Liseyi zengin bir semtte özel okulda okudum. Sınıf arkadaşım Mert…
Öyle pısırık bir çocuktu ki, herkesten dayak yerdi.
Bazen onu “idiot” diye çağırırdık.
Sınavlardaki en kırık notlar hep onundu.
Dip notun referans noktasıydı. Birisi sınavdan düşük not alınca,
“Mert bile senden yüksek aldı,” diye eleştirilirdi.
Babası zengin bir kalantordu.
Böcek siyahı bir arabayla okula bırakılırdı.
Bazen şoförün sürdüğü bile olurdu.
O, babasına aracın arkasında sarılınca adamın tepkisizliği güzeldi.
Zengin ama mutlu değil, diyerek teselli olurduk.
Babasının sevgisizliğine sığınıp öcümüzü alıyorduk.

Sınıfımızda bir afet vardı ki; Hayal!
Hayal: Zihinde canlandırılan ve gerçekleşmesi özlenen şey, hülya…
Ömrümde kimseyi böylesi arzulamamışımdır.
Sadece ben mi… Herkes…
İri kemikleri andıran parçalı saç modeli.
Tepede toplanmış 60’lardan kalma saçlar.
Halka halka dökülmüş parlak siyah kütleler.
Çıkık şakaklı, erkeksi surat.
İnce ay kaşlar, uzun kirpikler…
Limon gibi göğüsler; sol teki az büyük.
Belki bana öyle geliyordu.
Orta boylu bir fizik, çıkıntılı kıç…
Güzel kızlardan toplanan parçalar onda birleşmiş sanki…

*

Kızla uzaktan hep bakışırdık.
Ne o gururundan bana yanaştı, ne ben cesaret edip iki kelam edebildim…
Günler, haftalar birbirimize bakarak geçti.
Bazen teneffüslerde uzaktan bana işaretler yapıyordu.
Ben yanımdakilere bakıp bir anlam veremiyordum.
Çok havalıydı…
Kendimi hor görüyordum, benim gibi züğürtle işi olmazdı.
Karıncanın dediğini fil nasıl duysundu?
Bir ailem yoktu; varsa da onlar için “ben” yoktum.
Nerede olduklarını bilmiyordum.
Buranın zenginlerinden değildim. Bursla okuyan bir zavallıydım.
Onlar özel kuaförlü köşk finosu, ben çöp karıştıran sokak çomarı.
Yine de zengin kızları peşimdeydi.
Sanki onlarla konuşsam büyü bozulacaktı.
Hiçbirisine yüz vermezdim. Çünkü Hayal’e hastaydım.
Meftundum, vurgun yemiştim…

*

Okulu yarım bırakıp, şehrin arka sokaklarına terfi ettim.
Bitik gece kulüplerinde garsonluk yapıyordum.
Zengin bir kadın bulup jigololuk yapmak iyi bir fikir olabilirdi.
Ama düşündüğüm gibi olmadı:
Benim göz koyduğum kadınlar beni reddetti.
Beni isteyenleriyse ben istemedim.
Pavyonda yatıp kalkıyordum.
Garsonluk zevkli değil, ama verdiği deneyim paha biçilemezdi…

Bir akşam sahneye bir kadın çıktı; Hayat!
Hayat: Canlı, sağ olma durumu. Yaşamın kendisi.
İri omur disklerini andıran saç modeli.
Tepede toplanmış bigudiler.
Çıkık şakaklı, erkeksi surat.
Takma kirpikler…
Straplez elbiseyi yırtan bir kalça…
Güzel kadınların tanrıçası o.

İsmi Hayat ama, hayatımı kaydıran da yine o oldu!
Gözlerimi ondan alamıyordum.
Bedenini izlemekten çalışamaz olmuştum.
Sesi güzel değildi.
İstediğimiz sesi duyamayınca, duyduğumuz sesi istiyormuş gibi yaptık.
Herkesin kendini kandırma yöntemi vardır bu *mına kodumun hayatında.
Benimki de buydu işte…

Ona sahnede yollanan her gül, istek şarkı ve içki beni zehirliyordu.
Kendimi alkole verdim. Sarhoşken kıskanmıyordum.
Zamanla kendime güvenim geldi.

