efaf80f6-ea3d-474a-8e06-f57c0f57b2a7.jpg
3. Yaş:
Genelde kendimi bildim bileli diye başlayan cümleler kalıplaşmıştır. Benim ise ilk kendimi bildiğim an üç yaşında olduğum zamanlardı. Annemin anlattıklarına göre şehrin köhne mahallelerinden birinde alt zemini çatırdayan çürümüş tahtalardan yapılmış bir evin kiracısıydık. Abdullah Abi adında bir ev sahibimiz vardı.

Varoş semtin, varoş sokak çocuklarıyla dolu mahallesinde yaşayıp gidiyorduk… Bir gün mahalleden üç çocuk koşarak yanıma geldiler. Büyük olanı 7 yaşlarındaydı. Bir elini arkasında gizlerken, kirli beyaz tişörtünün üstüne yerleştirilmiş koca kafasında, kötü kesilmiş saç tıraşı ve kir kokan suratından hinlik akıyordu. Bir yandan konuşurken bir yandan da muzip muzip gülerek,
“Sağlık Ocağı’nda hastalara iğneyi nasıl yapıyorlar, öğrenmek ister misin?” dedi.
Hayır anlamında başımı iki yanıma salladım. Diğer iki arkadaşı kollarımdan tutarken gözlerimi kapatıp çaresizce beklemeye başladım. O an gerçekten sol elimde yüzlerce iğnenin yakıcı ve delici etkisini duyumsadım. Acıdan olduğum yerde haykırırken gözlerimden istem dışı yaşlar boşandığını hissettim. Birden gözlerimi açtım ve sol elime baktım. Elimin üstünde kül izleri vardı. Çocuk elindeki yanık sigara izmaritini, sol elimin işaret parmağı ve baş parmağı arasına basarak deriyi yakmıştı.

Feryada koşan annem elimi musluğun altına tutarken delikanlılardan hiçbirisi ortalıkta yoktu. İşte biz, bu denli acımasız bir semtte, böylesine sosyopat çocuklar arasında büyümeye maruz kaldık.

4. Yaş:
Ev sahibimiz Abdullah abinin farelerle dolu evinde yaşayıp gidiyorduk. Bağımsız (müstakil) evin eski ve tozlu zemini tahtadan yapılıydı. Bu yüzden topraktan eve hücum eden hamam böcekleri ve farelerin istilası sıradan bir durumdu.

Benden iki yaş küçük erkek kardeşim ve benden üç yaş büyük ablam uyurken, bir sabah erkenden uyandım. Annemi, sandıklı divanın üstünde, işe giderken giydiği giysilerle, kucağında çantası ile otururken buldum. Ben şaşkınlıkla anneme yaklaştım ve neden işe gitmediğini sordum.
“Oğlum, her yere fare zehri attım, ablan en büyüğünüz. Onun uyanmasını bekliyorum ki, tembihleyebileyim. Yanlışlıkla siz de zehirleri yemeyin diye bekliyorum.” dedi.
Şu zarifliğe bakar mısınız? Yani istese bizi uyandırabilecekken, işe geç gitme pahasına, ablamın yatakta kendi kendine uyanmasını bekliyordu. Annemin semtte küçük bir kırtasiye dükkanı vardı. Sabah 06.00’da iş yerini açması gerekliydi.
“Tamam anne, sen gidebilirsin. Ben kardeşlerimi uyarırım ve yemeyiz.” dedim.
Annem bana baktı ve, “Ya sen de uyuyakalırsan.” dedi.
Ben de 
“Olur mu anne, uyumam, sen merak etme.” dedim. Sonra annem beni öptü ve evden ayrıldı. Ben de kardeşlerimin başında onlar uyanana dek nöbet tuttum ve uyandıklarında bir bir tembihledim. Zehirleri kimse yemedi.

