese kakofoni adını verdim.
Üstelik bu tabir hem analojik, hem edim olarak tam yerinde kullanıldı.
Ayrıca, yoksul kapıcı dairesi duvarlarına ücretsiz paslı boya hizmeti. : )

*

“Not aldığı kağıdın arkasını çeviren doktor,
gözlük sapını emerek sordu: peki sonra ne oldu?”

– Yönetici sabah elinde mezurayla yerdeki kütlenin çapını ölçüyordu.
Okula giderken göz göze geldik.
Güdük boyu, kel kafası ve gözlükleriyle hafiyecilik oynuyordu.

Akşam eve geldiğimde asansör siyah poşetlerle doluydu.
Yönetici ve kapıcı bizdeydi.
Yanık ve katı pudingleri poşetlere doldurmuşlardı.
Ve yönetici, bizim balkondan aşağı attı. Kafayı yemiş gibiydi.
İkinci defa göz göze geldik. Bakışları sanki ateş ve kandandı…
Göz beyazı kırmızı damarlarla çatladı.
Medusa gibi baktıklarını taşa çevireceğini sanıyordu.
Damarlarımdaki kan sıcaklığı 39’a çıktı ve nabzım 90 atmaya başladı.
Belli etmedim; ifşa olmak istemiyordum.
Hayatını savunanın kılıcını denemesi gibi güç kazanmak için ellerimi cebime attım.
Benim sakinliğim öfkeli birinden daha korkutucuydu.
“Cesaretini topla,” dedim kendi kendime.
Çünkü ona asla böylesi ihtiyacım olmamıştı.
O gece ve sonrasında bir hafta hiç uyumadım…
49753854122_9936592e6f_b
– Uyku sorunları çoğu zaman, aşırı aktif bir zihin ve sinir sisteminin sonucu, dedi doktor.
– Beynimi bir böcek gibi kemiriyordu, deyip kafa salladım.

Balkondan yapamayınca bir şey yemenin de anlamı kalmamıştı.
Küçük bir çocuk değildim ki, zillere basıp kaçsaydım.
Hayat eskisi gibi sıkıcıydı.
1 hafta iki taraf da sessiz kaldı.
Yöneticimiz Öklid Mezuraoğlu’nun hesapları tutmamıştı.
Bana kamera da taksa başaramazdı.
Elinde poşetlerle b*k analizi yapıyordu.
Şunu ben yapsam utancımdan yüz nakli olurdum.
Zeki görünen aptallardandı. Saplanıp kalmıştı.
Beni yakaladığında hayatın anlamını bulacağını sanıyordu.
Ha bire sanrılar görüyordu.
Homofobik değilim ama, hastalıklı bir sevgiyle bana hayrandı…

Ama olaylara değil, sonuçlara odaklanmamız lazım.
Yeniden tıkınmaya başladım.
Yemek yemek yeniden zevkliydi.
Sisli bir akşam, ay bulutlarının arasına dalıp çıkıyordu.
Havadaki nem, soğuk bir serpinti gibi yüzümü yalıyordu.
İçimdekileri özgürce boşalttım. Dünyanın en mutlu insanıydım.
O ana dek, bunu yapmayan herkesin önüne geçmiştim.
Son anda inerken balkon demirinden elim kaydı ve başım betona çarptı.
Bir anda boşluktaydım. Sarı kedi koşarak parmaklıklara geldi.
Balkona yeniden tırmandım ve ona sarıldım.
Evde yalnızdım ve kimse yardıma gelemezdi.
Tek lahzada korku, gülme, ağlama ve mutluluk…
Farklı ruh hallerine bürünüyordum. Bağımlı olmuştum.