Kazandığım paraları ertesi gün kumarda eritiyordum.
O kadar içeri girmiştim ki, değil borçlar, faizlerini bile ödeyemezdim.
Büyük bir zengin her şeyini kaybedişini şöyle özetlemiş:
“Önce yavaş yavaş azaldı; sonra birden dibe vurdum.”
Önce pavyondaki işten kovuldum.
Terk edilmiş arabalarda uyudum.
Çöp topladım. Dilencilik yaptım.
Parayı eğilip koyanları seviyordum.
Mendilime attıklarında çok içerliyordum.
Dayanamadım ve utancımdan bıraktım.

Çöp toplamak daha onur vericiydi.
Sonunda köprü altına kadar düştüm.
Soğuk kış gecesi, rüzgarla uçan kar taneleri mızrak gibi yüzüme saplanıyordu.
Belki hala yaşıyordum; ama ölmediğime lanet okuyordum.
Biraz yapıştırıcı satın alıp koklamak niyetiyle çöp karıştırmaya başladım.
Zengin semtlerin çöplerinde ganimetler olurdu.
Son kullanma tarihi geçmiş bezelye konservesi.
Yarım küflü ekmek.
Taze soğan.
Beyaz peynir.
Yağlı pide.
Etli tavuk kemikleri.
Üç çürük domates.
Yarım yeşil limon.
İçi oyulmuş patatesler.
Sevinçle yiyecekleri alıp yolun karşısına geçtim.
Dilenci sanmasınlar diye, kağıt sermeden betonda yemeye başladım.

Bisikletli bir adam çöpten kağıt toplayan çocuğa doğru yürüdü.
Cebine zorla para sokuştururken…
Çocuk “Ben dilenci değilim,” deyince;
“Kağıt toplamıyor musun, işte kağıt para,” dedi.
Hem cömert, hem eylenceli bir beyefendiydi.
Çocuk öyle sevindi ki, parayı havada kaptı.
Sonra adam yanıma gelip yüzüme derince baktı.
Bir yerden tanışıyor gibiydik.
Bu lise arkadaşım Mert’ten başkası değildi.
Üzerine üç beden büyük gelen bir paltosu vardı.
Pantolonu fazlasıyla uzundu, paçaları ayakkabılarının üzerine düşüyordu.
Beli bol geldiğinden eski bir anahtarlıkla tutturulmuştu.
Siyah renk olan kundurasının akan boyası laciverde çalıyordu.
Ökçeleri parçalanmış ayakkabının dili ve bağcıkları yoktu.
Deliklerden kırmızı çoraplar çıkmıştı.
Su almasın diye kunduranın üstü şeffaf bantlanmıştı.
Her adımında yere yapışan bantlar ses çıkarıyordu.
Saç ve sakalları birbirine karışmıştı.
Uzaktan, aylardır erojen bölgesine bıçak vurmamış birini andırıyordu.

Sakallarını makasla kendi kısaltmış olmalı.
Çünkü çok şekilsiz kesilmişti.
Eşit olmayan üçgenler, siyah yıldızları andırıyordu.
Sağ üst köpek ve lateral kesici dişi eksikti.
Bu yüzden T’leri söylerken zorlanıyordu. S gibi çıkıyordu.
Konuşurken gözlerini biraz kısıyordu.
Burnu da kıpkırmızıydı.
Benim anlamadığım üstündeki giysiler benimkilerden bile kötüydü.
Buna rağmen çocuğa paralar vermişti.
Olaya tanık olmadığımı sanıyordu. Çünkü bilse bana da para verirdi.
İyi ki de vermedi. Yoksa çok utanırdım.

Kalacak bir yerim bile yoktu. Onunla kalabilir miydim?

Bu, hayatımda duyduğum en güzel soruydu.

Şehrin dışına doğru koşmaya başladık.

Bir yandan bağırarak koşmanın sağlıklı olduğunu söylüyordu.
Her suya battığında ayakkabılarından vıcık vıcık sesler çıkıyordu.
Belli, onlar da delikti.