5. Yaş:
Babamlar beş erkek kardeştirler. Babam içlerinde en büyüğüdür. Amcalarımın boyları ve yaşları doğru orantılı olarak büyükten küçüğe doğru azalmaktadır.
1. Babam
2. Yusuf Amcam
3. Yunuz Amcam
4. Yavuz Amcam
5. Özbey Amcam

Babam:
14 yaşımda babamın Karşıyaka Lisesi’nin karşısındaki marketinde çalışıyordum. Babam futbolu sevmezdi. Hayır, spordan değil ama futboldan ve onun fanatizminden (bağnazlık) nefret ederdi. O akşam da iki büyük takımın ligdeki son derbi maçı oynanıyordu. Babam market dolabının arka bölümüne geçmiş bir yandan bira içiyor, bir yandan da futbolun ve takım tutmanın gereksizliğinden söz ediyordu:
– Futbol taraftarlarına bir bak hepsi birbirinden cahil. Özellikle sıkı takım tutanlar, gözlerinden cehalet akıyor. Ama basketbol öyle mi? Basketbol taraftarı entelektüeldir. Futbol taraftarı ne kadar avam ise, basketbol taraftarı da o kadar havastır. İnsan bir takım tutacaksa bu bir basketbol takımı olmalı.
– Peki baba sen basketbol oynuyor musun?
– Hayır. Hayatımda hiç oynamadım.
– Basketbol takımı tutuyor musun?
– Tutmuyorum. Ama bir takım tutsaydım bu kesinlikle bir basketbol takımı olurdu.

Tam bu sırada içeriye boynu ve alnı takım renkleriyle bezeli bir çocuk girdi. Yendik abi yendik! diye böğürüyordu. Babam, Beşiktaşlıların aptal olduklarını ve bu geceki maç için yollara düştüklerinden falan söz etti. Onlarda hiç akıl yoktu doğrusu. Çocuk birden bağırarak sevinçle:
– Ama ben Beşiktaşlı değilim!
– Peki ya nesin?
– Fenerbahçeliyim.
Babam nükteli şöyle söyledi:
– Beşiktaşlı olsaydın aptaldın, Fenerbahçeliysen profesörün!..

*

Ben 12 yaşımdaydım. Annem babam ayrıyken annemin yoksul evi ve mahallesi Bayraklı’da oturuyorduk. Ara sıra Karşıyaka’ya gidip üvey annemin yanında kalıyorduk. O evdeki buzdolabındaki her şeyin tadı ve kokusu bize çok güzel gelirdi. Babamın kırtasiye dükkanına yakın bir yerde kiralık bir apartmanda kalıyorduk. Annemin evine göre çok daha zengin bir semtti.

Elimizde sapanlarla mahalleler arasında gezip sokak lambalarını indiriyorduk. Zengin evlerin önünden geçerken çöpün yanında beyaz bez bir çuval bulduk. Açtığımızda gözlerimize inanamadık. Ağzına kadar oyuncakla doluydu. Mızıka, bebek, uzaktan kumandalı araba, oyun kağıtları, su tabancaları, çatapatlar… Çeşit çeşit, renk renk oyuncaklar. Oyuncakların bazılarının ufak kusurları vardı. Fakat çoğu yepyeni ve tertemizdi. Çuvalı sırtlandığımız gibi eve geldik.

