3442165855_48f620c037_o.jpg
Eski Anadolu kasabasında yoksul bir çocuk olarak doğdu. Mavi-gri gözleri, güneş sarısı parlak saçlarıyla küçüklüğünde bile hayranı çoktu.

Büyüdüğünde ne olacağını soranlara “kahraman” derdi. Ailesine hayran, vatanınaysa hastaydı. “Bu vatan ve üstündekiler benim ailem. Ailemdeki herkes ise birer çiçektir. Eğer çiçeklerim kuruyacaksa onları seve seve kanımla sularım.” derken henüz 17 yaşındaydı.

Annesi, bir şey olur korkusuyla küçükken onu bisiklete bile bindirmezdi. Tutabilene aşk olsun! Nerde tehlike, o üstüne giderdi. Ağaçtan düşme, kol kırılması, derede boğulma tehlikesi, yaşamadığı kalmamıştı. Kahraman, toplumun ancak on binde birini oluşturur. Bu çocuk onlardandı!..

Askeri okulun en pırıltılı öğrencilerindendi. Tüfekli teçhizatlı 10 km koşu, onun için sahilde gezintiydi. Çamurda, karda sürünürken, dağda gezen Sibirya kurdu gibiydi.

Beklendiği gibi, elit birliğe ayrıldı ve bordo bereli oldu. Aslında taktik şuydu:
Öyle ağır bir eğitim verelim ki, gerçek operasyonda yaşayacakları onlara tatil gibi gelsin. Takat sınırları zorlanan askerlerin iradelerinin daha güçlü olduğunu eğitimciler iyi bilirler.

*

Bu birliğin diğer amacı da, olası bir işgalde halkı örgütleyerek milis yetiştirmektir.

Bizi yakalamak için hızlı olmalısınız.
Bizi bulmak için akıllı olmalısınız.
Bizi yenmek içinse şaka yapıyor olmalısınız!

Bu adamlar ölümden kaçmazlar. Bir binaya sızdıklarında ordan nasıl kurtulacaklarını düşünmezler. Girme amaçları para, şan, şöhret değildir ki. Bu görevdir ve görevler kutsaldır. Uğrunda ölünecekse ölürler, hepsi birer kahramandır…

*

Eğitimlerinden bazıları:
Temel muharebe eğitimi.
Göğüs göğüse çarpışma.
Sızma.
Keşif ve devriye.
Kaçma ve hayatı idame.
Psikolojik harekat.
Paraşütle atlama.
Kurbağa adam.
Gayri nizami harp teknikleri.
İlk yardım eğitimi.
Yabancı dil.
Bomba imha.

*

Afganistan ve Kuzey Irak’ta kritik görevlerde bulundu. En son Diyarbakır Sur’da hendek savaşlarında askerlerimiz ağır kayıplar verince, seçkin birlikler helikopterle sahaya indirildiler. Kahraman da ordaydı. Cepheye girdiler ki, ne görsünler… Teröristlerin derin kazdıkları hendeklerden mahallenin kalbine ulaşmak güçleşiyordu. Zırhlı araçlarla girilemeyince, göğüs göğüse muharebe zorunluydu. İşgal ettikleri evlere kum torbaları yerleştiren teröristler, ani bir baskında deldikleri kerpiç duvarlardan yan evlere kaçıyorlardı. Sonra ara ki bulasın…

Hendekleri doldurmak günler sürebilirdi. Gayri nizami harp ile sızmak gerekiyordu. Diğer adı gerilla savaşıydı. PKK, bunu çok iyi uyguluyordu.
Gerilla Savaşında Dünyaya Nam Salmış Kişiler:
Alberto Bayo 1948
Orta Amerika’da (Kosta Rika ve Dominik) bağımsızlık savaşı veren gerillalara eğitim verdi.