*

Ağaçların dallarını eğerek yaptığı doğal tünelden geçtik.
Çamurlu patika yolda attığımız her adımdan sonra, sütlü kahve renk çamurlu sular boşlukları dolduruyordu. Şehirden bayağı uzaklaşmıştık.

Sazlıkların içine gömülmüş tahta ev,
bir kibritle havaya uçacak cinstendi.
Üç katlı villanın bazı camları kırık, bazısı gazeteyle kaplanmıştı.
Evde ayak bastığımız her yerde gıcırtılar duyuyorduk.
Çeşitli noktalarda tavandan akan suyun biriktiği tenekeler vardı.
Alt kattaki tenekelerin çoğu dolmuş, taşan sular ahşabı yer yer şişirmişti.
“Alt katı zaten kullanmıyoruz,” dedi.

*

Arkadaşının ölmüş dedesinden kalan evi ona hibe ettiğini söylüyordu.
Bana göreyse, terk edilmiş evi tesadüfen bulmuş ve yerleşmişti.
Evde bedava kalmasına rağmen eski ev arkadaşından tam kira parası almış.
Beni çok sevdiği için yalnızca yarım kira bedeli alacaktı.
Ev, ihtiyar insan kokuyordu.
İhtiyarların bir “yaşlılık kokusu” vardır, bilirsiniz.
Bu kokunun nedeni nonenal bileşenidir.
Bu yağlı, çürük ot kokusu burnumu sızlatıyordu.

*

Evi inceledikçe dehşetim katbekat artıyordu!
Pencereler üst üste ve uzunlamasına zımbalanmış beş kat gazeteyle kaplıydı.
Tepeden lastikle öyle tutturmuştu ki, perde gibi açılıp kapanabiliyordu.
Evde çevirmeli eski bir telefon vardı.
Sorun, eski olması değildi, çalışmamasıydı.
Rezervuarın içinde kocaman bir kaya parçası vardı.
Bu sayede kayanın hacmi kadar su tasarruf ediyorduk.
Sifon çekmemek için lavaboya işerdi.
Su zaten artezyendi, ama olsundu, bu da tasarruf sayılırdı.

*

Bir gece kolunda bir kadınla eve geldi; Hazan!
Hazan: Sonbahar…
İri hilal gibi kaburgalı saç modeli.
Sarıyla karışık parlak siyah bukleler.
Çıkık şakaklı, erkeksi surat.
Kalın rimel çekilmiş yay kirpikler…
Orta boy göğüsler.
Basenli bir kıç…
Siyah bir gök kuşağı gibiydi.
Kokusu, duruşu, gülüşü… Her biri ayrı bir renk.
Sadece en iyi özellikleri alınan dişiler bir bedende canlanmıştı.
Ortalıkta dolaşan kadın müsveddeleri de onun artıkları…

*

Sabunları biriktirip eritiyor, yeniden kullanıyorduk.
Tuvaletlerde el kurulamak için gazete kağıtları vardı.
Eski ve tozlu olanlar öyle sertti ki, g*tümde zımpara kağıdı etkisi yaratıyordu.
Sabahları yüzümü sildiğimde bulmaca ekinin kare kutucukları suratıma yapışırdı.
Promosyon diş macunu kullanıyorduk.
Dibine gelince makasla kesip bir hafta daha kullanırdık.
Macun bitince sabunla bile diş fırçaladık. İşe yarıyordu.
Mert’in diş fırçası öyle kullanılmıştı ki, eski bir süpürgeyi andırıyordu.
Değiştir dediğimde, “Daha sapı yeni baksana,” cevabını aldım.
Banyoya giysileriyle girerek yıkama masrafından kurtuluyordu.

Sürekli promosyon parfüm ve losyonları toplardı.
Bir kere kız arkadaşına kadınlar gününde hediye vermiş.
Abisi gibi sevdiği bir büyüğüne de doğum gününde…
Fakat adresi şaşırmış olsa gerek;
Kız arkadaşına tıraş bıçağı verirken, abisine de ağda bandı denk gelmiş.Tıraş bıçakları eskiyince kibrit veya kot pantolona sürterek bilemek iyi fikirdi.
Böylece bir hafta daha kullanılıyordu.
Kız arkadaşının dam tıraş etmekte kullandığı bıçakları,
yüzünde kullanmakta beis görmezdi.Kahveyi poşet çay biçimine getirdiğimiz tül perdeye sarıyorduk.
Böylece on kahve çekirdeğini sallama olarak defalarca içebiliyorduk..
Poşet çayları da kurutup tekrar tekrar içiyorduk.