Bu zengin semtin çocuklarının atılmayı hak edecek oyuncakları, bizim gibi gariban gurebalar için yeni alınmış birer hediyeydi adeta…
Akşam babam geldiğinde bizi oyuncaklar arasında görünce çok şaşırdı.
– Bunları nerden buldunuz?
Bulduğumuz yeri tarif ettik.
– Hemen bu çuvalı kaldırıp bulduğunuz yere bırakacaksınız. Kimsenin eşyasını alamayız.
Kardeşimle ikimiz şaşkına dönmüştük. Oyuncakların eski sahiplerinin onları çöpe attıklarına babamı ikna etmemiz yarım saat sürmüştü.Babam, annemden ayrılmış üvey annemle hayat sürüyordu. Ancak ona da çok bağlı kaldığını söyleyemem. Anılarını ve yeni yazılarını yazdığı bir tartışma platformuna üyeydi. Birçok üye birbiri ile iletişime geçip fikir teatisinde bulunabiliyordu. Babamın yazıştığı kadın arkadaşları vardı. Fakat sadece içlerinde yaşı genç olanlara karşı özel bir ilgisi vardı. Kendi yaşıtlarında olanlar onun için Arkadaş, Nilüfer Hanım, Kardeşim, Hocam diye hitap edilecek insanlardı. Yaşı daha genç kızlar yazdığında ışık hızı ile yanıt veriyor, ya kendi isimlerini kullanıyor ya da “Cici Kız, Güzel Çocuk, Güzel İnsan, Değerli Okurum” gibi hitaplar kullanıyordu. Sonra bir gün ben de yanındayken bir kadın babama yazdı:
– Bugün günlerden ne?
– Perşembe.
– Yahu onu sormuyorum. Hangi aydayız.
– Temmuuuzzz.
– Yahu o değil, bugün ne vardı?
– Hıı, portalda arkadaşlarla aramızda sunum yapacaktık.
– Yahu o değil!.. Şimdi yangın var diye bağıracağım ha… Bugün benim doğum günüm ve sen kutlamadın.
– Doğum günün kutlu olsun… İşte kutladım ya!

Babam bir yandan yazışıyor bir yandan da bana dönüp kıs kıs gülüyordu.
– Normalde bu kadın her sabah ‘günaydın’ mesajı atardı. Bugün atmama nedeni buymuş. Tabii ben onun günaydın demediğini de fark etmedim gerçi ya neyse. 🙂

Anlattığına göre babama zaafı olan gruptaki menopoz teyzelerden biriydi. Babamla birkaç ay önce tanışmışlar, tanışır tanışmaz da doğum gününü babama söyleyip not ettirmiş. Sapyoseksüel bir kadınmış. Yoksa babamın fotoğrafını bile görmeden bu kadar nasıl bağlanabilirdi ki?

Birbirlerine yazdıklarını gönderiyorlarmış. Babam ona kendi yazdıklarını yollarken, o da babama şiirlerini gönderiyormuş. Kötü yazılar yazsa bile kadın, şiir konusunda oldukça yetenekliymiş. Hatta birkaç güzel şiirini de babamla paylaşmış.
– Peki baba, sen doğum gününü biliyor muydun?
– Hayır oğlum, söyledi ama ben onu nerden aklımda tutacağım. Ben kendi doğum günümü bile bilmiyorum.
– Peki bilseydin kutlar mıydın?
– Kutlamazdım!
– 🙂 Peki neden.
– Yahu, zaten bir canlı karşımdaysa ve benimle konuşuyorsa bir gün doğmuş olmak zorundadır öyle değil mi?
– Evet, öyle.
– Bugün doğmasaydı, yarın doğacaktı zaten. Yani herhangi bir gün doğmuş olabilir, bunun ne önemi var ki. Üstelik bir kere doğmadı mı bu insan?
– Evet bir defa doğuyor.
– E o zaman bunun nesini her yıl kutlayacağız ki?
– Peki baba bir şey soracağım. Sana yolladığı şiirlerden birisini bana okur musun?
– Tabii şurda olacaktı; bulayım…

Erkek Kere
Erkekler yalançıdır inanmayın
Onların sözlerine kanmayın
Azı insandır çoğu hayın
Allah belasını versin bunların erkek kere



Elde edene kadar dolaşır
Ateş ister parkta sırnaşır
Tavlayınca sahilde öpüşür
Allah belasını versin bunların erkek kere