Võ Nguyên Giáp 1950
Eski Asker, Politikacı
Vietnam Savaşı

Che Guevara 1967
Kübalı Gerilla

Mao Zedong 1970
Çin Eski Devlet Başkanı

Bu iş, meşhur, dünyada söylenmesi kolay yapması zor şeylerden biriydi. Sahilde yürür gibi giremezdiniz… Her yerde el yapımı patlayıcılar vardı. Elinde yiyecekle yaklaşan bir sivile gülümserken, onun intihar bombacısı olduğunu, kalan parçalarınızı morgda diken doktorlar anlıyordu. Kadın kıyafeti giymiş teröristleri halktan ayırmak imkansızdı. Anlasanız bile, evlerde konuşlanan teröristlerin hedefi olmaktan kurtulamıyordunuz. Dünyaya bıraktığınız son kare, düşmanın tüfeğindeki dürbün camına yansıyan acı gülüşünüz olabilirdi. Donmuş bir gülüş…

*

Hedef binadan makineli tüfek ateşi kusmaya başladı. Taş parçaları her yere dağılıyordu.. Sığındıkları binanın duvarları delik deşik oldukça içeriye sızan güneş ışınları yerden kalkan tozları yalım yalım parlatıyordu. Kahraman, hızlı olsun diye şarjörlerini birbirine ters bantlamıştı. Silah arkadaşı Raman da karşı duvara dayanmış, gözlemekteydi. Mermiler kafalarını ıskalarken, birbirlerine gülümseyip bir yandan korkuyla karışık zevk alıyorlardı.

Raman Kürtçe’de, düşünce, fikir, demekti. Esmer kara-kuru yakışıklı bir çocuktu. Kaşları çok kalın, burnu sert kemikli ve uzundu. Kahraman’ın en sevdiği silah arkadaşıydı. Birçok defa cephede birbirlerine arka çıkmışlardı. Raman aslen Kürt’tü. Ama bayrak ve vatan aşkı çok yüksekti. Atatürk’le ilgili kitaplara hayranlığı vardı. Sürekli teröristlerin kandırıldıklarından söz ederdi. Çatışmalarda kendilerine su getiren paslı saçlı Kürt çocuklarına ayrıca sempati besliyordu. Afet evlerinden çıkarıp sırtında taşıdığı kadın ve yaşlılar ona gülümserken keyif alırdı.

Takviye kuvvet gerekli cevabı verip hedef binayı susturunca enkazdan ayrıldılar. Ufak sıyrıklarla kurtulmuşlardı. Belki de mucizelerle… Doğarken bu çocuklara, korku denen duyguyu eklemek sanki unutulmuştu.

*

Hava kararmaya yakın stratejik bir binaya sızmaları gerekiyordu. Teröristlerin gözde karargahıydı. Yapı, keskin nişancı ve terörist kaynıyordu. Binayı almadan mahalleyi kontrol etmek imkansızdı. Tank atışı yapıldı. Apartman, bazı noktalardan hasar aldı. Sonra bir sessizlik. 50 metre uzakta başka bir binadan olayı izliyorlardı. Hava iyiden iyiye kararmaya başlamıştı. Artık işleri daha zordu.

Söze Kahraman başladı:
– Karanlık bizi düşmandan saklar, ama aynı şey onun için de geçerli.
– Bu savaşta kimin ne olduğu belli, ama kime ne olacağı hiç belli değil.
– O ne demek?
– Yani iki taraf da inandığı bir şey için savaşıyor. Biz onlara terörist diyoruz, onlar kendilerine “gerilla” diyorlar. Biz kendimize kahraman askerler diyoruz, onlarsa bize İşgalci T.C. sence bu işte bir gariplik yok mu?

Kahraman biraz düşündü:
– Olaya öyle bakarsak suçlu da, polis de kendilerini haklı görüyorlar. Adalet bunun neresinde?
– Suçlu dedin de aklıma geldi, diye bir olay anlatmaya başladı Raman. Diyarbakır’da bir bardaydım ve iki kişi bana saldırdı. Bu ilk hatalarıydı.
Bıçak çektiler. Bu ikinci hatalarıydı.
Kullanmasını bilmiyorlardı.
Yaptıkları son hata da bu oldu. İkisini de hastanelik ettim. Neden insanlar rahat durmuyorlar ki.
– O her zaman gittiğimiz barda mıydın?
– Evet.
– Sevdiğin kızın babasının orda çalıştığını biliyorsun…
– Evet biliyorum.
– Benim sevgilim yok. O konuda hiç mutlu olmadım. Bazen küçüklüğümde… Belki mutlu olunan anların azlığıdır onları güzel yapan. Şu hayatta hiçbir şeye değmez!