Evimizdeki eşyalar da zaman makinesinden fırlamış gibiydi.
Hazan eve ilk geldiğinde burayı müze sanmıştı.
Ev, 2863 Sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu’na
dahil edilebilir diye çok korkuyordum. Her an evsiz kalabilirdim.

*

Giysiye para harcamaz, evlerin balkonlarından araklardık.
Hazan, aşağıda nöbet tutar, sokaktan birisi geçerken öksürürdü.
Bir gün tırmandığımız balkonda gardırop vardı.
Belli ki çocuklu aileye odalar dar gelmişti.
Balkonda giysileri deneyip şakalaşıyorduk.
Öyle değişik bir duyguydu ki…
Zengin insanlar gibiydik. Bir balkonda on dakikalığına zengin oluveriyorduk.
Tamamını taşıyamazdık, denemek zorundaydık.
Yüklü ganimetle evden ayrıldık.
Evi neden soymadığımıza gelince…
Mert’in bir kuralı vardı:
Balkon, kapı eşiği gibi yerler evin dışında kalıyordu.
İçerden değil, ancak dışardan alabilirdik.
Konut dokunulmazlığını ihlal yapamazdık.
Biz hırsız değildik ki!
İhtiyacımızın fazlasını çalmazdık. Yani almazdık!
Şüphesiz sevimli hırsızlardık!..
Ayakkabıları da apartmanlardan çalardık. Yalnızca kapı önlerinden…
Bir gün apartmanda hiç ayakkabı bulamayınca sinir olmuş,
kapıdaki WELCOME yazılı paspası yürütmüştük.
Minicik paspas koca villanın kapısında ayazda kalmış bekçi çükü gibi durmuştu.
Bir süredir apartmandan ayakkabı çalmıyorduk.
Çünkü evde kalan ihtiyarın mahzendeki dolabını bulduk.
İçinde eski giysiler duruyordu.
Ama kreasyonu pek estetik değildi.
Modası geçmiş, XXL sarı bir gömleği kim ister ki.
Çünkü Mert S, en fazla M beden giyerdi.
Moruğun ayakkabılar ise 45 numaraydı.
Mert 41 giyiyordu. Pabuçla ayağı arasındaki boşluklara bez doldurmuştu.

*

Başka bir gün apartmandan ayakkabı çalarken
45 numara eski ayakkabıyı bırakıp 40 numara yenisini aldık.
Askerdeki gibi, çalma yapmıyorduk, yer değiştiriyorduk.

Mert’in ayağına göreydi.

Karanlıkta fark etmemişiz. Eve geldik ki ne görelim,
Mor fiyonklu, gri renk, kadın spor ayakkabısı.
Hemen gazete kağıdına sarıp Hazan’a hediye ettik.
Hediyeyi özellikle benim vermemi istedi.
Hazan’la yakınlaşmamızı isteyen bir hali vardı.

*

Mert bir akşam neşeyle bağıra çağıra eve geldi.
Sarhoş olduğunu sanmıştık.
“Halı yıkama makinesi buldum. Şuraya bakın öyle güzel bi cihaz ki.” dedi.
Alet gerçekten harikaydı. Bosch marka, az kullanılmış ve gıcır gıcırdı.
Yalnız bizim evde hiç halı yoktu. Sorun da buydu.

*

Şehir hattından kaçak çektiğimiz elektriği komşulara satıyorduk.
Buna karşın fatura ödüyormuş gibi pintiydi.
Duvarda bir klima asılıydı. Yaz kış öylece durur, hiç çalışmazdı.
“Olsun, bozuk bile olsa görüntüsü serinletir,” derdi.
Masraf olmasın diye aynı odada yatıyorduk.
Tavandan sarkan infrared ısıtıcı ve odanın her yerinde aynalar…
Böylece tek aletle yüzlerce ısıtıcımız oluyordu.