Sevmiş görükür sevmez seni
Ben sana söylemiştim de mi
Bu sözler hep ezber he mi
Allah belasını versin bunların erkek kere



Bazı erkekler var ki hele hele
Başka kadınlara bakar göz göre göre
Bıktım artık bunlara vere vere
Allah belasını versin bunların erkek kere

 

İster ki karılar ona katlansın
Her birini kıbleye dönderip atlansın
Bir esmere bir de sarışına saplasın
Allah belasını versin bunların erkek kere

***************************************************************

Yusuf Amcam:
Yusuf amcamı bir kere köyde görmüştüm. Köydeki birkaç çocukla bana kendi ambarımızdaki tahılları yerleştirtmişti. Karşılığında söz verdiği ücreti de ne bana ne de komşu çocuklarına vermeyerek sözünü tutmamıştı.

***************************************************************

Yunuz Amcam:
Küçüklüğümüzün geçtiği Bayraklı’daki evde, evlenmeden önce her gün Yunuz amcam da bizimle birlikte kalırdı. Babamın kırtasiyesinde çalışıp, yapılan satıştan kasada biriken paraları çalarak sürekli biriktirirdi. Bizim ise zaman zaman durumumuz sıkıştığında bir dönem evimize borçlarımızdan dolayı icra gelmişti. Küçüktük ama hatırlıyorum. Salonumuzda gri çerçeveli 37 ekran bir televizyon vardı. İcraya borcumuz olduğunu iyi bilen Yunuz amcam; babama diyor ki:
– Yahu abi, bende biraz birikmiş para (kasadan çaldığım) var. Onu sana vereyim. İcra bu televizyona kaç lira para biçecekse o miktara sizden satın alayım. Televizyon da icradan kurtulsun.

Ne müthiş bir fikir. Babam da kabul eder ve televizyon aynı evde el değiştirir. Amcamın bir evi olmadığı için televizyon salondadır. Ama aslında artık amcamızındır. Küçük olmamıza karşın onurluyduk. Amcamın ısrarlarına karşın biz, o televizyonu bir daha hiç açmadık! Amcam eve gelip akşamları izlemek istediğinde ya başımızı başka tarafa çevirir ya da başka odaya geçer ve bu durumu boykot ederdik.

*

Yıllar sonra babamın Karşıyaka çarşısında açtığı kitap sergisine de çöktükten sonra amcam, işini iyi bilen mahir tacir gibiydi. Bir gün Karşıyaka çarşıdaki kitap sergisinde pasajın ikinci katına çıktık. Ayak bastığımız zeminde bir kırıklık oluşmuştu. Böylece aşağı kattaki ayakkabıcının mağazasını görebiliyorduk. İstesek bir ayak hareketiyle kırık tavandan içeri dalabilirdik. Birden deliği gösterdi ve bana dedi ki:
– Aslında her kilidin bir anahtarı vardır. Önemli olan doğru anahtarı, doğru kilide takabilmektir. Burada kilit bile yok…
– Yalnız amca, bilmediğin bir şey var. Eğer iyi bir alarm sistemleri varsa ve tüm mağaza alarm gözleri ile denetleniyorsa, o gözler kızılötesi ışınlarla sürekli mağazada görünmez bir hat şeklinde birbirlerini keserler. Ve bağlantıları kesildiği anda alarmlar ötmeye başlar.
– Peki sen bunları nerden biliyorsun?
– Araştırıyorum…
Başka zaman bizi hiç umursamayıp küçümseyen amcam, değme profesöre taş çıkarırcasına yaptığım konuşmamı ağzı açık dinliyordu. İşte amcam bu denli kurnaz birisiydi.

***************************************************************

Yavuz Amcam:
Yavuz amcam zaten başlı başına bir vaka. Anlatmakla biteceğini sanmıyorum ama denemek istiyorum.

*

Üç kardeş olmamıza rağmen ablamdan ziyade kardeşimle iyi geçiniyorduk. Onunla aramızdaki bağ çok daha kuvvetliydi.