Merdümgiriz olan ben, giderek yabanileşiyordum.
Sabah kahvaltıda doya doya tıkınıyordum.
Yöneticini çığlığı mahallede yankılandı!
Bu ses, rüzgarın tarladaki başakları eğmesi gibi beni iki büklüm etti.
Balkona koştum. Dışkının dibinde diz çökmüştü.
Kafasını kaldırdı. Sanki tanrıya yakarıyordu.
Dışkıdan örnekler aldı ve laboratuvara gönderdi.
Hayattaki adımlarım sürüngenin kumda yürümesi gibi izler bırakıyordu.
Hapı yutmuştum. Bu sefer yakalanacaktım.
Sonuçlar gelince girişe astı.
Şeker, kakao ve karbonhidrat ağırlıklıydı.
Genç birinden olmalıydı.

Evdeki abur cuburları illegal sol yayın dergileri gibi gizlice çöpe attım.
Sağlıksız yiyecekleri bıraktım.
Lahana, ıspanak, karnabahar gibi sebzelere yöneldim.
Bir yaşlı gibi beslenmek sıkıcıydı.
Tuzsuz ve yağsız yemekler canımı sıkıyordu.
Ama gece yeniden boşaltmaya çıkabiliyordum.
Yeniden doğuyordum.
Bahar güneşiyle topraktan uyanan çiçeklerdim.
Belgesel hızlı çekiminde açılan taç yapraklarıydım.
www.arkuswork.com
Her gece rüyamda yöneticiyi görüyordum.
Onu unutmam gerektiğini bir türlü unutamıyordum.
Rüyama gelmesin diye gecelerce uyumadığımı bilirim.

– Ama bu çok saçma bir çözüm, dedi doktor.
– İnsan boğulmamak için bir saman çöpüne bile sarılabiliyor, doktor.

Ama birbirimizden nefret etsek bile aramızda bir bağ vardı biliyorum!

– Nasıl bir bağ olabilir? diye sordu, doktor.
– Beni yakalayamıyordu ve zekama hayran olduğunu düşünüyorum.

“Doktor, gözlük sapını bana doğru sallayarak aşağılar bir ifadeyle baktı.

Rengim attı. Birden aynı yakıcı nefreti ona da duymaya başladım.”
Kaygı ve ilgi dolu yakıcı bakışlarla:

– Yataktan kalkınca rüyalar yok olur, doktor. Ama kabuslar devam eder.
Düşünceler ölmez, doktor; uykuya çekilirler.
Ve öncekinden daha güçlü uyanırlar.

“Doktor kafa salladı.”

– Okuldan geldiğimde mahallemizde zabıtalar vardı.
Kedileri sevmeyen yöneticimiz için ettiğim şikayetler sonuç bulmuştu.
Sonra apartmandan çıkan polisleri görünce şimşek çarpmışa döndüm.
Yere düşen yıldırım, önümde bir uçurum açsaydı ancak bu kadar korkardım.
Doğu Avrupa’ya geldiğinde onu güler yüzle karşılayan uluslar,
kendilerini yok edecek olan Atilla’yı tüm fatihler gibi sanıyorlardı.
Ama kendi cellatlarını alkışladıklarını geç anladılar.
O ise tüm Doğu Avrupa’yı ele geçirip Batı Roma İmparatorluğu’nu yıkan adam olmuştu.
Kendimi onlara benzettim. Ama sonum hicran olmuştu.
El bombasının pimini resmen g*tümle çekmiştim ve işim bitmişti.
Tırnaklarımla göğsümü oyacak şekilde beni delirten bu düşünce…
Fabrika bacasındaki yuvasından düşmüş yavru leylek gibi kıvranıyordum.

“Oturduğum koltukta, dirseklerim dizlerimde,
bir mengene gibi ellerimle başımı sıkıyordum.

“Bunu gören doktor, yanıma gelip bana dokundu.
Bu, üvey anne öpücüğünden soğuk bir dokunuştu.
Ve bir makine davranışıyla yerine geçti.”

– Seni kimlere benzetiyorum biliyor musun…
Etleri dilim dilim doğranırken, cellatlarına gülümseyerek bakan insanlara.
Hiç böyle ilginç bir hastam olmamıştı, dedi. Evet, devam edin.