*

Kirli tabakları bulaşık makinesine koymuyorduk. Çünkü bulaşık makinesi yoktu.
Kahvaltıda genelde yumurta olurdu. Bahçemizde üç tavuk besliyorduk.
Onlar bedavaydı. Bazen yumurta yetmeyince kıçlarını parmaklayıp kontrol ederdi.
“Bir saate geliyor,” derdi. Aynı zamanda Götolog Baytardı.
Yumurta kabuklarını yine onlara yedirirdi.
Böylece hayvanların kirece duyduğu ihtiyacı gideriyorduk.
Çöpten bulduğumuz bozuk pilav, makarna, karpuz gibi artıkları yerlerdi.
Bazen şehrin çöplerine gitmeye üşenirdik.
İşi adilce sıraya koydu.
Duvarda bir kağıt asılıydı.
Çöpten Yiyecek Toplama İşi Her Gün Sırayla Yapılır. Dün Mert Topladı!
İş her gün bana kalıyordu. Ama jestler de yapmıyor değildi.Bir gece çöp kamyonu kaçırıp mahalleye getirmişti.
Onları evin bahçesine doldurduk. İçindekileri ayıklayıp kullandık.
Yiyeceklerin kötüleri tavukların, güzelleri bizimdi.
Tavuklar, çöpten çıkan tavukları bile yiyorlardı.
Aynı insanlar gibi…
Çöpler bir ay yetti.

*

Yokluk çeken insanlar paraları olunca o günleri unutamazmış.
Uzun yıllar köprü altlarında yatmış.
Ama bu duruma nasıl düştüğünü hiç anlatmazdı.

*

Gotik çağdan kalma altı açık bir arabası vardı.
Gece elimizde bidonlarla çıkıp başka araçlardan benzin çekerdik.
Bazen öyle abartırdı ki sabah arabası çalışmayanlara kendi benzinlerini satardı.
Buna ben mani olurdum. Çünkü tüm plan açığa çıkabilirdi. 🙂
Akü bitikti ve araç zor marş basıyordu. Bu yüzden hep yokuşa park ederdik.
Bir yere gittiğimizde hep bir yokuş bulurdu.
Kalan yolu yürümek zorundaydık.
Çalışmazsa da ittirecek enayiler bulunurdu.
Yardım edenlere ihtiyardan kalma geçmeyen paralar verirdik.
Bazıları antika değer taşıyordu.
Çünkü paranın mucidi Lidyalılardan kalmaydılar.
Hiç yoksa manevi değerleri vardı.

Aracın sahibi kimdi, nerden geldi bilinmiyor.
Bence evin eski sahibinindi.
Arabanın jant kapaklarını söküp hurdacıya satmış.
Araç hafifleyince daha hızlı gidiyormuş.
Alkolik eski ev arkadaşı balkondan aracın üstüne atlamış.
Tavanı içe doğru çöküktü.

Arkaya oturan eğilmezse tavan kafasını delebilirdi.

Su birikmesin diye tavanda nohut kadar bir delik vardı.
Su birikmesini önlüyordu ama aynı su, bu kez aracın içinde birikiyordu.
Tek lastiği hep patlaktı. İki günde bir şişirip gezerdik.
Benzin azlığından yokuş aşağı kontak kapalı sürerdik.
Araçları çalınmaya karşı koruyan direksiyon kilidini kırmıştık.
Yoksa her kontak kapattığımızda direksiyon kilitlenirdi.
“Nasıl olsa, bu arabayı kim çalıp da başına bela alacak, sürekli yolda kalıyor,” derdi.
Gerçekten de emniyet, bunu tuzak araba olarak kullanabilirdi.
Çalmaya kalkan hırsız, yolda kalıp yakayı ele verirdi.

Toprak yolda aracın her yerinden sesler geliyordu.
Bir gün geldi ve “Arızayı çözdüm,” dedi. Tamir ettirmişti.
Gerçek sonra anlaşıldı.
Müziği sonuna kadar açınca sesler duyulmuyordu.
Başka arabadan arak teyple çözüm bulunmuştu.