Ben 10 yaşındayken Yavuz amcam ile birlikte Karşıyaka’da çarşıdan kırtasiye dükkanımıza giden o uzun yolda gidiyorduk. Solumuzda zengin Karşıyakalıların apartmanları ve daireleri, sağımızda geniş bahçesiyle Çocuk Esirgeme Kurumu uzanırken amcamla yan yana yürüyorduk.

Birden bir seyyar satıcıya yanaştık. Amcam ‘baba’ diyerek seyyar satıcının eğilip elini öptü. Amcamın kayınpederi olduğunu anladım. Amcamın birkaç tane sevgilisi olduğundan, kayınpeder sayısı da aynı oranda yükseliyordu. Ama bunun hangisi olduğunu bilmiyordum. Neyse ki o bunları pek karıştırmazdı.

Adam kendi çapında köfte ekmek yapıyordu. Yavuz amcamla birlikte orada yarım saat takıldıktan sonra, hem kendine hem de bana yarım köfte ekmek aldı ve yola koyulduk. Aslında ben erkek kardeşim için de köfte ekmek isteyecektim ama amcam adama para vermediği için utandım ve söyleyemedim.

Amcam hem ekmeği ısırıyor hem de uzun adımlarla yürüyordu. Ben aynı adımları atamadığımdan biraz geri kalarak ona yetişmeye çalışıyordum. Çok aç olmama karşın ekmeğin yarısını yedim ve çeyrek ekmeği kardeşim için saklayıp cebime tıkıştırdım. Amcam birden geri dönüp:
– Hadisene oğlum neden geride kalı…” der demez ve tam diyemeden gözlerini belertip bana baktı ve Ekmek ne oldu, düşürdün mü? dedi.
– Hayır, yedim, dedim. Kendi elindeki ekmeği gösterip,
– Oğlum daha ben yemedim sen nasıl yiyebilirsin?
– O sırada cebimden çıkardığım çeyrek ekmeği gösterip, b
en bunu kardeşime ayırdım, amca, dedim. Amcamın boğazının düğümlendiğini ve güçlükle yutkundu.
– Tamam sen onu ye, kardeşine yine alırız, dedi.
Ben de kalan çeyrek ekmeği sevinerek bitirdim. Aynı duygusallıkla bu olayı yıllarca anneme ve aile büyüklerimize anlatan amcam, tabii ki günün sonunda kardeşim için başka ekmek almadığı ayrıntısını anlatmayı gerekli görmüyordu.Yavuz amcam, ben 14, erkek kardeşim 12 yaşındayken annemin Egekent’teki dükkanını ziyarete gelmişti. Amcam yeni araba almış ve hava atma peşindeydi. Kardeşim mk hemen çok sevindi ve arabayı görmek için otoparka koştu. Otopark geride kaldığı için, otoparkın içinden dükkan görünmüyordu. Daha sonra kardeşimin anlattığına göre olay şöyle gelişmişti:
Kardeşim Yavuz amcamdan arabasının anahtarlarını alıyor ve arabayı görmek için hevesle otoparka gidiyor.