– Sonra polis ve zabıtaların, seçim öncesi hane istatistiği için geldiğini öğrendim.
Boğulmak üzereyken ayağım boşlukta toprağa denk gelmişti.

Birkaç gün sonra yine balkona çıktım.
Yöneticimize layık, dışkı kütlelerini kaldırımlara gönderdim.
İşerken sarı sıvılarım yerleri altın suyuna boyuyordu.
Yönetici sabah, pasaportuna el konmuş Rus escort gibi ağlaşıyordu. : )
Kafasını kaldırıp haykırıyordu. Ne dediği anlaşılmıyordu.
Belki başka dilde küfürlerdi bunlar.
“Benden uzak, zincirlenmiş bir köpek gibi havlamayı bırak.” dedim içimden…
49811897927_1e5d445867_b
– Bir hafta sonra yöneticinin ne yaptığına inanamazsın doktor.
– Ne yaptı? Merak ettim bak!
– Karşı apartmanın en üst dairesini kapıcıya kiraladı.
Adam Doğulu bıyıklarıyla karşı balkondan beni izliyordu.
Gece nöbetindeyken kapıcıyla göz göze geliyorduk.

Adeta bir panoptikon ile gözleniyordum.
Kendimi kapana kısılmış hissettim.
Fırlatıp attım sandığımda ayağıma takılmıştı.
Gözlenen yanlış davranışlardan ceza alacağını bilen,
fakat ne zaman gözlemlendiğini bilmeyen mahpus,
çözümü sürekli izleniyormuş gibi davranmakta bulur.

Ben ona hayatı zindan etmiştim; o da bana…
Ağına düşürdüğü bir böceğin öz suyunu emerek yaşıyordu.

*

– Peki bunu neden yapıyordun, dedi doktor.
– Her meyvenin bir kurdu olduğu gibi,
her insanın da yüreğinin derinliklerini kemiren bir tutku vardır.
Benim tutkum da buydu…

*

Sabahın dördü, gecenin en karanlık vaktiydi.
Kapıcıyla göz göze geldik.
Pantolonumu sıyırdım.
Soğuk balkon demirleri bacaklarıma yapışıyordu.
İçeri girdi ve beş dakika sonra yöneticiyle döndü.
İkisi de balkondan bana bakıyorlardı.
Kapıcı mutluyken, yönetici hüzünlüydü.
Ya da bana öyle geldi. Ama hayır eminim…
Çünkü yüzünden, iki bulut arasından kayıp fırtınalı derinliklere akan,
uğursuz göktaşı gibi, karanlık ve kaçak bir gülümsemenin geçtiğini gördüm.

O gece diğerlerinden farklıydı.
Sanki daha önce hiç yapmamışım gibi yaptım.
Göz gözeyken balkon demirlerinden elim kaydı.
Bir anda kendimi boşlukta buldum.
Bedenim kayarak beton zemine çakıldı.

*

– Odasına girmek zorundayız hanımefendi bize zorl…
– Oğlumun hatırasına saygısızlık edemeyiz. Kötü biri değildi.
– Kötü değildi de neydi yani?
– Mesela çok çalışırdı ama hiç şikayet etmezdi.
– Bu günlüğü alıyoruz. İşi bitince size teslim ederiz.

*

Günlük – Aralık 1995
Solmuş, çiçekli duvar kağıtlarıyla kaplı duvarı, uzun bir pencere boydan boya kesiyordu.

Yarıklarla dolu küflü ahşap masanın üstünde siyah bir sümen,
eski kurşun asker oyuncaklar, antika polis arabaları ve keçeli kalemler.
Derisi soyulmuş kırmızı bir yatma koltuğu odanın tam ortasındaydı.

İnsan, içinde bulunduğu anı yaşayamayan tek canlı.
Ya geçmiş ya gelecek, zihnimizde gezer durur…
7474873006_7d67a15722_k
Doktrin: “İçinde bulunduğumuz anı yaşamıyoruz; en büyük problemimiz bu!
Ya ölü insanların arasındayız, ya doğmamış çocukların.” -ck-