Bir gün eve geldi. Hazan ve bana haykırarak:
“Size bir sürprizim var. Bu akşam sizi yemeğe çıkaracağım,” dedi.
İkimiz de sevinçten havalara uçtuk.
Şehirde kalabalık bir bölgeye araçla yanaştık.
Bir de ne görelim!
Parkın dibindeki iftar çadırına bizi akşam yemeğine getirmişti.
İşte böyle bir adamdı.

*

Dünyanın masraflı olacağını bilse, annesine, kürtaj yaptırmadığı için kızabilirdi.
Çalışsaydı çok başarılı olurdu. Belki bir servete sahipti. Ama paraya ihtiyacı yoktu ki!
Pintiliği, biriktirmek için değil, para harcamamak içindi.
O, bu zevki seviyordu. Paraya değil, yokluğuna aşıktı.
Kavuşamayınca aşklar efsane olurmuş!..
Parasız yaşamaya aşıktı…

*

Bir gün kapının önünde bir kutu bulduk.
İçinde sayamadığımız kadar para vardı.
Belki bir hayırseverin işiydi.
Tüm parayı alıp gitti. Ertesi gün geldiğinde yine beş parasızdı.

*

Pintiliğinden her geçen gün zayıflıyordu.
Fazla yemenin israf olduğuyla ilgili uzun konuşmalar yapardı.
Bense şişmandım ve şikayetçi değildim.
Kendimle barışık bir halim vardı.

Bazen ortadan kaybolur, birkaç gün sonra çıkagelirdi.
Her geldiğinde daha bir neşeli olurdu.
Yine bir zengini tokatladığını ve parayı kumarda harcadığını söylerdi.
Gözümle görmedim, ama bence kumar tutkunuydu.

Parayı kumarda harcamasaydı büyü bozulacaktı.
Hayattaki amacı bitecekti. Belki ölmesi gerekirdi.
Yaşamak için gayesi giderse, elinden oyuncağı alınmış çocuğa dönerdi.
Kimsenin umudunu kırmamak gerekir. Belki sahip olduğu tek şey oydu.
Elma şekeri elinden alınan çocuk gibi….

Yapabilmeye olan tutkusu, yapabileceklerini belirleyen etkendi.
Parasızken yapabilecekleriyse sonsuzdu.
“Ancak parasızken kafam çalışıyor,” derdi.
Bu, onun yegane mottosuydu.

*

Sık sık yanımızdan ayrılıyor, birkaç gün sonra dönüyordu.
Bazen bir haftaya kadar uzayabiliyordu.
Sevgilisine asla yan gözle bakmadım.
Her geldiğinde elimi bile sürmeden teslim ettim.
Sanki bir şeyler ters gidiyordu.
Emanete hıyanet etmemem onu kızdırıyordu.

*
Sonra yine gitti…
Günlerce gelmedi…
Ve haftalarca…
Hazan tuvalete girdiği bir gün onu delikten izledim.
Dayanılmaz bir hal almaya başlamıştı. Öylesine güzeldi ki.
Daha önce aşık olmadıysanız, bana ne olduğunu size anlatamam.
Eğer bir tanrı varsa, onu dünyaya gönderdiği için dua edersiniz.
Tüm yapı taşlarına hayran olursunuz.
Bedenindeki tüm hücreleri kıskanırsınız.

*

Bir akşam Hazan’la çarşıya indik.
Beyaz eşya dükkanının vitrinindeki televizyona gözüm ilişti.
Sanki ayaklarım beni oraya getirmişti.
Akşam haberlerinde canlı yayında bir olay…
Köprüye çıkmış ve atlamadan önce kalabalığı seyreden bir adam!

Mert’i böyle göreceğime ölmeyi tercih ederdim.
Sonradan yayının canlı olmadığını,
dün intihar eden birinin haberi olduğunu öğrendik.
Öğrenmez olaydık!
İşte o an benim için her şey bağlandı kaldı!..

*

Bazen evdeki hesap çarşıya uymaz.
Umudunu kaybetmeden, bildiğin tüm duaları okusan da işler yine de b*ka sarar.
Ve o an, sanki hiç plan yapmamışsın gibi olur.
İşte o noktada insan çaresizliğe sürüklenir ve her şey daha tehlikeli bir hal alır.
Onu çok sevdiğimi anlamam için kaybetmem mi gerekiyordu?!.