Raman başlığını çıkardı ve kafasını kaşımaya başladı. Başlıktan bir iki ölü böcek ve tozlar yere döküldü. Ve cevap verdi:
– Nasıl söz öyle? O zaman bize de değmez; ki burda olmamı…

… derken büyük bir patlama sesi… Çaprazdaki binadan fırlatılan roket, kolonlardan birini yararak yıktı. Tank atışıyla ayakta durmaya mecali kalmayan bina, kulakları sağır eden bir çatırtıyla çöktü. Gaz yağı lambası isine benzer bir kokuyla, siyah bir bulut, mahalleyi toza boğdu. Kahraman’ın sağ bacağı kolonların birinin altında kaldı, Raman’ın sol bacağınaysa kirişlerden fırlayan demirler saplandı. İkisi de ağır yaralıydı ama yaşıyorlardı. Belli ki hazin bir biçimde pusuya düşürülüp, tuzağın içine çekilmişlerdi. Oldukları yerden onları çıkmak için takviye kuvvet gerekliydi.
5273014121_8486745428_b.jpg
Yapıyı yıkan roketin ardından, yoğun ateş açılmıştı. Binayı çevreleyen labirent gibi sokaktan, mermi yağıyordu. Kafayı çıkarabilmek mümkün değildi. Onları alabilmek için, iş makinesi gerekliydi. Kurtarma ekibi ve bordo bereliler defalarca denedi, ama nafile. Hava zifiri karanlık olunca bile ateş kesilmedi. Belli ki teröristlerin gece görüş dürbünleri vardı…

*

Bedenlerinden sızan kan kızıl ırmaktan yayılan sular gibi kollara ayrılıyordu. Yere kazıdığı lateral çizgiler, tozlu betonu kırmızıya boyuyordu. Zaman geçtikçe sıvının üstü ince bir zarla kaplandı. Sarı bir kayısı gibi, Ay ışığı avucunun içindeydi işte Raman’ın… Kuruyup kararan kandan, acı ışıltılar yansıyordu.
Raman söze girdi:
– O kızla bir yalaktan su doldururken karşılaştık. Adı Vejan. Öyle utangaçtı ki. İnsan, hayatının aşkını gördüğünde, zaman dururmuş… Bende de öyle oldu. Kahverengi, saçlarının dalgaları toz grisiydi. Üstünde bol gelen çiçek desenli mor bir elbise vardı. Biçimli yüzünde bir iki ufak çocukluk çiziği. Belki de güzel olan, onu asla elde edemeyecek olmamdı. Bir yandan annesi çağırdığı için hızlı hareket ediyor, bir yandan da gitmek istemiyordu. Arkamdan çıkardığım yanık karanfili ona uzattım. İstediği pahalı bebeği aldırmak için şirinlikler yapan küçük bir kız çocuğuna dönüştü. Ancak o zaman gülüşünü görebildim. Renkli rüyalar gibiydi… At arabasıyla geçen bir adamın teybinden “Diyarbakır Türküsü” çalıyordu:  Biz o çeşme başında beklerken iyi şarkılar çalsaydı, belki her şey çok daha güzel olabilirdi.
– Sıradaki parçayı sana armağan etmek isterdim dostum ama hiç havamda değilim, dedi Kahraman, gülümseyerek…