Otoparka vardığında amcamın arabasına anahtarı denediğinde bir türlü aracın şoför kapısını açmayı beceremiyor. Daha sonra neyse ki arabanın sağ arka kapısının kilitli olmadığını görüyor ve arabaya biniyor. Araba gerçekten amcamın anlattığı gibiymiş. İçi tertemiz. Oldukça konforlu koltuklara sahip güzel bir araç. Kardeşim, arabanın ön koltuğuna kuruluyor, teybini açıyor ve başlıyor dinlemeye… Bir ara rock bir şarkı çıkıyor ve bizimki kudurdukça kuduruyor. Arabanın içinde tepinmeye başlıyor. Zaten orada yarım saate yakın bir zaman kaldığından canı sıkılmaya başlıyor ve arabanın oto çakmağını ısıtıp ısıtıp o harika nar gibi kızaran halkaları izliyor, bir yandan da ısısına elini yaklaştırıp minik ışık oyunları yapıyor. Daha sonra şeytani dürtülerle başlıyor operasyona. Kızgın yağla ısınan tavaya, patateslerin atılmasıyla havaya yükselen buhar ve acı feryat sesleri, arabanın muhtelif yerlerinden çıkıyor. Önce kendini korumaya alan direksiyon kilidinde kabahat buluyor ve direksiyon simidine cıss, cıss sesleri çıkararak basıyor çakmağı. Ardından göğüslüğe yanık noktalardan oluşan minik halkalar bırakıyor. Yan yolcu koltuğunun da bir iki yerini yakmayı ihmal etmiyor. Gerçekten arabayı iyice yakıp kavurmaya çevirdikten sonra dükkana geri gidiyor.

Anahtarı amcama teslim ederken,
“Amca, aracın arka kapısı açık kalmıştı, ben sana kolaylık olsun diye onu da kilitledim.” diye yalan bile uyduruyor. Amcam da birden heyecanla,
“Yahu benim arabanın arka kapısı yok ki. Benim aldığım üç kapılı kaplumbağa bir araba…”
Anladığımız kadarıyla birader başkasının arabasını yakıp bişiriyor!..

*

Bir gün Yavuz amcamın marketine yakın bir yerlerde Çiğli’de bir pide salonuna gittim. Vardığımda Yavuz amcamın yanında Özbey amcam da vardı. Yavuz amcam,
“Hoş geldin yegen,” dedi. Gülümseyip kafa sallayarak onların gösterdiği yere oturdum. Masamıza bakan garson kızın samimi tavırlarından, amcamın oranın müdavimi olduğu anlaşılıyordu. Pideci kız konuşurken amcama sürekli Yavuz ağbi diyordu. Amcam da gülümseyerek siparişleri veriyor ve bizimle sohbete dönüyordu. Garson, kısa boylu, sempatik ve küçük suratlı, minik burunlu, minyon bir kızdı. Kız siparişleri masaya bıraktıktan sonra afiyet olsun ağbi deyip dönüp uzaklaştı. Tam bu anda Yavuz amcam bize doğru dönüp ben ve Özbey amcama şöyle dedi:
– Yahu bu kızın boyu ne güzel, ne kadar da kısa; eline alıp direk saplayıp, ne vazelin ne kayganlaştırıcı sürmeden bunu aslında önüne takacaksın, üç oda, bir salon, iki balkon bir evde yürüye yürüye gezdireceksin.
Özbey amcam zuhahahahah diye gülerek bu dahiyane fikre ortak olurken bense şaşkınlıktan pidenin büzüşmüş kenarını katlayarak elimle oynuyordum.

*

Amcamın dükkanının önüne beyaz renkli, zayıf bir sokak köpeği geliyor. Özbey amcamla köpeği sevmeye başlıyoruz. Biz köpeği yeni yeni kendimize alıştırmışken içeriden çıkan Yavuz amcam kendinden beklenmeyecek bir çeviklikle koşarak beyaz kutiğe bir tekme savuruyor. Arkasına bile bakmadan, kuyruğunu arka ayaklarının arasına alan kutik oradan uzaklaşırken, Yavuz amcam da ağzındaki sigarayı düşürmeden hunharca gülüşüne devam ediyor. Amcalarımın her birinin ne kadar hayvansever olduğunu anlatmaya sayfalar yetmez.