Hazan’la eve doğru el ele yürümeye başladık.
Barların önünden geçerken bizim şarkımız çalıyordu.
İşte en sevdiği şarkı.
Eski bir şarkıda asıl güzel olan seni eskiye götürmesidir.
Şarkıyı güzel yapan, eskiliği değil, eskiye götürebilirliğidir.Hazan’a döndüm ve göz göze geldik.
Sıcak sütte eriyen bisküvi gibi bana bakıyordu.
Terk edilmiş kedi yavrusundan farksızdı.
Ne cenazeyi sorduk, ne kimsesizler mezarlığına gittik.
Bence orada yatmıyordu. Sadece zamanda yer değiştirmişti.
Ölümünü kabullenemiyordum.

*

Daha sonra araştırdığımda ilginç şeyler öğrendim.
İnsanların gözü önünde intihar edenler,
bilerek ölüme gitseler dahi, ölümle-yaşam arasında kararsız kalırlarmış.
Ölmeyi ne kadar çok istiyorlarsa, kurtarılmayı da o kadar çok isterlermiş.

Köprü gibi göz önü bir yerde intiharı seçenler,
kendilerini o ana dek yok sayan, görmeyen toplumu,
ölümleriyle cezalandırmak istiyorlar.
Ama bir yandan da kurtarılmayı bekliyorlar.
Kendini, göz önü bir yerde öldürerek, topluma son cezasını kesiyor.

*

Mert öldükten altı ay sonra, şapkasından yüzü seçilemeyen
esrarengiz bir postacı mektup getiriyor.
Zarfta bir hastanenin adı yazılı.
Hazan’la okumaya başlıyoruz…

Can Dostum Bora ve Sevgilisi Hazan!
Hayal mi demeliydim?
Hayat mı?
Hazan?

İsim insanı değil, insan ismi güzelleştirir.
Hayatım boyunca senin vicdan azabınla yaşadım.
Bunun diyetini sana ödemek için kapımı açtım.
Okulda Hayal ile aranızdaki elektriği biliyordum.
İçten içe onu ben de seviyordum.
Ama ne boyum, ne tipim onu elde etmeye müsait değildi.
O zaman sen de elde edemeyecektin?

Söylesene, sen Hayal’i benim kadar sevebilir misin?
Benim yaptıklarımı yapabilir misin?
Tüm hayatını kökten değiştirebilir misin?

Senin ağzından ona mektuplar yazıyordum.
Sana yolladığı aşk dolu mektupları yine ben okuyordum.
Öyle utangaç ve onurluydun ki, ona asla açılamazdın.
Sen beni tanıyamadın ama ben seni, senden iyi tanıyordum.
Hayal ise kibrinden sana yaklaşmadı bile.
Bu da benim işime geldi tabii…
Bazen gerçeğe inanmak güç olduğunda, yalanlar gerekli şeylerdir.

Sınıfın en aptalı olabilirim, ama aynı zamanda en kurnazıydım.
Tanrı her özelliği tek bedende barındırmıyor!
Tıpkı herkese eşit davranmadığı gibi…
Kurdun da sütü beyaz olur ama, görünüşe aldanma.

Biriktirdiğim tüm paralar sağlık giderlerime harcandı.
4. evre bir mide kanseriyseniz ve metastaz varsa,
kalan günlerinizi planlamak için fazla vaktiniz kalmıyor…
Teşhis edildikten sonra en fazla 4 ayım vardı.
Son evreye dek belirti göstermediğinden erken teşhisin en zor olduğu kanser türlerinden.
Hastayı tümörden çok yutkunamamak, açlık ve susuzluk öldürür.

Seninle kadere kafa tutan planlarımız vardı.
Ama… Kaderin de kendi planları olduğunu unutmuştuk!

Kapı eşiğinde bulduğumuz parayı sizin adınıza hayır kurumlarına bağışladım.
O paralar sana borcum olan diyetimin ödeme planlarıydı…
Her delinin eline raporunu vermezler.
Benimkisi de böyle bir tutkuydu işte…
Kendi hayatım berbat gidiyordu.