Dışardan sesler geliyordu. Geceyi yaran parlak kurşunlar gökte iz bırakan jetler gibiydi. Şehirlere bombalar yağıyordu. Ama kimse durmadan sevişemiyordu. Stephen Levine’in sözü Kahraman’ın aklına geldi:
“Bir saatlik ömrünüz kalsaydı ve sadece bir kişiye tek bir telefon açabilecek olsaydınız, kimi arardınız, ona ne söylerdiniz ve daha ne bekliyorsunuz?”
– Ailelerimizi arayalım mı Raman?
– Bir ailemin olmadığını biliyorsun.
– Benim ailem var. Demek ki senin de ailen var. İkimizin de ailesini arıyoruz ve onların huzurunda birbirimize söz vereceğiz. Bana bir şey olursa aileme sen sahip çıkacaksın.
– Peki… O zaman bana bir şey olursa da sen Vejan’a sahip çıkacaksın. Onunla evleneceksin. Ne anlamlı ismi var: Vejan. Diriliş! Şimdi bu dediğim sana saçma gelebilir ama yıllar sonra ikiniz de bana teşekkür edeceksiniz.
– Tamam babamı arıyorum Raman.
– Baban hayatta değil, biliyorsun.
– Annemi arıyorum o zaman!
47998581882_282d3f3d32_b.jpg
Telefon çalıyor… 1-2-5-7 defa çaldı, açan yok. Dışardan gelen çatışma sesleri kulakları yırtıyordu. Yarılan tavandan görünen mermilerin ışık oyunları, havai fişekleri andırıyordu.
– Küçükken bir kere görmüştüm. Belediyenin bahçesinde havai fişek gösterisi yapılmıştı. En az şimdiki kadar güzeldi. Tebeşir tozu yuttuğum ilkokulda defter kaplarımdaki renkli yıldızlara benziyorlar baksana, Raman.
– Ya ikimiz birden ölürsek.
– Zaten yaşıyor muyduk ki?

Derken telefon çaldı. Kahraman’ın annesi arıyordu:
– Annecim, yakında izne çıkıyoruz. Bir maruzatım var. Bacağını kaybetmiş bir silah arkadaşım yanımda. Aylarca aynı cephede çarpıştık. Onu çok seviyorum ve kaybetmek istemiyorum. Şu an gidecek yeri yok. Çünkü ailesi yok. İzniniz olursa onu yanımda getirmek istiyorum. Yalnız sol bacağı yok, diğer uzuvları sağlam. Hem çok yakışıklı ve temiz bir çocuk.
– Aman oğlum, ben senin annenim. Sen de çok yakışıklı ve temizsin. Her öyle olana baksaydık… O çocuk kendisine bakmalı bence. Hem belki başka akrabaları vardır, onlara sığınsa daha iyi olur. Evladım, o da bizim bir oğlumuz sayılır. Ancak sen sağ salim yanımıza gel. O çocuk da devlete sığınıp gazi maaşı alsın. Sen onu düşünme, kendini düşün. Bir bahane bulup onu atlat, sakın evimize getirip de başımıza bela etme!

Telefonun hoparlörü açıktı. Raman’ın gülümsemesi bir bıçakla donuk dudaklarını kesti. Solan gözlerini derin ay ışığı bile parlatamıyordu. Kahraman’a baktı ve:
– Bir ailenin olmadığını söylemiştim.
– Senin bir ailen yoktu benim değil.
– Artık senin de yok!
– Şimdi ne hissediyorum biliyor musun? Titrek bir el, mumda ısıtılmış sivri bir tığla dudaklarımı dikiyor.
– Neden? dedi Raman.
– Az önce annemi aramadım. İlk aradığım belediyenin numarasıydı. Elbette bu saatte kimse açmayacaktı. Aslında annemi bu sabah göreve çıkarken aradım. İçime doğmuştu çünkü, öleceğimi biliyordum. Buna rağmen korku yoktu. Hala yok! Az önce sana dinlettiğim sabahki konuşma kaydıydı.
– Bana yalan mı söyledin?
– Sana kendim için hiç yalan söylemedim. Bütün yalanlarımı, sen üzülmeyesin diye söyledim.

Raman, gökyüzündeki en parlak yıldıza baktı,
– Rol model alınan bir insan şu Kutup Yıldızı gibidir. En karanlık gecede bile görünür, çünkü en parlağı odur…
– Ben kendime aşığım. Ben sana aşığım Raman. Ben Vejan’a aşığım.
Bazen keşke bu şehre hiç gelmeseydik, diyorum, bazen de iyi ki gelmişiz… Çünkü yoksa aşık olamazdım.
– Bizim buralarda şehirler aşkı yaratır, derler, aşklar da şehirleri…
– Böylece bitmesi çok hazin geliyor, dedi, Kahraman.
– Her şey bitmedi, bitemez!

Sarı ışık demeti, yıldızla kayıp geçti.
Kulakları patlatan, ölüm sesi duyuldu.
Önce açık turuncu, kirli botlar göründü.
Ardındansa kahpece, soluk yeşil şalvarlar…
Doktrin: “Aşkı şehirler yaratır, şehirleriyse aşk.” -ck-