*

Yavuz amcam sol dudak kenarındaki sigarayı tek gözü kısık olarak içmeye çalışırken bir yandan başka bir olay anlatmaya başladı:
– Yağmurlu bir kış günü benim Broadway arabayla İzmir’den Balıkesir’e gitmem gerekiyordu. İzmir otobanından çıkarken karşımda öyle yoğun bir trafik var ki, böyle gıdım gıdım ilerliyor. Baktım ileride bir kaza olmuş, trafik polisi yolun kenarında aval aval bakıyor. Hemen camdan kolumu çıkarıp bir el ettim.
– ‘Selam, Ben Başsavcı Selami Siksüren, derhal yolu açın!

Polis, derhal koşarak motosikletine atladığı gibi sirenlerini yakıp, sol şeritten yolu açarak ilerlemeye başladı. Ben de tam gaz arkasından! Polis yolu açmakla kalmadı, bir de ta Balıkesir’e kadar bana eşlik etti. Yol boyunca eskortluk ettikten sonra yolun sonuna geldiğimizde el sallayarak bir de topuk selamı verdi.

İşte daha buna benzer 20-30 tane daha hikaye Yavuz amcamda her daim mevcuttu.

***************************************************************

Özbey Amcam:
Amcamın babasını, dedemi birkaç ay önce kaybetmiştik. Özbey amcamın deterjan dükkanını ziyarete gitmiştim. Yavuz amcam da oradaydı. Üçümüz fıkralar anlatıp gülüşüp, şakalaşıyorduk. Özbey amcam, eline aldığı cep telefonunu sürekli bize doğru sallıyor ve bak kimin numarası bu bak, babamın hattını açtırdım. Kim ararsa artık ben çıkıyorum diyor; bir yandan da dedemin telefonunda kayıtlı olan akrabaları sürekli arayarak işlettiğinden söz ediyordu. Dedemin kendisini aradığını zanneden zavallı akrabalar da heyecanla telefona sarılıyor ve Özbey amcamın şakalarına maruz kalıyorlardı.

Sonra birden telefon çaldı. Özbey amcam birden irkilerek telefon ekranına baktı. Ekranda kayıtlı bir bankanın numarası yazıyordu. O an amcam, ölmüş bir adamın telefonunu açan birisiymiş gibi değil de, sanki az önce içki masasından kalktığı için onun telefonuna emaneten bakan birisi edasıyla telefonu açtı ve kendinden emin bir şekilde sıkı bir aloooouvv patlattı. Kadın:
– Reşit bey ile görüşebilir miyim?
– Kendisi burada değil.
– Peki şu anda nerdeler acaba?
– Gümüşpala Mezarlığı’nda.
Çok cevval olmadığını anladığımız kadın yine soruyor…
– Güncel ikametgah adresini alabilir miyim?
– Gümüşpala’da ikamet etmekte kendisi. Mezarda yaşıyor, deyince amcam, kadının telefonu kapatması bir oluyor. Yavuz amcam hunharca gülerken dükkana gelen müşteriyi görüp, bizi kapının önünde bırakarak içeri geçiyor.

*

Bilgisayarlarımız çalınmasın diye her gece dükkanda kaldığımdan evde yatmayı unutmuştum. Bu özlemime dayanamayan Özbey amcam bir gece dükkanı kapatmaya yakın kafeye geldi ve “Bu gece ben bekçi kalacağım, sen benim arabayı al ve git evinde yat,” dedi. Çok sevinmiştim.

Amcamın arabası hani böyle arkasında ‘Büyüyünce otobüs olacak ağbisi’ yazan minik minibüslerden. “Aman amca,” dedim, bu arabanın kaydı kuyudatı tamam mı? “Ne lazım ki zaten,” dedi. Vizesi şu an yok, ruhsatın bir yaprağı jandarmanın elinde, sigorta-kasko zaten hiç olmadı, ben de arabayı hiç ayık kafayla sürmem.” dedi ve ekledi. “Bilmiyorum yegen, ben bir belgem tam oldu mu içim rahat etmiyor dayanamıyorum. Ama böyle eksik oldu muydu, daha bir iyi sürüyorum. Yoksa deliriyorum.” demesin mi.