Ben de ömrümü, senin hayatını renklendirmeye adadım…

Ve ikinizi mesut etmeye…

Arzuladığımız bedenlere, hayalimizdeki ruhları koyup,
adına aşk demiyor muyuz?
Bazen büyük aşkların bile gelecekleri küçük şeylere bağlıdır.

Önce tüm geleceğini kararttım.
Sonra büyük aşk yaşayın diye tüm ışıkları bir bir yaktım.
Mutsuzluk kaderin olmamalı. Kaderi değiştiremeyiz dostum değil mi?
Öyleyse yeniden yazarız!

*

Hazan’a döndüm:

Bir insanın hem bu kadar kötücül hem de böylesi iyi olması,
nasıl bir kusur olarak tecelli edebilir?
Bazı günler öyle üzülmüştüm ki, ölsem de son bulsa…
Nasıl olsa daha büyük bir acı yaşayamam dedim.
Ama bazı günler de mutluluktan çıldırırken,
asıl şimdi ölüp zirvede bırakması gereken benken…
Nasıl olur da ellerimizden kayıp gidiverirsin?

Dokunduğu insanların hayatlarını değiştirebiliyor.
Bu sihirli güce nasıl sahip olabilir?
İstese herkesi elinde oyuncak eder.
Oysa, bunu asla suistimal etmeyi düşünmedi.
Her panzehir yapılmak için zehre muhtaçtır.
O, hem zehir, hem panzehirdi.
Ben, şimdi her zamankinden daha çok ona muhtacım…

Gerçeklerin, er geç ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır, derler.
Bu hepsi için geçerli değil!
Çıkmayanlar, yine muamma olarak kalacaklar.
Onunla mezara giren sırlar gibi…

*

Mektup devam ediyordu:
Bence her şey senin gittiğin gün paramparça olmaya başladı.
Sizi ayırdığım için hayatımın her lanet olası günü pişmanlık duydum.
O kadar yakışıyordunuz ki…
Ama sudan çıkmış balık ateşten korkmaz!
Artık daha güçlüsünüz ve kıymetinizi biliyorsunuz.
Mektubu doktorum size ulaştıracak.

Bu benim son vasiyetimdir.
Aranızdan çekiliyorum.
Hazan’a, emanetime çok iyi bak.
Çocuğunuz olursa benim adımı koyun.
Ama koymazsanız da darılmam.

Devamlı gizlenecek misin, Tanrım?
Sevgin içimizi ısıtmayacak mı?
Hayatımın ne kadar kısa olduğunu unutma.
Çünkü insanoğlunu çok geçici kılmışsın.

                                                                         mert

Mektubu çok etkileyiciydi!
İşte şimdi ismi anlam kazanmaya başlamıştı.
Harbiden Mert delikanlıydı.
Hatta cömertti.
Adı Mert değil, Dert olmalıydı.
Dünyaya çile çekmek için gelmişti.

Yaptıkları, yaşadıkları, normal psikolojiyle kaldırılacak şeyler değil.Yıllar sonra en dar zamanımda bana evini açma nedenini anlamıştım.
Vefa borcunu ödüyordu.
Hayal’in diyetini ödüyordu.
Hayat’ın diyetini ödüyordu.
Hazan’ın diyetini ödüyordu.

*

Garibanı bir fındık da sevindirir, derdi.
Yetimi döveceğine, üstünü ört, derdi.
Meşhur atasözlerini sık kullanırdı.
O herkesi, “ben” diye seviyordu.
Bense onu, herkes kadar sevmiyordum.

*

İnsanlar, kaybetmekten korktuğu için sevmekten korkuyor.
Peki, birini tam sevecekken kaybetmek adil midir?
Bana bir Sonbahar armağan etti.
Sonbaharı severdi. Sonbaharda gitti.
Önce boğazın serin sularında yüzdü.
Sonra ağaçlar, yapraklarını konfeti gibi üzerine döktü…Bizi yenmişti…
Çünkü yapmak istemediklerimizi yapmaya hazırdı.
Sıra dışı adamlar oyunu kurallarına göre oynamaz.
Belki de onları farklı yapan budur.
Kazanmalarını sağlayan da budur!

Doktrin: “Kimi gittiği yeri mutlu eder, kimi terk ettiği yeri.” – Oscar Wilde