Aslında doğru, ölmüş eşek kurttan korkmazdı. İnanamıyordum; ben ne kadar sorumluluk sahibi ve disiplinli isem, amcam da bir o kadar tersi karakterdeydi. Anahtarları aldım ve arabaya atladım.

Araca bindiğimde yoğun deterjan kokusundan başım dönmeye başladı. Amcamın aracı neden ayık kullanmadığını anlamaya başladım derken, yerlerdeki bira şişelerini görmemle, kafa yapan tek şeyin deterjan olmadığını anladım. Üçüncü denememde arabayı çalıştırmayı başardım ve Ulukent’teki evimizin yolunu tuttum. Saat gecenin ikisiydi ve sessiz ve karanlık asfaltta minik tekerlekleriyle bu külüstür ve ben geceyi yararak ilerliyorduk. Köy yolu dediğimiz sapa bir arka yol vardı. Çevirmeye yakalanmamak için o yoldan gidiyordum. Sonra birden arkamda nereden çıktığını anlamadığım bir jandarma arabası fark etmemle ecel terleri dökerek araba sürmeye devam etmem bir oldu. Adamlar tam arkamdaydı, tepe lambaları yanıyordu ve sessizce sürüyorlardı. Aylarca bu arabayla hiçbir çevirmeye yakalanmayan amcam, henüz arabayı bana vereli yarım saat olmamışken yakalandığımı duysa inanamazdı. Zengin malını dağdan aşırır, fakir düz yolda şaşırır, sözü bu durumu biraz anlatıyordu. Beni o sırada sağa çekip durdursalar ve tüm evraklardan işlem yapsalar, yediğim cezayla Türkiye’nin cari açığı kapanabilirdi. Neyse ki düşündüğüm olmadı. Beni durdurmadılar ve sağ salim eve vardım. Ertesi gün de dükkana giderek arabayı amcama teslim ettim.

Kafede yeterince para kazanamadığım için Kirli ile birlikte lpg işinde şansımızı denemiştik. Bir sürü nedenden ötürü başarısız olmuştuk. Ancak bunlar bahanelerimiz olmamalı. Binlerce neden bulsanız dahi, başarısızlık yine başarısızlıktır. Yapamayacağın şeylerin yapabileceklerinin önüne geçmesine izin verme. Rüzgarın yönünü değiştiremediğin zaman, yelkenlerini rüzgara göre ayarla. Çünkü dünya, karşılaştığın fırtınalarla değil, gemiyi limana getirip getirmediğinle ilgilenir.

Lpg işini bırakıp yeniden kafe hayatına dönüp dönmemek konusunda kararsızdım. Akşam bu konuyla ilgili müthiş insan, olağanüstü zeki kişi, değme profesöre taş çıkartacak kertede ilim irfan sahibi Özbey amcam ile bu konuyu konuşmak üzere buluştuk. Yarım saate yakın aynı konuları ısıtıp ısıtıp masaya sürdükten sonra amcam:
“Ben geçmişte böyle durumlarda kararsız kaldığımda ne yaparım biliyor musun yegen?” dedi.
“Neymiş amca,” dedim.
Bak git ve bir şişe içki al, eve git ve yalnız başına sarhoş olana kadar iç! Daha sonra en doğru kararı kendi başına aldığını göreceksin. Ben de böyle yapıyorum.” dedi.
“Yahu amca,” dedim, “İyi güzel de, sen zaten her akşam içiyorsun.”
“Orası öyle ama sen bu şekilde çözüm bulabilirsin,” dedi.
İşin komik tarafını bir yana bırakırsak, dediklerini uyguladım ve işe yaradı. Ertesi gün de lpg işini bıraktım ve kafeye geri döndüm.
46200147634_d24b233351_o.jpg
Doktrin: “İnsan, birlikte en çok zaman geçirdiği beş kişinin ortalamasıdır.” – Jim Rohn